“Basit, eğlencelik hikâyeler demiştim ama sonra çok etkilendim. Ne masal ne gerçek. Ne bugün ne geçmiş. Aynı çarşı gibi.” Bu sözler romanın son bölümünde Kapalıçarşı’yı ziyaret eden Miriam’a ait. Kitabı okumaya başladığımda mizahi bir dille yazılmış basit, eğlencelik hikâyeler olduğunu düşünmüştüm aynı Miriam gibi. Devam etmesem mi diye aklımdan geçirmedim değil.

Fuat Sevimay’ın Anarşık adlı romanını daha önce okumuş, dilini çok beğenmiştim. Öyleyse bu romana da devam etmeliyim dedim. Olumsuz düşünmeme neden olan bir diğer etken, romanın 1450’li yıllarda başlaması ve Fatih Sultan Mehmet döneminden bahsetmesiydi. Eyvah dedim bir tarihi roman, sevmediğim bir tür. Fakat romanın dili damakta öyle güzel tatlar bırakıyordu ki okumaya devam ettim. Kurmaca bir tarihle karşı karşıya kalıp yazarın anlattıkları, içtenliği hafif bir tebessüm ettirip yeni bölüme geçmeme vesile oluyordu. Dil öyle samimi ki bir ara sanki yazar karşımda oturuyor, sohbet ediyormuşuz gibi, hadi canım sen de, deyiverdim. Yazarımız da, ne var yani, olamaz mı, diye karşılık verdi.

Romanın konusuna gelirsek, Kapalıçarşı’nın yapımı için Marmara Adası’ndan getirtilen mermerlerin hikâyesiyle başlıyor her şey. Ve hatta, masal bu ya, diyerek. Mermerleri mavnaya yükleyen mermer bezirganı Hristo, günlerden Salı olduğunu unuttuğundan, yani Salı’nın sallandığını ve Salı günü sefere çıkmanın uğursuzluk getirdiğini hesaba katmadığından olanlar olmuş; mavna batmış, mermerler suya gömülmüş, kaptanın, tayfanın ve Hristo’nun bundan sonra yaşadıkları romanımızı bölüm bölüm çoğaltmıştır. Hristo, Nazar Usta, Baba İlyas, Civan, Dalyan, Pir, Mirza derken roman kahramanları bir hayli çoğalıyor. Her anlatılan hikâye bir şekilde birbirine değiyor ve bu sırada Kapalıçarşı’nın açılışından şimdiki zamana kadar geçirdiği badireler, yangınlar, depremler anlatılıyor. Yaşadığı tüm olumsuzluklara rağmen bugün halen İstanbul’un göbeğinde tombul martıların çatısında gezindiği, türlü anıyı, geçmişi, geleceği barındıran, romana başlık olan Kapalıçarşı dimdik ayakta, ben buradayım, gezmediysen gel gör, mermerlerimin sesine kulak ver diyor.

Mizahi bir dil demiştim ya, bize uzun uzun anlattığı bir hikâyenin aslında tamamen uydurma olduğunu bölümün sonunda söylediğinde kızamıyoruz. Kapalıçarşı’da isimsiz kalan bir sokağa bizzat Fatih Sultan Han tarafından verilen ismin hikâyesini anlattığında, ne bekliyordun ki, sayfalarca yazdı diye Kapalıçarşı’ya koşup o isimde bir sokak var mı diye

bakmalı, bulamayınca söylenmeli miydik, diyemiyoruz. Hem ne diyor yazarımız, her okuduğunuza, duyduğunuza inanmayın ve fakat masallar diyarı Kapalıçarşı’nın etrafında neler yaşandığını, daha kimlerin başına nelerin geldiğini merak ediyorsanız, okumaya devam edin derim ben.

Romanda öyle çok şeye gönderme yapılıyor ki bunlardan bazılarına değinmek istiyorum. Ucu yanık mendil; roman kahramanlarından Latife ocaktaki tencereyi mendiliyle tutmak isterken bir ucunu yakar. Ertesi gün Latife sevdiği Civan’ın yüzünü bir ucu yanık mendiliyle silerken mendil düşer ve Civan, sevdiğim kadın, ucu yanık mendili düşürerek bana bir derdini anlatmak istiyor ama acaba ne, dediğinde ucu yanık mendile türlü anlamlar yükleniyor.

Romanda bazı bölümlerdeki ayrıntılar, klişe bir laf olacak ama günümüze ayna tutuyor. Yalandan kıldığı namazlarında Maun Suresi’ni Arapçasından okuyup, Türkçesini asla öğrenmediği için, yetim malı yemekte bir sakınca görmedi. Günümüzde de insanlar yaptıkları kötülükleri, anlamını bilmedikleri dualar okuyarak yok saymıyorlar mı?

Aklımda kalan göndermelerden diğeri; Danyal, kardeşi Civan’ın evine gittiğinde merdivenleri çıkarken Ahmet Haşim’in o muhteşem şiiri Merdiven anılır. Başka bir bölümde şair olan Civan’ın şiiri Civan şiiri diye anılacakken Divan şiiri oluverir. E. Allan Poe da unutulmaz, Poe kuzgun olmuş Kapalıçarşı’nın damında ötmüştür. Pir, bir ara kaplumbağa terbiyecisi olmak ister, akıllar o meşhur tabloya gider. Pir demişken onun önemli bir tespitini burada anmamak olmaz. Güzel kelimedir hukuk. İnsana güven verir. Ne var ki bir zaman gelecek hukuk muktedirlerin ve güç sahiplerinin borusu olacak. Üçe alınıp beşe satılacak. Anlamından geriye koca bir boşluk kalacak.

Roman kahramanlarımız, Pir’in daveti sayesinde bir araya gelirler ve hatta bu bir araya geliş ilk tiyatro oyunu olarak kabul edilir. Ben yazarın yalancısıyım. Pir insanları bir araya veda etmek için getirir. Çünkü ne kadar uğraşsa da insanların içindeki kötülüğü bitirememiştir. İsa’nın Son Akşam Yemeği tablosu gibi bir tablo oluşur Kapalıçarşı’nın içindeki kahvede. Pir’in veda yemeği. Leonardo da Vinci de oradadır ve bu veda sahnesini resmeder. Böylece üç perdelik tiyatro oyunu, Sevimay’ın akıcı anlatımıyla bir çırpıda biterken, bize, Leonardo’yu da sahneye dahil eden yazarın hayal gücüne hayran olmak kalır.

Bu kitaptan ne anladın derseniz, son bölümden bir alıntı yapmak isterim. Benim o kitaptan anladığım ise birincisi, küçük olaylar büyük olaylara yol açar, ikincisi, günah insana mahsus, yeter ki sakınmasını bil, üçüncüsü de, herkesin kaderi birbirine bağlıdır.

Son olarak neden roman kahramanları sürekli ceviz yedi? Bir gün karşılaşırsak yazarımıza sormak isterim.

Fuat Sevimay, Kapalıçarşı, Hep Kitap Yayınevi, 2017.