“Bir babanın oğluna verdiği her buyrukta binlerce ölüm hükmü saklıdır.”

F. Kafka

Tam özgürlük ereğiyle hareket eden öznenin onu yitirme korkusuyla (Angst vor Freiheitsverlust) ezelden beri süren gerilim ilişkisi zaman zaman geri çekilmelere yol açabiliyor. Yeraltına çekilen ya da başkalaşım geçirmek yoluyla böceğe dönüşen öznenin kaçış hattı üzerinde karşılaştığı yabancılaşma ve yenilgi gibi olguları sorunlaştırmayı amaçlayan bir deneme bu. Bu deneme, libidonun olağan biyolojik işlevlerinin tümüyle dışında kalan iktidâr alanını sorgulamak istemektedir.

Öncelikle libido kavramını sadece cinsel içgüdünün değil de hem yaşam hem de ölüm içgüdüsünü kapsayan bir kavram olarak, yaşam enerjisinin bütünü anlamında kullandığımı belirteyim. Aşkı ve yaşama sevincini coşkusal-erotik aşırılıkla karıştıran anlayış, cinselliği üreme ve haz odaklı eril militan bir eylem olarak algılayan anlayıştır. Bu açıdan bakıldığında libido kavramına atfedilen içeriğin sorgulanması elzemdir.

Gregor Samsa gibi Josef K. da güçsüzlük, dışlanmışlık, umursamazlık ve çaresizlik gibi duygular içinde bocalar durur. Korku, karamsarlık, aşağılanma, yalnızlık, çaresizlik, umutsuzluk ve dışlanmışlık duyguları üzerinden okuyucuya aktarılmak istenen ileti geri çekilmedir. Kafkaesk protagonistler sürü insanına ait bir ressentimentle kendilerini zehirlemek yerine geri çekilmeyi yeğlerler. Buradaki geri çekilme bir münzevi nevrozu değildir. Çünkü Metropolis‘te herkes kendi derdinde. Bunun içinden dayanışmacı bir kolektivitenin çıkmasını beklemek safdillik.

Heidegger’de karşılığını Unheimlichkeit ve Unzuhause kavramlarıyla bulan bu yersizyurtsuzluk hâli, öznenin düşmanca bir dünyaya karşı yabancılaşma duygusunu ifade eden bir kimliksizlik durumudur. Kafkaesk protagonist dünyanın ruhundaki körlüğü ve adaletsizliği idrak etmiş kişidir.

Heidegger’de Angst günlük korkulardan çok ontolojik bir durumu imler. Özne, üzerine sinmiş ve içinde taşıdığı bu varoluşsal sıkıntının ayrımına varmak istemez, hatta ondan uzak durur. Burada söz konusu olan şey, öznenin eksiksiz bir özgürlük arayışı içinde olmak yüzünden varoluşsal boğuntuyla korkusuzca yüzleşmesi gerektiği ikilemi üzerine kurulu ontik denklemdir. Bu ikilemin dönel bir çember içinde korkudan korkmak paradoksuna (Angst vor der Angst) yol açması olasıdır.

Dostoyevski’nin anti kahramanları toplumdan ve kültürden kaçmanın mekânsal boyutu olarak yeraltını seçerler. Gregor Samsa’nın bir böcek olarak yaşadığı odası da tıpkı yeraltı gibi protagonistin toplumdan kaçtığı -başka bir deyişle maskelerine ihtiyaç duymadığı- bir mahrem topografyası olarak ileri çıkar. Yeraltı bu bakımdan labirentin sonsuzluğunun yalnızca bir türüne karşılık gelen bir topografyadır. Bu anti kahramanların toplumsal olanın önceden kestirilemez labirentlerini katedip her noktada gereğini yapmaları koşuluyla mutlak başarıya erişmeleri kuşkusuz aktörler olarak kurgulanmaları bilinçleri ve farkındalıklarıyla çelişen bir şey olurdu.

Korkunun hiçi açığa çıkardığı ender durumlardan bir tanesi de bu varoluşsal absurdite (saçmalık) durumudur. Asıl sorunlaştırılması gereken gri alan, hiç’le yüzleşip yeraltından yüzeye çıkmayı başaranlar ile kaçış ve teslimiyeti seçenler arasında duran derin uçurumun alanıdır. Sonsuzcasına dallanıp budaklanan sosyal bir komplonun labirentinden geçmeyi başaramayanlar korku ve acze daîr bir uğrakta (mağara ya da yeraltı) diğer antikahramanlarla eşitlenirler. İtaatsizlik onların asıl erdemine dönüşür.

Aristocu katharsis uğrağındaki arınma, korku ve acz ile yüzleşerek gerçekleşebilir. Ancak yeraltı ya da mağara bu olanağı onlara sunmaz. Arınma ve kurtuluşun gerçekleşmemesi için anti kahramanlarımızın aslında metamorphosis’i, mağarayı ya da yeraltını seçmeleri bir zorunluluktur.

Sevgiden çok nefretin, aşktan çok kinin, iyilikten çok kötülüğün ve yanılsamadan çok gerçeğin olduğu dış dünya iktidârsız birey için uygun bir yaşam alanı (Lebensraum) sunmaz. Dış gerçekliğin bu sert yüzü karşısında tırsıp yeraltına kaçan ya da böceğe dönüşmeyi yeğleyen anti kahramanın iç gerçekliğinde libidinal bir sıkıntı olması muhtemeldir. Çirkin dış gerçekliği yenilmesi ve değiştirilmesi gereken bir düşman olarak değil de, ondan öğrenilmesi mümkün bir müttefik-antagonist olarak algılayan uzlaşmacı tavrın da libidinal bir sorunu var.

Çirkin dış gerçeklikle kavga edip onunla bir mücadeleye girmek yerine soft bir yol seçen protagonistin ehlileştirilmiş tutumları, olgun ve bilgece davranışlar olarak kodlanıp erdem mertebesine yükseltiliyor. Ancak yüksek hayat enerjisiyle dolu bir yabanininbu ehlileşme sırasında küçülen libidosuna koşut olarak kaybolan görkemini gözlemlemek mümkün.

Kafkaesk anti kahramanlar tarih ile gerçekliğin inşâsına katılmazlar. Çünkü gerçeklik ve tarih hazır, sonlanmış ürünler değildir, üretilmekte olan süreç odaklı şeylerdir. Bu anti kahramanlar doğru zamanda anımsamak ve doğru zamanda unutmak yetisini kaybettiler, Onların ne zaman tarihsel ne zaman tarihdışı duyumsamak gerektiğinie daîr bir içgüdüleri de yoktur.

Kanımca herkes beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor. Bir sabah uyandığında kendisini bir böceğe dönüşmüş olarak bulan Samsa’nın bu başkalaşmayı olağan bir şey olarak kabul etmesinin arka planında şüphesiz yazarın karakterine bağışladığı bir felsefi paradigmanın rehaveti yatıyor. Yazarın (anti)kahramana bağışladığı paradigmanın adı yabancılaşmadır.

Kafka’nın Metamorphosis’inde sadece kendine yabancılaşmanın değil, toplumsal boyutta yabancılaşmanın da süreç odaklı olarak sorgulandığını gözlemlemek mümkün. Metamorphosis’de, yabancılaşma ve boğuntunun üretim biçimi ve ilişkilerinden kaynaklanan yönlerini de dikkate alarak bu olguları insanlararası ilişkiler bağlamına oturtan ve sırtını güçlü bir toplum eleştirisine yaslayan Lukacs’çı bir yaklaşım saptamak da olanak dahilindedir.

İster kendini gerçekleştirme adı verilebilecek bir projeye bağlanma başarısızlığı olarak nitelendirilsin, ister ölüm karşısında hiçleşme ve kimliğini kaybetme durumu olsun boğuntu, kişisel, bireysel, öznel bir boyutta kısılı kaldığında öznenin mikro evreninde döngüsel çözümsüzlükler üreten habis bir enerji olarak ön plana çıkar. Boğuntu veya bunaltı öznenin düşük libidinal performansına paralel olarak iktidarsızlığını ve aczini açığa çıkaran işlevler üstlenir.

Ölüm karşısındaki çaresizlik, kendilik kaygısı, dünyaya fırlatılmışlık, özgürlük yitimi, doğru bir hayatı seçme zorlukları, etik bir projeye bağlanma başarısızlığı vs.-kısacası Heidegger ya da Sartre’da rastlanan hiçbir tema, Lukacs’ın sözünü ettiği, öteki insanlarla anlamlı ve sahici ilişkiler kurma olanağının ortadan kalkması durumu düzeyinde bir boğuntu ve bunaltı kaynağı oluşturamaz. 

İnsanlar arasında bu türden ilişkiler kurma olanağının yapısal olarak ortadan kalktığı durumlarda özne, en büyük ve kişisel olarak en aşılmaz çaresizlikle, en güçlü boğuntuyla karşı karşıya kalır.

Bürokrasinin demir kafesine sıkışmış kahramanlarıyla Kafka’da da anlamını bulan yüksek geçirimsiz duvarlar metaforu, Lukacs’ın söz ettiği anlamda öteki insanlarla anlamlı ve sahici ilişkiler kurma olanağının ortadan kalktığı durumlara da işaret eden bir metafordur. Libidinal zayıflık içerisinde olan kişi bu duvarı yıkabilecek güçte değildir. Hele hele toplumsal altüst oluş dönemlerinde hiç değildir. Korkunun nesnesine yabancılaşan ona tanı koyup sorgulamak yerine sonuçlarıyla baş etmeyi amaçlayan tutum, libidosu düşük tipik bir iktidarsızın tutumudur.

Hayatın kafkaesk anti kahramanları yalnızlık çağı uygarlığının karanlık kişilikleri olarak çıkarlar karşımıza. İktidarsızlıkları, yolları çatallanan bahçelerin, labirentlerin, ikiyüzlülüğün, meta ilişkilerinin, alışverişin, kaosun, korkuların, özgürlük yitimi ile güven bunalımının hâkim olduğu bir uygarlık türüne uygun düşer.

Neoliberal duyarlıklara hitap etmeyenleri yok etmeye çalışan günümüz uygarlığının en ikiyüzlü gösterisi askerî müdahale yoluyla demokrasi ihracıdır. Bütünüyle bir set ve dekor olarak ölçülüp biçilerek dizayn edilen savaş suçlularının yargılanma mizanseni bir medeniyet bunalımına işaret eder. Kimliksizler bu mizanseni mutlu bir körlük içinde izlemeyi sürdürürken, libidinal yetersizlik gösteren anti kahramanlar bu liberal soytarıların sofrasından dökülen bir-iki kırıntı için neden gönül borcu duysunlar ki?  

G. Samsa beğenmediği toplumdan uzaklaşmak için böceğe dönüşerek bir kaçış hattı yakalamıştır. Dava’da erkin labirentleri arasında bunalmış bir vatandaş profiliyle karşılaşırız. Zamanın ruhunun sahtelikleri ile masalsı yüzeyselliği, her iiki yapıtın protaginistlerini uzlaşılmaz kılmıştır. Bu küçük ve aciz adamları köşebaşı muhbirinden, öğrenci evine kız gelip gelmediğini gözetleyen apartman kapıcısından, cemaatin mumin görünümlü alçağından, aramızda dolaşan babacan işkenceciden, pedofil papazdan, kısacası mikro iktidar evreninin bu sakinlerinden ayıran özellik hiçbir iktidar taleplerinin olmayışıdır. Oysa mikro iktidar evreninin politik kimlikten yoksun bu zavallıları yine de iktidarın dayanakları olmadan devinemezler. Disiplin ve kontrol toplumunun bu sadık neferleri aşkın bir totaliterliğin görünüşleri ve gölgeleri olarak aslında hiç varolmadılar. Hoşnutsuz, asi, uyumsuz, iktidârsız münzevi büyük olasılıkla sahici bir kişiliktir.

Bu durumda Josef K.‘yı Kafka’nın kendi ruhundan çekip çıkarttığı dengesiz, saplantılı, yalnız, yabancı gölgelerden biri olarak görebilir miyiz? Kafka’nın elinde, farkındalığı düşük toplumun kafasına kafasına vuran varoluşsal bir değneğe dönüşen bu karakter, uçuruma düşmekten çok kendini uçuruma atmaktan korkan Sartre’ci ruh hali içinde devinir durur.

Kullanım değerinin yerini mübadele değerinin aldığı, insanlararası ilişkileri yönlendiren bütün insani değerlerin paraya tahvil edildiği kapitalist üretim ve pazar koşullarında anlamlı ve sahici ilişkiler arayışı içinde olan öznenin yaşaması olası bütün hayal kırıklıkları ile sarsıntıları ve ruhsal yıkılışları biraz da soruna konulan yanlış tanıyla ilgilidir. Hastalığın kendisini değil semptomlarını tedavi etmeye yönelik geçiştiren, fanatik existenzialist tutumla ilgilidir. Hayal kırıklıkları, sarsıntılar ve ruhsal yıkılışlar nedeniyle öznenin içine düştüğü yenilgi kompleksi ve özkıyım eğilimi de hastalığın semptomlarına daîr şeylerdir. Sorun aslında insanın yaşam sevincini kıran bir rejim ve sistem sorunudur.

Meta fetişizmi nedeniyle kendine ve topluma yabancılaşmış, çaresizlik içinde yazgısını kabullenmiş, elden ayaktan kesilmiş, iktidârsız insan fatalist kısır döngüler içinde biteviye sınavlara tabi tutuluyor. Yanlış ve sahtelik içinde doğru bir hayat yaşanılamayacağı saptamasını yapan Adorno’nun vurgu yaptığı sahtelik aslında kapitalist kültürün sahteliğidir. Samimiyetsizlik ve sahteliğe rağmen Heidegger ve Sartre’nin sanatçı ve filozofların ruhlarının çekirdeğinde bulduğu küçük kutluluk tohumu taşıyan yaratıcı boğuntu duvarları kıran bir işlev üstlenebilir. Heidegger’in bu boğuntuyu, Ereignis adını verdiği varlıkla kucaklaşma olayının öncülü olarak görmek istemesi muhtemeldir.

Lukacs ise, kapitalizmin boğuntuya düşürmüş olması yüzünden çıldırmış, cinayete ve intihara sürüklenmiş, gazetelerin üçüncü sayfalarını süsleyen, görünmeyen kahramanlara dikkat çeker.

Krzysztof Kieslowski’nin A short film about killing’i ya da Zweig’ın Schachnovelle‘si (Satranç) ihanetin getirdiği gel-gitleri, suç ve suçluluk psikolojisi ile belirsizliği zamana yayarak anlatan, bir insanı ne kadar severseniz sevin, korku duygusu baş göstermeye başladığı an her şey yıkılabilir iletisini veren, korkunun ve öldürme arzusunun manifestosu niteliğinde yapıtlardır. Bu yapıtlarda ayrıca, ağır veya hafif olmasına bakılmaksızın kesilmiş belirli cezanın, belirsizliğin dehşeti ile sonsuz gerilimin ürkünçlüğüne bulanmış korku kadar kötü olamayacağı iletisi verilmek istenmiştir.

Demek ki, boğuculuk veya fırtına gibi insanı tahrik eden ölgünlük içindeki mutluluğun felaketten daha ayartıcı bir yumuşaklığı olabiliyor. Zira tokluk, tahrikte açlığa eşittir. Hayatının tehlikesizliği, eminliğidir ki, İrene ‘de maceraya karşı merak uyandırmıştır. Zweig’ın romanındaki İrene’yi kocasını (başka bir adamla) aldatmaya iten absurdvari motif, tokluğun sebep olduğu bu tahriktir.

Gregor Samsa’nın böceğe dönüşme ânı nasıl ki ruhsal sarsıntının eşlik ettiği bir arınma anına karşılık geldiyse, İrene’nin de suçunu itiraf ettiği an, kâbusunun bitip intihardan uzaklaştığı bir an olarak bir katharsise karşılık gelir.

Hayat bir güç oyunuysa, dış gerçekliği reddederek dönel bir ahmaklık içinde yaşamayı seçen bireyin teslimiyetçi tercihi ne kadar özgürleştirici ve güçlendirici (empowerment) olabilir ki? Kafka‘nın ve Dostoyevski’nin libidinal enerji düşüklüğü sorunu olan anti kahramanları aynı zamanda mutsuz tiplerdir. Zira güç ile mutluluk arasında sıkı bir ilişki söz konusudur. Güçlü olmak, hayatta kalmanın, yıkım (decadence) varlığı olmaktan en az zarar görerek kurtulabilmenin ön koşuludur. Her insan hedefine ulaşıp, mutluluğu bir şekilde yakaladığında kendini ve gücünü de fark eder. Bu güç sayesindedir ki ayakları yere daha sağlam basar. İnsanın özgüveni ve gücü mutluluğunu çevreleyen bir kalkandır. Edebiyatın kafkaesk kahramanları, dünyanın tininin içine gizli olan kuruntuyu, adaletsizliği, kör tutkuyu, zamanın fâni karanlık ufkunu ve tam da bu ufkun içindeki abartılı tarihsel gücü idrak etmiş kişilerdir. Ancak bu gücü bilen birileri olarak onu güçsüzleştirirler.

Sistemin mutluluk algılarının dayattığı manipülatif iknâ barbarlığı ve düzen-güven kaygıları kadar ürkütücü başka bir şey yoktur. İnsan usunu en aykırı ve en acı olana, en derine ve en sonsuza ve en sıra dışına yöneltmişse, ne sessizlikten ne dolunaydan ne ölümlülükten ne ölümsüzlükten ne seslerden ne gün doğuşundan ne gün batışından ne de can sıkıntısından korkar. Toplumun içgüdülerine öncülük etmesi beklenen ve insanın birbirine sığınmasına yol açan her itki toplumcu bir içerik taşır. İnsanın kendini kandırma eşiği ne kadar düşükse zayıflığı ve aczini kabul etme eşiği de o kadar yüksektir.

Günlerin neredeyse hiç yürümediği zamanlar vardır. Bazen hayatın akıntısı, bir ağustos sıcağının her yeri kaplayıp kurutması gibi durur. Devranın döndüğünü unutmamak için derin derin soluklanır insan. Böyle günler, aslında sürdürmeye uygun zamanlar değildir, ama insan yine de akışta kalmak ister. Hayatın devinen, debisi yüksek nehri dünyaya fırlatılmışlığı unutturur çünkü. İnsan bu nehre karıştığı oranda saati kumla tıkayan zaman bağımlısı olmaktan çıkar ve yaşam sevinciyle dolar. Tüm geçmiş ve gelecek kiplerini unutarak anın eşiğine yerleşemeyen kişi, sisin ve gecenin içinde kaybolup sonsuza dek şimdi’yi yitirir. Unutma gücüne sahip olmayan, her yerde bir oluş görmeye mahkum biri, bu oluş ırmağında yitirir kendini.

Bu anti kahramanlar tek bir yaşantıda, tek bir acıda çok minik bir sıyrığı andıran tek bir küçük haksızlıkta bile gücün çok azına sahip olmalarından dolayı sürekli kan kaybederler. Böyle zamanlarda sınırları aşmak, yaşamdan, kentlerden, gülüşlerden geçmek gerekir. Belki anlamsız konuşmaları dinlemek gerekir. Galerileri gezmek, kahvelerde oturmak gerekir, çünkü artık ya heryerde ya da hiçbiryerdesinizdir…

Paylaş
Önceki İçerikHakikaten, Üniversite Öğrencileri Neler Okuyor?
Sonraki İçerikİçimizde Dirilen Uyuyan Adamlar
Avatar
Antakya’da Rum Ortodoks bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1981-82 döneminde Antakya Lisesi’nden mezun oldu. Uzun süre Helsinki’de yaşadıktan sonra Paris’e yerleşti. Hacettepe’de Felsefe (Lisans Diploması), İstanbul üniversitesinde Sosyal antropoloji ve Ege Üniversitesi’nde Sanat Tarihi öğrenimi gördü. Yüksek Öğrenim serüveni yurtdışında da sürdü. Roma Pontificia üniversitesinde Felsefe ve Katolik Teolojisi, Tampere Üniversitesi’nde (Finlandiya) Beşerî Bilimler, Felsefe ve Alman Filolojisi eğitimi aldı. Halen aynı üniversitede yardımcı asistan, doktora öğrencisi olarak görev yapıyor. Aynı üniversitenin Pedagojik Bilimler Fakültesi’nde lisans eğitimi gördü. Uzun yıllar devlet ve özel eğitim kurumlarında öğretmen olarak çalıştı. Doktora çalışması nedeniyle Ernst-Moritz Arndt(Almanya/Greifswald) üniversitesinde yazar Wolfgang Koeppen’in üçlemesi üzerine araştırmalar yaptı. (Temmuz/2011) Edebi yayınlarının yanı sıra şiir çalışmaları, bir Fin yayınevi aracılığıyla "Hedelmät Jotka Eivät Tuoksu Ruudille" (Dilin Kekremsi, Meyveleri Barut Kokmaz) adı altında daha önce yayınlandı (2006/Eylül). "Bahar Kapımda" adlı şiir kitabı 2014’te Etki Yayınevi’nce yayımlandı (İzmir, 2014). Kültürel ve sosyal içerikli yazılarıyla, Aamulehti Helsingin Sanomat ve Tamperelainen gibi değişik Fin gazetelerinde yayınlanmış, Türkiye’deki siyasal-sosyal gelişmeleri de içeren sayısız makalesi bulunuyor. Şiir, öykü ve felsefi denemeleri sırasıyla Ekin, Amanos, Güney, Süje, Bachibouzouck, Gerçek Edebiyat, Kurgu Kültür, Patika, Tmolos, Revue Ayna, Kirpi Edebiyat, Muhabirce (Almanca ve Türkçe olarak) Asma Köprü, Şiiri Özlüyorum, Son Gemi, Elize Edebiyat, Edebiyat Nöbeti, Bekir Abi, Edebiyatist ve MevzuEdebiyat.com’da yayımlandı. Tematiği geniş bir yelpazeye dayanan felsefi ve siyasi içerikli yazıları halen İnsanokur, Dev Haber, Salak Filozof, Yazı Atölyesi, Cafrande, Bachibouzouck, Patika, Komplike Dergi, İnsancıl, Düşün Bil, İktisat ve Toplum ve Evrensel Kültür’de yayımlanıyor. Fransızca, Fince, Almanca ve İngilizce’ye şiir çevirileri de yapan Kılçıksız’ın verbal yeteneği geniş bir lisan yelpazesinden oluşuyor. Kılçıksız, iyi ve çok iyi derecede Almanca, Arapça, Türkçe, İngilizce, Fransızca, Fince ve İtalyanca biliyor.