Orhan Kemal’in herkesin birbirinden ahlâksız olduğu, son gülenin hiç de iyi gülmediği, gülecekse de bunu en ahlâksızının başaracağı romanı.

Toplumların tarihini savaşlar, aklın tarihini icatlar ve siyasetin tarihini de silahların belirlediğine dair kabataslak bir inancım varken, bu ülkenin değişen tarihi, yönetim tarzı, yönetici kadrosu, kaynakları, sınırları, vizyonu, misyonu, başarıları, kaosları… her ne varsa başka bir tarihle birlikte değişime uğrayan, onların değişmesinin yanında değişmeyen, kaybolmayan, etkisi azalmayan, bunaltan başka olguların da olduğuna da sarsılmaz bir inançla bağlanmanın nesi yanlıştı ki? Din düşmanlığının değil ama din tüccarlığının kötü oluşu gibi. Parayı elde edenin öteki herkes üzerindeki tahsilsiz cehaleti mesela. Düşünmeye olan alerji bilhassa. Bilmeyenin, bilenlere üstünlüğünü, maddiyatı elinde değnek gibi taşıyıp nihayetinde halkın elinde avucunda ne varsa onlara tasallut etmeye varan zorbalığı da sayılabilir. Bu uğurda dönemin siyasal ideolojisinin de avamdan yana olmayıp kafası boş, edebi hiç olanlardan yana saf tutmasını da eklemek gerekir. Bu topraklarda bazı tabular yıkılmaya başlamazsa zaman değişir, fikir değişir, insan değişir, tarih değişir talih değişmez. Bunu ince bir kurguyla, kusursuza yakın bir üslupla anlatan bu eseri okumak gerekir.

Tamam, amaçları uğruna bütün araçları mübah sayan bir Topal Nuri var, hatta bu ilk okuyuşta “tam bir Machiavelci” diyebileceğim kıvamdaydı. Çok biliyoruz ya, Machiavelci deyince yırtıyoruz icabında. Ama buraya kadar gelince Cumhuriyetin ilk yıllarında Ermeni mallarına konmanın da acaba Machiavelci bir tarafı var mı diye düşünmeye cüret etmedim değil, ta ki Orhan Kemal’in “doğruluğa fazla önem vermek enayiliktir” demesine kadar. Yırttık dediysek canımıza da susmadık henüz. Yine de bir yerde, hatta her yerde meseleye ve işe kurallar nispetince, iştahla ve fayda gözeterek sarılanların aksine bunca eziyet yerine yalnızca doğru ata oynayıp göz boyayarak ulaşanlar; fayda veren değil, uyuşturan bilgiye daha ehemmiyet veren, yapan değil yapmış gibi görünenlerin, çok çalışmayanın hatta hiç çalışmayanın ama çalışıyor gibi görünenlerin olduğu; paranın öneminin olmadığı, mühim olan miktarının olduğu gerçeğini unutmayanların kol gezdiği; bugünün ezilen, hakarete uğrayan ve öteki ilan edilenlerinin bir sonraki ezen, hakaret eden ve öteki ilan edenler olacağının; bir dönemin “milli zengin” yetiştirme hevesinin usulsüz zenginleşmesine razı gelenlerin olduğunu hangimiz inkâr edebiliriz? Hiç. Bu kitap da dünya ahiret şahidimiz olmaya meyilli işte.

Mesele kanlı “topraklar” olunca tahmin edebileceği gibi Çukurova’nın kurak coğrafyasında cereyan eden olaylar, kendisini finalde kimseye yâr olmayan (elbette kurnaz ve düzenbazı ayırıyorum) bir noktada bitiyor. Dert bu değil. Dert, anladığım kadarıyla kendisine özgü üretim biçimi tasarlamayı ve icra etmeyi beceren her sistemin yine kendisine has zaman ve mekân algısının mutlak olacağı ve cillop gibi de yürüyeceği gerçeğidir. Dert, budur. Velev ki romandaki işleyiş hâlâ sürüyor, o zaman da bütün marjinal ve sürüden ayrılan idealist kuzu tavrı bile o zaman ve mekânın içerisinde cereyan edip duruyor demektir. Yani en anarşistimiz bile olsa olsa daha çok onlardandır. Romanı okuyanlar da hissedecektir zaten. Karla kaplı bir alanda karda yol açmak için cüret edip yürüyen ilk kişinin ayak izleri, eğri olsa bile, yol artık odur. Ha, dile pelesenk olan “yeniden üretim” de böylece asıl anlamına kavuşuyor: Sistemi devam ettirmek. Nokta. Bitti.

İçerikle ilgili detaylı şeyler yazıp kitabı zedelemek istemiyorum fakat herkes kitabın bir yerinde kendisini bulacak, kitap bittiğinde vicdan sahiplerinin kurnazlara, iffet sahibi olanların iffetsizlere, düşünenlerin düşünmeyenlere, halkın bireylere karşı nasıl kaybettiğini görecek, esasında bu çarkın hâlâ nasıl döndüğü üzerinde konuşacak çok şeyi olacaktır.

İçimizde hâlâ Topal Nuriler, Nedim Ağalar, Kabak Hafızlar, Şehnazlar, Hakkı Bey ve Sinan Efendiler var. Ülke hâlâ sıcak, fazla uzağa gitmiş olamazlar.

 

Orhan Kemal, Kanlı Topraklar, Everest Yayınları, 9. Baskı: 2018.

Paylaş
Önceki İçerikEve Sığamamak ve Yuvarlanan Taşlar
Sonraki İçerikKuzey Işıkları Polisiyesi: Polisiye Okumak Ayrıcalıktır.
1992 yılında Van’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Van’da tamamlayan Hakan, 2013 yılında Gaziantep Üniversitesi Sosyoloji bölümünde öğrenim görmeye başlayıp 2017 yılında buradan mezun oldu. Halen aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı’nda Yükseklisans eğitimi almaktadır. Bununla birlikte Kent Çalışmaları üzerinde de aktif olarak öğrenim gören Hakan’ın sosyal olgular üzerine birçoğu yayımlanmış olan akademik çalışmaları da mevcuttur.