Franz Kafka (solda) ve arkadaşları. 1909'da Brescia'daki The Air Show'dan görüntü .

 

“Niçin doğaya uymayı veya Platon gibi özel işlerini adaletten sapmadan halletmeyi veya başka bir şeyi değil de sakınma ve sabretmeyi benimseyeyim ki?”[1]

 

Yeni tanıştığımız kişinin sosyal hesaplarına, profiline ve durumunda paylaştıklarına sabırsızlıkla bakma isteği duyar ve ilk fırsatta da bunu yaparız. Genellikle bu fırsatları da kendimiz yaratırız. Akıllı telefonla tuvalete gitmek mesela sonrasında kişiye özgü tuhaflık ya da bir giz yoksa da varsa da bunu yaptığımız için bir suçluluk duymaya başlarız. Buna benzer bir sabırsızlığı ve sonrasında suçluluğu ben de Kafka için duyuyorum. Sanki Kafka için söylemek istediklerim kafatasım boş ve içinde de bir demir bilye gibi durmadan hareket eden bu “ya unutursam” sesini duyuyor ama söyledikten hemen sonra da her seferinde bir pişmanlıkla baş başa kalıyorum. Yine de benim için, “hiç’i yazdığımı biliyorum, hiçbir şey yazmadığımı yani hiçbir anlamı olmayan şeyler yazdığımı, ama yine de yazıyorum, kendimle yazıyı birbirinden ayıramıyorum artık” bunu söyleyen ve buna inanan bir Kafka, evet, Kafka’yı okurken tüm yapıtlarının altında yatan gizin bu olduğunu düşünüyorum. “Benim yazmam gerek, yazmalıyım, artık yazmaya başlamalıyım, yazarım ben, ben bir yazarım!” bunu söyleyen ve buna kendini inandırmış olan kişiden yine de daha çok çekiyor beni Kafka.

İşte yine tekrar başlıyorum;

Diyelim ki birkaç yoğun geceyi Kafka ve yapıtlarına ayırdık. Biliyorum her birimiz çok yoğunuzdur. Artık şunu açıklama zamanı gelmiş, okur tarafından bu bekleniyor da: “İtiraf et! Kafka’nın daha çok okunmasını istiyor ve bu inancı taşıyorsun.” Tabii ki bu tür bir saf yayılımdan habersizim ve bununla da ilgilenmiyorum. Ama sanki, şu şıklıkları yalandan olan ilaç şirketlerinin temsilcileri rolünü üstlenebilirim Kafka’nın okunması için. Biliyorsunuz Kafka’yı bir tür zehre benzetmiştik ve öyle devam edebiliyorum buna. Bu yoğun geceleri yaşayamıyoruz, akıllı telefonlar bizleri rahat bırakmıyor, biz de onları rahat bırakmıyoruz. Belki de arkadaşlar bizleri rahat bırakmıyor ya da biz arkadaşları rahat bırakmıyoruzdur.

Kafka’nın kendi varoluşunun tinsel yönünde yarattığı etkiyi tüm yapıtlarında görebilir miyiz? Her birimiz bu yaşamda keder verici yükümüzü taşıma uğraşında birer insanken, bunun bize ne faydası olacak diye düşünebiliriz. Şöyle soralım biz o zaman; “Her zaman eğlenceli, kahkahası hiç eksik olmaz; kurnaz, başkalarını çekiştiren ya da ürkütücü tonuyla söyleyecek olursak gıybet eden”, giydiği elbiselerin markasından konuşan ve tabi en önemlisi işini bilen, duygusal ya da maddi çıkarının peşinde olan ve eğer bu kişi erkekse ve özellikle de evliyse “yeni” olan kadının peşinde koşmaya can atan, bu yeni kadına ulaşınca da keyfinden çıldırıp deliren biri için Kafka nedir acaba? Marcel Proust’un mektuplarında bu gibi erkeklerin karılarına[2] ve çocuklarına gösterdikleri tüm sevginin de yalnızca yeni kadınları elde etmeye bağlı olduğunu söylüyordu. Kafka onu kendisiyle yüzleştireceği için, bu kişi nezdinde yazar sadece bir suçlu mudur? Ama suçumuzdan korkmaya gerek yok gibi. Kafka, Balzac gibi bir tür baş muhafazakar bir yazar değildi. Dava romanında görüldüğü gibi suçluların kendilerini yeniden kurtarabilmeleri gerektiğine inanmazdı ve toplum da bunu kabullenir görünüyordu.

Kafka’da yazmak bir tür suçtu. Kış aylarında güneşli, yazın da serin bir günde açık havada piknikten başka bir dünya arzulamayana elbette Kafka ve yapıtları bir tür küfür hatta bu tür ıvır zıvır ve hatta yararsızdır da. Kafka’nın yapıtlarında ya herkes suçludur ya da hiç kimse; yani Kafka’nın yapıtları öfkeyi, cezalandırma tutkusunu ya da intikam duygusunu harekete geçirmeye niyet etmiyor, bu tür iyi bir niyetle uğraşmıyordu. Ama bir karmaşa, bunu söylerken ağzımız dolu dolu olsun diye buna bir muamma diyelim, elbette vardır hem de tıpkı yaşam gibi.

Tamam, Kafka okurken çocuksu şeylerle karşılaşırız ama bunu çocuk gibi demekle karıştırmamak gerek yine de. Eğer bu yaşamda yine de bu yoğun geceler sağlanırsa, acaba bir sabah “daha kederli ve daha bilge” uyanır mıyız? Ama bir fısıltı var kulağımda. Bunu da Otomatik Portakal romanındaki daha 18 yaşında yaşamın ne berbat bir şey olduğunu deneyimleyen Alex’in söylediği şekilde söyleyelim. Bu romanda anlatıcı Alex’i kilisede din kardeşlerine vaaz veren bir peder ağzını taklit ediyordu: “Hiç kimse ağlamayı öğretmez kardeşlerim!” Bu Kafka bile olsa!

 

[1]Düşünceler, Blaise Pascal, 20. Madde, Fransızca Aslından Çeviren: Devrim Çetinkasap

 

[2]Eşim, hayat arkadaşım.. tercihleri arasında mıdır acaba, belki de tanışmanın o ilk zamanları..

 

 

Kafka Üzerine Notlar – 1

Kafka Üzerine Notlar – 2

Kafka Üzerine Notlar – 3

Kafka Üzerine Notlar – 4

Kafka Üzerine Notlar – 5