Gamze Arslan’ın Çerçialan adlı ilk öykü kitabından sonra çıkan eseri Kanayak da yine öykülerden oluşuyor. Kitabın ismi dikkati ilk çeken noktalardan biri. ‘Kanayak’ çoğunlukla Anadolu’da kullanılan, kadın/kız/eksik etek anlamlarında bir sözcük imiş. Ekseriyetle aşağılama, küçümseme mahiyetinde kullanılan bu sözcük, neredeyse kitaptaki tüm öykülerin merkezi gibi bir yere oturmuş denebilir.

Kitap, çoğu karakteri ‘kadın’ olan on üç adet öyküden oluşuyor. Kimisinin karakteri erkek tabi ki ama o öyküler de arka planda muhakkak bir kadına dokunuyor. Örneğin, “Kız Sen Kilo Mu Aldın?” öyküsünde doğrudan bir kadın anlatıcı görülmüyor fakat ölen eşin arkasından onunla bağını ifade eden bir erkek çıkıyor okuyucunun karşısına. Annesiz büyümüş bir adam, halasının onu büyüttüğü yıllar… Bu kısımlarda kadınlarla ilişkisini açıklayan ayrıntılar mevcut. Benzer bir durum “Teyelleme”de de görülmektedir. Babası o doğmadan ölmüş, ablası ve annesi ile birlikte dikiş makinesi sesleri içinde büyümüş bir adamla karşılaşıyor okuyucu bu öyküde. Şimdiki ilişkilerini, haletiruhiyesini belirleyen hep bu çocukluk halleri.

On üç öyküden bazıları da doğrudan bir kadın ya da erkek karaktere değmeyen ama yine de dolaylı olarak cinsiyetlerle alakalı olan öyküler. Bu durumu en iyi ifade eden öykülerden biri “Katı ve Disiplinli Bir Organ”dır. Bahsedilen organ kanserli bir rahimdir. Otuz beş yıldır Leylifer’e ait olan bu rahim, artık onun vücudundan alınmış, deyim yerindeyse atılmıştır. Onca yıldır bir iç organ olarak yaşadıktan sonra seri katil olmaya karar verir ve işe Leylifer’i çocukluğundan beri her şekilde bastıran anne babasından başlar. Ardından diğer erkeklere ve kocası Besim’e gelecektir sıra. Rahim her türlü intikama hazır olsa da tam olarak Leylifer’in yanında da değildir; bir yandan ona kızmaktadır. Hayatı boyunca ‘pasif, korkak ve her şeye tamam diyen biri’ olduğu için, bu intikam alma işi kendisine kalmıştır. Anlaşılacağı üzere, öykülerin tamamı gerçek hayat düzleminde konmaz okuyucunun önüne.

Esere damga vuran kadın öyküleri ise çoğunlukta elbette. Özellikle kitaba başlandığında okuyucuyu karşılayan öykü “Manıklar” oldukça şaşırtıcı ve etkileyicidir. Sütleğen Ana köyde bebekleri doğurtmakta ve onun yaşadıklarını yaşamasınlar diye doğan kız bebekleri kendince kurtarmaktadır. Sütleğen Ana’nın öyküsü akıp gidip okuyucuyu manıklara yani kedilere vardırmaktadır. Oldukça akıcı olan bu ilk öykü, diğer öyküleri de bir an önce okumak için iyi bir referans olmaktadır. Bunun dışında, kadının sadece bir erkeğe aşık olmayabileceğini anlatan “Çarpmanın Sesiyle”, sorunlu anne-kız ilişkisini işleyen “Ben Evlat, Kız Evlat gibi öyküler de yine başka başka kadınlık hallerine değinen öykülerden. Okuyucunun dikkatini çeken bir başka nokta ise Alevîlik konusu. Yaşanılan ötekileştirilme hissi “Beklemek Çürütür” ve “Kız Sen Kilo Mu Aldın?” öykülerinde oldukça etkileyici şekilde işlenmiş.

Kadınlığın çeşitli hallerine değinilen bu öykü kitabında, hemen her öyküde neredeyse bir kırılma sesi duyuluyor. ‘Kemik’, ‘ilik’, ‘iskelet’ gibi sözcükler öykülerin içinde gotikvarî şekilde geçmese dahi, zihinde istemsizce canlanıyor. Sanki bu öykülerdeki karakterler, bile isteye kendi kemiklerini kırarak özgürleştiriyorlar kendilerini. Derilerinden kurtulmaları bile bir özgürleşme türü gibi çınlıyor adeta. Kitap bitirildiğinde, kapak kapatılıp tekrar bakılınca daha bir iyi anlaşılıyor yazarın anlatmak istediği.