Aklı başında olan herkes, insan gözünün iki nedenden dolayı şaşkınlık

geçirdiğini ve iyi göremediğini bilir. Birinci neden, insanın aydınlıktan

karanlığa geçmesi, ikinci neden ise karanlıktan aydınlığa çıkmasıdır.” 

Eflatun, Devlet (s.5)

 

Koridor Yayıncılık’tan, Handan Ünlü Haktanır çevirisiyle okuduğum Algernon’a Çiçekler, 2019 yılında yayımlanmış, toplam 325 sayfa ve ilk yayımlanma tarihi ise 1966. Yukarıda paylaştığım, kitabın en başında yer alan Eflatun’dan yapılan alıntı, aynı zamanda romanın ana temasını oluşturuyor. Alıntının devamını okuduğumuzda bunu daha iyi anlıyoruz: “… kafası karışmış ve görüşü zayıflamış bir kişiyle karşılaştığında onun durumuna gülmemeli ve şu soruyu sormalıdır: Bu adamın akıl gözü daha aydınlık bir dünyadan geldiği için mi alışkın olmadığı karanlığı yadırgamaktadır, yoksa karanlıktan aydınlığa geçtiğinde karşılaştığı yoğun ışıktan mı körleşmiştir?” (s.5). Eflatun’un bin yıllar önce sorduğu soruya, karanlık ve aydınlık arasındaki geçişkenlik düşünüldüğünde cevap vermenin çok güç olduğu kesin. Böylesi güç bir temayı esas alan yazar, bakalım konuyu nasıl işlemiş?

Çok sevdiğim bir arkadaşım tarafından bana hediye edilen kitabı ilk elime alıp arka kapağını çevirdiğimde çok şaşırmıştım. Neredeyse bütün hikâyenin anlatılıp gizem diye bir şey kalmadığını düşündüğüm arka kapak tanıtım yazısını sizinle de paylaşmak istiyorum: “Çok düşük bir IQ ile doğan Charlie, bilim adamlarının, zeka seviyesini arttıracak deneysel ameliyatı gerçekleştirmeleri için kusursuz bir adaydır. Bu deney Algernon adındaki laboratuvar faresinde test edilmiş ve büyük bir başarı elde edilmiştir. Ameliyattan sonra, Charlie’nin durumu günlüğüne yazdığı raporla takip edilmeye başlanır. İlk yazdığı raporlara çocuksu bir dil ve imla hataları hâkimdir. Ve sonra ameliyat etkisini göstermeye başlar. Charlie artık, insanların kendisiyle dalga geçemeyeceğini ve bir sürü arkadaş edineceğini, âşık olduğu kadına açılabileceğini düşünür. Fakat zekâsı normalin çok üstüne fırladığından, çevresinde yadırganır, kıskanılır ve istemiş olduğu arkadaşları edinmekte yine başarısız olur ve yine yalnızdır… Bu deney, son derece önemli bir buluş olarak görülüyordu, ta ki Algernon’da ani bir gerileme baş gösterene kadar… Acaba Charlie’de de aynı gerileme olacak mıydı?” Kitabın giriş, gelişme, hatta sonuç bölümünün bir kısmını bu kadar açık bir biçimde okuduğunuz halde, konunun sıra dışı oluşundan sanırım kitaba doğru çekiliyorsunuz.

 

Ameliyat Öncesi

Tüm kitap, ilerleme raporu adı verilen, Charlie’nin yazdığı, deneyin zorunlu parçası olan bir günce şeklinde ilerliyor. Başlangıçta zihinsel engelli birinin kullanabileceği çocuksu, birbirinden kopuk ifadeler, devrik ve imlâ hatalı cümlelerle ilerleyen raporların dili, ameliyat sonrası Charlie’de gerçekleşen değişimlere bağlı olarak gelişiyor.

3 Mart’ta başlayan ilerleme raporlarıyla Charlie’nin otuz iki yaşında olduğunu, yetişkin engellilerin gittiği bir okula devam edip bir fırında getir götür işlerinde çalıştığını, ameliyat için izin alınmaya çalışılan ailesiyle yıllardır hiçbir ilişkisi olmadığı öğreniyoruz. Ameliyat öncesi girdiği labirent testinde, ilk kez tanıştığı fare Algernon’a yeniliyor olmak ameliyat olma isteğini daha da tetikliyor. Tabii farenin de o ameliyatı geçirmiş olduğundan henüz haberi yok. Beklenen izin ablasından gelince ameliyatla zekâsı arttırılan ilk insan olmanın riskleri ve başarısızlık ihtimali anlatıldığında, “Umurumda diil dedim çünkü ben hiçbi şeyden korkmuyorum. Ben güçlüyüm ve her işi hep en iyi yaparım ve ayrıca uğurlu tavşan ayaamda yanımda ve bugüne kadar hiçbir ayna filan kırmadım,” (s.17) diye cevaplıyor. Bu kararlılığın sebebini yine kendi ağzından öğrenelim: “Benim meşşur olmak gibi bir derdim yok. Ben sadece diyer insanlar gibi akıllı olmak ve beni seven bisürü arkadaşım olsun istiyorum.” Zihinsel engelli bir insanın içinde yaşadığı mecburi yalnızlığı, yazarın Eflatun’dan yaptığı alıntıyla dikkat çektiği karanlığı anlamak açısından kitap daha ilk yirmi sayfasıyla dönüştürücü bir etkiye sahip.

 

Ameliyat Sonrası

11 Martta gerçekleşen ameliyat sonrası o kadar sabırsız ki: “ Ben de diyer insanlar gibi akıllı olmak için çabalanmalıyım. Akıllı olduğum vakit onlar benle konuşcaklar ve ben onlarla oturabilicem. ……Eğer akıllıysan sohpet edecek bisürü arkadaşın olur ve hep öyle yapayannız kalmazsın.” Peki Charlie yapayalnız yaşadığı karanlık dünyasından aydınlığa çıkabiliyor mu?

Ameliyat sonrası geceleri yanında çalışan sesli cihazla bilgiler bilinçaltına yükleniyor ve hatırlama çalışmaları yapması isteniyor. Ailesi, çocukluğu ve tüm geçmişi üzerindeki sis bulutu yavaş yavaş dağılırken her gün yeni bir anı hatırlayan, hatırladıkça herkes tarafından ne kadar çok horlandığını anlamaya başlayan Charlie’ye kulak verelim: “Joe ve Frank ve diğerlerinin dalga geçmek için benimle vakit geçirmek istedikleri daha önce hiç aklıma gelmemişti. …… Çok utanıyorum.” Zekâsındaki ani gelişim ve hareketlerindeki farklılıklar, ameliyattan habersiz patronu ve iş arkadaşları tarafından da fark ediliyor, önce sürekli terfi etse de sonra bu değişiklikler tuhaf karşılanıp kıskançlığa sebep oluyor ve iş arkadaşlarının isteğiyle on yedi yıldır çalıştığı işten atılıyor. Horlanan ama hem unuttuğu, hem de hiçbir şeyin farkında olmadığı için kendi dünyasında yaşayıp giden Charlie’den; hatırlayıp sorgulayan bir Charlie’ye dönüşürken onun yaşadığı tüm zorlukları siz de içinizde hissediyorsunuz. Özellikle annesiyle ilgili hatıralarını, evinden atılışını hatırladığı kısımlarda kitap duygusal olarak çok sarsıcı bir hâl alıyor.

Bilinç düzeyi yükseldikçe, beklediğinin aksine eskisinden de yalnız hâle gelen Charlie’nin tek avuntusu kitaplar, sünger gibi her bilgiyi büyük bir susamışlıkla içine çekerken en büyük destekçisi ise okuldan öğretmeni Alice; tüm değişim sürecini onunla paylaşırken ona âşık oluyor. Alice başlangıçta böyle bir ilişkiye mesafeli durdukça aşk acısını tadıyor. Sonrasında yakınlaştıklarında ise eski Charlie sürekli onu izliyormuş gibi hissedip tam olarak ilişkiye adapte olamıyor. Zekâsı doktorlarını bile şaşırtacak düzeyde yükseldiğinde ise Alice’le de sorunlar başlıyor: “Sende daha önceden bir şey vardı. Bilmiyorum… Bir sıcaklık, bir açık sözlülük, herkesin seni sevmesini ve seni yanlarında görmelerini sağlayan bir incelik… Şimdi ise, bütün zekâna ve bilgine rağmen, öyle farklar var ki.” “Ne bekliyordun? Beni tekmeleyen ayakları yalayan uysal bir köpek gibi davranıp kuyruk sallamamı mı?” (s.131).

Hatırlayışların sonucunda, iç dünyasında yaptığı sorgulamalar, akıllı olmak için sarf ettiği onca çabanın sebebini annesine çıkarıyor: “Sanırım ben, beni sevmesi için onun istediği gibi akıllı bir çocuk olmayı istemekten hiçbir zaman vazgeçmemiştim,” (s.154).

 

Algernon’daki Değişiklikler

Charlie, Algernon ve deneyi gerçekleştiren ekiple beraber, Chicago’da uluslararası bir toplantıya katılıyor. Bu arada ameliyat sonrası süreçte ekibin başındaki profesör ile hiç anlaşamıyor, onun kendisini insan yerine koymayan, sadece bir denekmiş gibi davranışına, ekibin ona yaklaşımına karşı hislerini onun ağzından öğrenelim: “Beni zapt etmeye ve yerimde tutmaya çalışıyorlar. Benim yerim neresi? Şimdi ben kimim ve neyim? Tüm hayatımın mı, yoksa son birkaç ayın mı toplamıyım ben? Bunu onlarla tartışmak istediğimde öyle tahammülsüzce davranıyorlar ki…” (s.163). “Bu odadaki hiç kimse beni bir birey – bir insan olarak görmüyordu. Fareyle benim adımı sürekli olarak yan yana kullanıyorlardı, bu da onların bizi laboratuvarın dışında hayatı olmayan bir çift deney hayvanı olarak gördüklerini açıkça belli ediyordu,” (s.170). Bu duygularla ruhu çalkalanırken toplantıda daha önce haberdar olmadığı sarsıcı bir şey öğreniyor, Algernon’un performansında bazı çelişkiler ortaya çıkmaya başladığını.

 

Kaçınılmaz Sona Doğru

Buraya kadar, sürekli yeni şeyler öğrenerek, hatırlayarak, zekâsı en üst seviyelere çıkarak aydınlanma süreci yaşayan bir insanın; iç hesaplaşmalarına, çevresiyle ilişkilerinin değişimine, aşkı arayışına ve duygusal yükleri göğüsleme çabasına tanık oluyoruz. Algernon’daki olumsuz değişiklikleri öğrenince onu da yanına alıp kayıplara karışan Charlie’nin asıl mücadelesi ve kitabın insanı derinden sarsan kısmı ise buradan sonra başlıyor. Kitabın duygusal etkisini azaltmamak adına, kalan kısımdan sadece çok etkilendiğim bazı kısımları paylaşacağım.

Charlie, Algernon’u yakından gözlemleyerek kurduğu kaçak ve yalnız hayatında, yeni bir ilişkiye adım atarken geçmişini kurcalamaya da devam ediyor. Sonunda bir karar alıyor: “Kendimle – bana ait olan geçmişimle ve bana ait olan geleceğimle – ilgili olarak endişe duymaktan vazgeçmeliyim. Başkalarına kendimden bir şey vermeli, bilgimi ve becerilerimi insan zekâsının geliştirilmesi için kullanmalıyım. Kim daha donanımlı? Her iki dünyayı tanımış, her iki dünyada da yaşamış olan başka kim var?” (s.211).

Ameliyatına destek olan vakıfla anlaşarak deneydeki hatayı bulmak için gece gündüz çalışırken gerçekçiliğini hiç kaybetmiyor; bir gün bakım evine dönme ihtimalini düşünerek orayı ziyaret edince zihinsel engellilerle ilgili, pek çoğumuzun hiç düşünmediği üzücü tespitler yapıp toplumsal bir gerçeği de gözümüze sokuyor: “Bizim hastalarımız buraya genellikle hayatlarının sonuna kadar yaşamak için geliyorlar,” (s.239). “Görüşmelerimde bu insanları dünyaya kazandırmak için girişilmesi gereken herhangi bir rehabilitasyondan veya tedaviden bahsedilmemişti. Kimse ümit sözcüğünü ağzına almamıştı. Konu sadece yaşayan ölülerdi,” (s.243).

Tüm yaşadıklarından ve ulaşabileceği en yüksek zekâ seviyesine kavuştuktan sonraki analizi ize şöyle: “Zekâ bir insanın sahip olabileceği en önemli lütuflardan biri… Ama ne yazık ki, bilgi arayışı sevgi arayışını yok ediyor. …. Sevgi alma ve sevgi verme yeteneğinden yoksun olan zekâ, zihinsel ve ahlaki çöküşe, nevroza ve muhtemelen psikoza bile yol açar. Ve ben-merkezci bir amaca odaklanan ve insan ilişkilerini dışlayan bir beynin, sadece şiddete ve acıya neden olacağını da eklemek istiyorum. Zekâ düzeyim düşükken, pek çok arkadaşım vardı. Şimdi hiç yok. Oh, çok insan tanıyorum. Hem de pek çok… Ama hiçbiri gerçek dost değil,”(s.263). Peki yalnızlıktan kurtulmak için giriştiği ve onca zahmete katlandığı zekâ düzeyine kavuşup daha da yalnızlaşmış, hayal kırıklığı içindeki Charlie zekâsından vazgeçmek istiyor mu? Hayır. Onu bir gölge gibi, içinde takip eden eski Charlie ile mücadelesi devam ederken ona şöyle sesleniyor: “Bu beden senin ve bu beyin de – ve bu yaşadığım da senin hayatın, ondan çok iyi faydalanmamış olsan dahi. Onu senden almaya benim hakkım yok. Benim ışığımın senin karanlığından daha iyi olduğunu kim söyleyebilir? Ölümün senin karanlığından daha iyi olduğunu kim iddia edebilir? Ben kimim ki böyle bir şeyi söyleyebileyim? Ama sana başka bir şey söyleyeceğim Charlie. Ben senin dostun değilim. Ben senin düşmanınım. Mücadele etmeden zekâmdan vazgeçmeye hiç niyetim yok. O mağaranın içine yeniden girmek istemiyorum,” (s.265).

Sonrasında deliler gibi çalışıp deneydeki hatayı bularak bilim tarihine geçse de, kendinde olup bitene, eski Charlie’ye ve onun karanlık dünyasına dönmemek için çok büyük bir mücadele verse de, kaçınılmaz sona doğru ilerleyişini büyük bir hüzünle okuyup onun acısını ta yüreğinde hissediyor insan.

Sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki, yazar en başta Eflatun’un sözleriyle ortaya koyduğu temayı, farklı bir konu ve bakış açısıyla işleyerek, akıcı bir dille, sarsıcı duygular yaratan derin psikolojik çözümlemelerle okura anlatmayı başarmıştır. Zekâyı sorgulayışı, hafızanın acılarımızın kaynağı oluşunu hatırlatması, zihinsel engelli insanların yaşamını bir nebze de olsa anlamamızı sağlaması açısından da başarılı bulduğum kitabı okurken hep şunu düşündüm: Charlie gibi karanlıktan aydınlığa geçen, aydınlıktan eski karanlığına dönen kaç kişi var? Kitabın sonlarında yüreğiniz sıkışsa da iyi ki okumuşum diyeceğinize eminim.

 

Daniel Keyes, Algernon’a Çiçekler, Çev: Handan Ünlü Haktanır, Koridor Yayıncılık, 2015.