Fulya Bayraktar

31 Ağustos 2018

 

90’lı yıllardan bu yana edebiyatın farklı türlerinde eserler veren Aslı Erdoğan, yeni kuşak kadın yazarlarımızdan. Bilgisayar mühendisliği okuyup fizik alanında ilerlerken doktorasını yarıda bırakarak yazarlığı seçen Erdoğan, öykü, roman, şiirsel düzyazı, deneme alanında kitaplar yazmış, çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yapmış, eserleri pek çok dile çevrilmiştir.

Aslı Erdoğan’ın ilk romanı Kabuk Adam 1994’te, ilk öykü kitabı Mucizevi Mandarin ise 1996’da yayımlandı. Kırmızı Pelerinli Kent 1998’de, Hayatın Sessizliğinde 2005’te okurlarla buluştu, Bir Delinin Güncesi ve Bir Kez Daha adlı kitapları köşe yazılarını bir araya topladı. Mucizevi Mandarin kitabı İsveç’te yılın kitapları arasına girerken, Erdoğan, 2005 yılında Fransız edebiyat dergisi Lire tarafından “geleceğin 50 yazarı” arasında gösterildi. Hayatın Sessizliğinde kitabı, Dünya Yayınları tarafından düzenlenen yılın kitabı ödülünü kazandı. Yazar, 2012’de “Zürih kent yazarı” seçildi ve altı ay Zürih’te yaşadı. 2013 yılında Norveç’te “Sınırda Sözcükler Ödülü“ne layık görülen Aslı Erdoğan, 2009 yılında yayımlanan Taş Bina ve Diğerleri başlıklı öykü kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanını kazandı. 2016 yılında ise, İsveç Pen tarafından sürgünde, tehdit altında ya da cezaevinde bulunan yazar ya da gazetecilere verilen Tucholsky Ödülü‘ne layık görüldü.

İlk olarak 2009’da yayımlanan Taş Bina ve Diğerleri öykü kitabında dört öykü ve bir epilog bulunmakta. Sabah Ziyaretçisi, Tahta Kuşlar, Mahpus, Taş Bina ve Sonsöz. Kitapta, özellikle Taş Bina öyküsü önemli bir yer tutuyor. Oldukça uzun bir öykü olan Taş Bina; Başlangıç, İnsanlar, Taşlar, Düşler, Kahkaha, Öyküler ve Sonlar diye çok sayıda bölüme ayrılmış. Öykülerin ana hatlarıyla özetini ve ortak noktalarını sıraladıktan sonra, özellikle kitabın bütününe hâkim olan “karanlık” üzerinde durmak istiyorum.

Taş Bina ve Diğerleri, şiddet ve işkence etrafında dolaşan öykülerden oluşmaktadır. Tahta Kuşlar ve Mahpus isimli öyküler kadın öyküleri gibi dursa da, tema açısından kitabın bütünlüğüne büyük katkı sağlıyorlar. Kapatılan, bekleyen, hayatla nasıl mücadele edeceklerini bilemeyen kadınların öyküleri. Tahta Kuşlar öyküsünde; farklı ülkelerde işkence görmüş ve T. şehrindeki bir sanatoryumda bir kadın grubunun ilişkileri, beklentileri ya da beklentisizlikleri anlatılır. Mahpus öyküsü; hamile bir kadının, hapishanedeki sevgilisini birkaç dakika görmek için verdiği uğraşı ve içinde bulunduğu yalnızlığı anlatmaktadır. Sabah Ziyaretçisi’nde göçmenler yurdunda kalan, cinsiyet duygusundan uzak bir anlatıcının, geçmişi, sıkışmışlığı, yalnızlığı ve geleceksizliği anlatılırken, Taş Bina’da çok sayıda karakterin taş binayla ilişkileri, geçmişleri, gördükleri şiddet ve bugünleri anlatılır. Anlatıcı bazen kadın, bazen erkek olur ve giderek cinsiyetsizleşir, anonimleşir.

Bir masal ya da söylence havası vardır öykülerde. Özellikle Sabah Ziyaretçisi öyküsü tam da bir masal diliyle anlatılır. Anlatıcı tüm öykülerde sanki yüzyıllardan beri hayatın karanlıkta kalan yüzünü açığa çıkarmak ister. Anlatının dili yalın ve anlaşılırdır, ancak uzun ve yoğun benzetmelerin olduğu cümleler okuru duraksatır. Olaylardan çok durumlar ve ruh halleri önemlidir, bu da öyküleri kurgulanmış denemeye doğru yaklaştırmaktadır.

Öykülerde, çok sesli ve karışık bir anlatım söz konusudur. Tekil ve çoğul anlatımların ikisi de kullanılır, anlatıcının cinsiyeti bazen belirsizdir ve aslında önemsizdir. Tekrarlar ve ileri geri gidiş gelişler, öyküye ritim kazandırmaktadır. Taş Bina öyküsünde, özellikle “Gün doğmadan üç kez ele vereceksin beni” ve “Gözlerini bende bıraktı. Bırakacak başka kimsesi olmadığı için.” cümleleri çok kez tekrar edilmiş, okurun zihninde nakarat haline gelmeleri istenmiştir sanki. Özellikle Taş Bina öyküsünde, sesler birbirine karışır. Belirgin, bilinen karakterler dışında, kim olduğu anlaşılamayan karakterler çıkar karşımıza. A. Kişisi vardır, bir kadın, hırsız bir çocuk ve arkadaşı, polisler, işkenceciler, intihar eden bir kişi, taş binanın işkence görmüş çocukları ve öyküde sesi olmayan ancak anlatılan Melek vardır. Melek, hem bir kadındır hem de doğaötesi bir kahraman.

Taş bina dışarının, ötekinin sesidir. Yazar susturulmuşun ve dışlanmışın sesini duyurmaya çalışır. Sesin kime ait olduğu önemli değildir, önemli olan söylenen şeydir. Anlatıcı da sanki taş binanın kurbanlarındandır. Kitaptaki bütün öykülerde, kahramanların ruh hallerini, yaşadıklarını anlatmada taş bina önemli bir metafor olarak kullanılmıştır. Sabah Ziyaretçisi’nde, “O uzak diyarda, güneş batar batmaz karanlığa bürünen bir bina varmış. Her diyarda olan taş binalardan…” der anlatıcı. Öykü ile ürkütücü bir mekâna girdiğinizi anlarsınız. Yine “Ve o korkunç karanlık çöktüğünde, ay ışığı, beyaz saten eldivenli parmaklarıyla demir parmaklıkları okşarmış. Soluk altın renkli, mükemmel, kocaman bir yüreği vardır onun. Ama böylesi bir yürek karanlıkla baş edemez.” cümlesi ile de bu mekândan kolayca çıkamayacağınızı anlarsınız.

Taş bina, katılığı, aşılmazlığı, kapanmışlığı ifade eden bir mekân olma dışında, toplumsal hayatın karanlık yüzünü, şiddeti, çözülmeyi, geleceğe kalacak yaraları, yıkılmışlığı, yalnızlığı, bilinç ve bilinçaltını anlatmada önemli bir işlev üstlenmiştir. Taş Bina ve Diğerleri”nde şiddet ve işkence doğrudan değil, dolaylı yollardan hissettirilmiştir. Taş bina sadece tutukluluk halini, işkenceyi, kapatılmışlığı anlatmaz öykülerde, aynı zamanda hayatın kurallarını, saflarını, sınıfları, toplumsal kesimleri anlatır. Kurala uyanlar ve uymayanlar, yaşayanlar ve uzaktan seyredenler vardır. Oyunun kurallarına uymayanlar, beşinci kata çıkarılır, kurallar bir de orada anlatılır. Aslı Erdoğan: “…bu taş bina asla bir sırça köşk değil. Taş bina, uzun bir çığlık. Bir türlü kesilmeyen bir çığlık. Taş binaya girenler var, çıkamayanlar var, çıkanların hiçbiri de eskisi gibi kalmıyor.” der ve ekler “…ben bu kitapta yine de bu kadar ince bir şiddetle değil, en kabasından şiddetle yüzleşmek istedim.”

Öyküleri okurken, gerçeklikten kopup bir dağa, uçsuz bucaksız bir ormana, karanlık bir sokağa, taş binanın beşinci katına rahatlıkla erişiyorsunuz. Yazarın, bu konuda herhangi bir açıklaması yok, ama sanki öyküleri bir bilinç akışı yöntemiyle yazmış olduğunu düşünüyorsunuz okurken. Aslı Erdoğan; “Yazmak benim için yalnızlığın soğuk labirentinde, sessizce hayatı dinlemek ve sözcüklerle yanıtlamaktır. Yok olup gitmekte olan her şeye bir tanıklıktır. Hem gitmeyi ve dönmeyi hem de geri dönüşsüzlüğü hissetmek, ölümü hatırlamak ve unutmaktır. Anlara, nesnelere, gölgelere dağılan hikâyemi bir araya toplama çabasıdır…” Kendisi gibi kahramanları da yara bere içindedir yazarın. Fiziksel ya da ruhsaldır yaraları.

Öykülerde, başka yazarların da izlerine rastlanır. Mahpus öyküsündeki kadının böceğe dönüşmesi Kafka ve Dostoyevski’den izler taşırken, Tahta Kuşlar öyküsü, Çehov’un erkek mahpusları anlattığı “Sürgünde” öyküsüne bir gönderme gibidir. Taş Bina öyküsünde sıkça tekrarlanan, “Gün doğmadan üç kez ele vereceksin beni” cümlesi, Matta İncil’indeki İsa’nın Petrus’a, “Bu gece horoz ötmeden beni üç kez inkâr edeceksin.” ifadesini çağrıştırmaktadır.

Özellikle Mahpus öyküsündeki kahve ve bar mekânları üzerinden, sınıfsal farklılıkların anlatılması oldukça ilginç ve önemlidir. Kahvedeki insanlar; “Bu kahvenin müşterilerinin hayatı öylesine yalın, öylesine sıradandır ki, onu anlatmaya yeltenen sözcükleri yapay, zorlama, cilalı bırakır. Zaten kimse uzun uzun kendini anlatmaz burada, anlatsa da dinleyen birini bulamaz.” diye tanımlanırken, kahvenin karşısında ise; “…müdavimlerinin dışında pek az kişinin kabul edildiği, iş bilir görevlilerin sabaha dek kapıda durup sarhoşları, olay çıkaranları taksiye bindirdiği bir bar var”dır. “Bu barın gediklileri içinse, karşıdaki hayatlar, günün birinde anlatmak istedikleri birer öyküdür.”

Yazıya ve yazara bir eleştiri mi var? Taş Bina öyküsünün başlarında, anlatıcının; “Bugün taş binadan, yazının köşe bucak kaçtığı ya da güvenli bir mesafede durup sözcüklerin arkasından baktığı taş binadan söz edeceğim.” cümlesi, bir anlamda yazıya ve yazara bir eleştiri gibi geldi bana. Netameli bir konu olan taş bina, gerçekten de yazarların dikkatle yaklaştıkları, ayrıntılara girmek istemedikleri bir alan. Beşinci kat, sorgu ve işkence katıdır, taş bina şiddetin ve esaretin ifadesidir. Cellad, kurban, işkenceci, itiraf, çözülme, çocuk korosu… Taş binadan çıkanların hayatları sonsuza kadar değişir. Çünkü acıyla, utançla, aşağılanmışlıkla doludurlar, parçalanmış haldedirler. A.; taş binaya giden sokaktaki kahvenin önünde oturan adamdır. “Hangi çağdan kaldığını kestiremediğiniz bir kalıntı gibi hep oradadır, kaldırımlarda… Bulabildiğinde gazetelerin, kartonların, mukavvaların üzerine oturur. Yanı başında boş şişeler, yemek artıkları, kusmuk, idrar birikintileri görmek mümkündür…” A. dışlanmıştır, ama dünyayı her şeyiyle kabul etmiştir. Çünkü taş binada işkence görmüştür. Bu nedenle de oralardan ayrılamaz…

Taş Bina’da anlatıcı, “Gerçeği söylemiş olur gölgeden söz eden. Hakikat, gölgelerle konuşur…” der. O da taş binadan çıkanlardan birisidir. Benliği yok olmuş ve parçalanmıştır. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Buna rağmen, yine de insanı ve hayatı kutsamaya çalışır. Geçmiş, Erdoğan’ın öykülerinde önemli bir diğer unsurdur. Olay örgüsünde yaraların oluştuğu anlar yaşanmaz, hatırlanır. Karakterlerin geçmişle sorunları metinlerin temel kaygısıdır. Geçmişin gölgesi bugünlerine de yansıyarak onları çevrelerine ve günlük hayata yabancılaştırmaktadır. Yaralar, hastalıklar geçmişin uzantıları olarak kendilerini gösterirler.

“Kahramanlarımın, özellikle de ‘Taş Bina’daki kahramanlarımın bir trajedilerinin olmasına bile izin verilmiyor. A., bir iz istiyor kendisine.” diyor yazar. “İnsanın bir geçmişi olması, hikâyesini geçmiş zamanda anlatabilmesi çok güzel bir şey. Bir yandan da çok ironik bir cümle bu… Bir insan işkence gördüyse, görmüştür. Tecavüz gördüyse, görmüştür. Bu tür suçları silmenin imkânı yoktur. Bu noktada bir ikilem gibi görünse de, ben izlerin kalmasından yanayım. ‘Bu benim hayatım, bu benim geçmişim… Bunu benden çalmayın,’ der o insanlar. İnsanlara geçmişlerini geri vermek lazım…”

Yara, Aslı Erdoğan metinlerinin ana temasını belirler. Yazar da kendi kurgusunu “Benim için edebiyat yaraları konuşturmaktır,” diyerek tanımlamaktadır. ”Evet, yarattığım karakterlerin hepsi yaralı. Bu biraz bilinçli bir seçim; insanlık durumunun yaralı bir durum olduğuna inanıyorum çünkü. Ama biraz da kişisel bir seçim. Ben, açıkçası yaralı biriyim. Bunu gizlemek ya da es geçmek çok mümkün değil…” Erdoğan’ın kurgusal metinlerinde karakterler hem kurban hem de suçlulardır. Ne denli kurban ve yaralılarsa, kendilerini o denli suçlu hissetmektedirler… Suç ise, rahatsızlık veren başka bir olgudur. Karakterlerin yara izleri gibi, suç da toplumun yarasıdır. Mahpusluk, suç, şiddet gibi olgular, özellikle Taş Bina öyküsünde, ele verilen-ele veren, şiddete uğrayan-şiddet gösteren, katil-kurban ikilileri ve bunların toplumsal karşılıkları üzerinde durulmasına neden olmuştur. “Ele verme, işkencenin bir gerçeği. Birileri mutlaka birilerini ele veriyor. Bir başkasına yapılan işkenceyi izlemek ve hatta bir başkasını ele vermek zorunda kalmak. Hikâyenin dolandığı karanlık alan, aslında bu…” diyor yazar. Ölüm ise öykülerin ortak noktalarından birisi. Karakterler ölüme yakındır, ölümü sıradanlaştırmıştır, bazen ölülerle konuşur… Nihilist bir yaklaşım vardır hayata, dünyaya dair. Taş Bina öyküsünde, “… Hem ‘dünya’ dediğin nedir ki, camda beliren bulanık bir imgeden öte! Lekeli, çok lekeli, hiçlik üzerine bir şiir…”

Yazarın öykülerdeki kadını anlatışına da bakmak istersek; özellikle Mahpus öyküsü bize epeyce ipucu vermektedir. “Kadın olmak demek, herkesçe onaylanan bir kılığa girmek demekti. ‘Lütfen birisi beni görsün,’ diye haykırmaktı her an, görsün ve belleğinde sonsuza dek saklamak isteyeceği bir imgeye dönüştürsün. Benim kendimi bir türlü göremediğim gibi.” “Kapıcı gene gazeteyi bırakmamıştı, bodrum dairesinde tek başına oturan kadını asla hatırlamazdı, savunmasızlığın kokusunu almak en eski içgüdüdür,…” Bu öyküde, kadının ezilmişliği ve yok sayılmasına değinildiği gibi, aynı zamanda kadının cabbarlığı, öne çıkmak için başvurduğu yöntemler, acımasızlığı, fırsat bulduğunda onun da güçsüzü ezme niyetinden bahseden cümleler bulunmaktadır. “Vitrinlere külyutmaz gözlerle bakan kadınlar devralmıştı sokakları… Gürültülü, öfkeli bir dünyanın mevzilerini belirlemiş pazarlık ustaları. Parmakları hamarat, göğüsleri sutyenlerinin altında dimdikti. Çocuklar doğurur, emzirir, büyütür, evlerinde çeşit çeşit peynir, çerçevelenmiş fotoğraf, çiçekler için porselen vazo bulundurur, garsonlara, kapıcılara, hepsinden çok da diğer kadınlara pençelerini göstermekten çekinmezlerdi…”

Göçmenlik ve sürgünlük durumu ve buna bağlı olarak yabancılaşma olgusu, Aslı Erdoğan’ın bu kitaptaki öykülerinde de var. Aynı zamanda, öyküyü belli bir bölgeye, yere, ülkeye sıkıştırmama, aslında bu öykülerin evrensel olduğunu anlatma ihtiyacı… Tahta Kuşlar’da, farklı ülkelerde işkence görmüş kadınlar T. Şehrindeki sanatoryumda buluşmuşlardır mesela. Yine Sabah Ziyaretçisi’nde mekân, göçmenlerin kaldığı bir handır. “Sürgünlük durumu benim temel bir parçam der” yazar.

Bu yazıda asıl üzerinde durmak istediğim konu; yazarın bu kitabın atmosferini oluştururken sıkça kullandığı bir imge olan karanlık ve onu anlatmak için başvurulan diğer imgeler; gölge, aydınlık, güneş, yıldız, gece, gündüz vb… Erdoğan’ın kurgusal metinlerinde zıtlıklar çokça kullanılır. Düş-gerçek, gece-gündüz, karanlık-aydınlık zıtlıkları ile anlatılmaktadır öyküler. Düşler yıldızla, dünya karanlıkla anılır örneğin. Yine, geçip gitmek ile içinde kalmak arasında bir ikilem vardır. Yazarın metinlerindeki en önemli zıtlık, karanlık ve aydınlık arasındadır. Karanlık imgesi, öykülerde büyük ölçüde bu zıtlık üzerinden aktarılır.

Yazar, Taş Bina ve Diğerleri öykü kitabında, şiddeti, acıyı, acıya neden olan şiddetin kaynağını karanlıkta aramakta, karanlığın, ışıksızlığın, ışığa düşen gölgenin, ışığın cılızlığının, yıldızın sönmesinin, zihnimizde bu kavramlarla ilgili var olan olumsuzluğu daha da artırmasını, şiddeti ve acıyı daha fazla içimizde hissetmemizi istemektedir. En çok tekrar edilen, en çok üzerine yük bindirilen imge karanlık imgesidir. Karanlık; geceyi, ıssızlığı, yalnızlığı, çaresizliği, bıkmışlığı, içinden çıkamamayı, bazen de bırakmışlığı ifade etmektedir.

Hikâyelerin neredeyse tamamında mekâna karanlık hâkimdir. Karanlığı çağrıştıran orman, şiddeti çağrıştıran uçurumlar, şiddetli akan nehirler ve bilinçaltının derinliklerini yansıtan duvarlar, öykülerdeki taş bina metaforunu güçlendirmektedir. Acı, şiddet, yaralanmışlık, yalnızlık gibi duygular mekânla da güçlendirilerek etkileyici bir anlatımla sunulmuştur. Buna karşılık ışık, ışıltı, yıldız, şafak gibi aydınlık imgeler de çok seyrek de olsa, genellikle zıtlık yaratmak için kullanılmıştır. Karanlık – aydınlık imgelerine şu örnekleri verebilirim; “fırtınalı karanlığın uğultusu, korkuyla birbirine sarılmış sahipsiz gölgeler, sözcüklere bile geçit vermeyen gece, dünyanın henüz görmediği şafak, ışıltılı yol, kuyrukluyıldız, soluk ışık, göçebe yıldız, yıldız kayması, karanlık kahkaha, pusuda bekleyen karanlık, kış güneşi, gece gülüşü, gecemsi kıyılar, bu dünyanın gecesi…” Taş Bina’da, “Masaların, evrakların, kilitli kapıların, ışıkla karanlığın zıt köşelerinde bulunuşumuz yazgının talihsiz bir oyunu. Yoksa özünde hepimiz aynıyız, hepimiz birer kurban…” der anlatıcı ve “Çok erken açtın kanatlarını, birini ışığa, birini karanlığa açtın.” diyerek bir zıtlık yaratır.

Sabah Ziyaretçisi’nde, “Şu güneşi günde bir, bilemedin iki saat göreceksin. Öğleye doğru ufukta, hastalıklı, beyaz bir leke gibi belirecek, daha tepeye varmadan güçten kesilecek. Aslında gerçek güneş hiçbir zaman doğmayacak…” der anlatıcı, İşte o zaman, uzun, kesintisiz, tek bir geceden oluşacak hayatın. Böyle bir geceye yalnızca hayaletler dayanabilir… Karanlığın kaçınılmazlığını ve dayanılmazlığını anlatılır. Karanlık göğün taşları biçiminde yağarmış insanların üzerine, karabasanlar ve lanetler, bir gölge gibi dolaşırmış uyuyanların arasında,…” cümlesiyle de masalsı bir korku yaratmak ister. Genel olarak hissedilen umutsuzluk, karamsarlıktır. Ancak, daha zayıf da olsa, ışık, ışıltı, yıldız gibi kavramlar, karanlığa sızan umudu, iyimserliği, hayatın güzel tarafını imlemektedir bana göre.

Tahta Kuşlar’da, “Sonbahar ışığının derinleştirdiği vadide, güneş ve gölge, bitmez tükenmez toprak kapma savaşlarına girişmişti…” cümlesiyle karanlık ve aydınlığın mücadele halinde olduğunu anlarız, Mahpus’ta ise, “Bir çocuk. Yerine getirilememiş bir karar, teninin altına, dölyatağına geri dönüşsüzce sızmış bir ışık,…” ve “Kimi kez yalın, dosdoğru, aydınlık bir imgeyle yetinirdi, ağız dolusu gülen, saçlarını rüzgarda savura savura yürüyen, üniversiteli bir kız sözgelimi, yaşamın yenilmezliğine, direngenliğine bir kanıt…” cümleleriyle umutlanırız. Taş Bina öyküsündeki; “Gözlerinde kısacık bir an boyunca beliren ışıltıyla, hala ve her şeye karşın beliren güçlü, saf, fışkıran ışıltısıyla çocukluğun…”, “Eninde sonunda gece bitecek, dünyanın henüz görmediği bir şafak sökecekti…” cümleleri de umudumuzu beslemeye devam ederler.

Yazarın bu kitabı yazma sıkıntısı sonsözde anlatılır. Memnun değildir yazar, hem anlattıklarından hem de anlatış biçiminden. Çağrılmadan, kendi hikâyesine girdiğinden söz eder. “Aslı Erdoğan olarak konuştuğum tek bölüm, epilog.” der yazarımız. “Bakın bu taş binayı yaptım ve içinde kalakaldım. Yapayalnızım burada… Yani yazının kendisi de bir taş binaya dönüşüyor sonunda. Başka bir yorumla, kapatıldığımız o metaforik taş bina, giderek yazıyı içerecek kadar genişliyor.” Epilog’dan bir bölüm vermek isterim burada: “Bana gelince… Her seferinde eksik, yarım, yanlış anlattım kendimi. Yerli, yersiz, zamansız. Ya çok kuru ya da trajedinin diliyle… İskelet korkunçluğunda, boş boş çınlayan üç-beş sözcük bir araya getirdim, üzerinden bir türlü geçilemeyen suskunluklarla, söylenmekten çok susulmuş sözcüklerle konuştum… kansız metaforlar, yay gibi uzayan fiiller, gerçek biçimini arayan imgeler boşalttım geçmişin üzerine. Takatim kalmayıncaya dek. Yol yol yükselen sözcük duvarlarının arasında ağır ağır, acıyla dolandım, el yordamıyla, ay ışığında beliren bir hayalet gibi, çağrılmadan girdim kendi hikâyeme…”

Aslı Erdoğan, Taş Bina ve Diğerleri kitabıyla, 2010 yılında 56. Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanmıştır. Seçici Kurul’un, ödülü veriş amacını belirttiği açıklama, yazarın yazma amacının gerçekleştiğinin de göstergesidir sanki. “Seçici Kurul, 56. Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, ‘çağımızın dilsiz tanıklığını mekânın, bedenin ve imgenin içinden dokuyarak evrensel insanlık acılarını seslendirmekte gösterdiği ustalık’ nedeniyle Taş Bina ve Diğerleri adlı kitabıyla Aslı Erdoğan’a vermeyi uygun görmüştür.”

Eninde sonunda şafak söker,’ derlerdi. Hem geceden başka nerde bekleyebilirdik şafağı?”

 

Kaynaklar:

1- Taş Bina ve Diğerleri, Everest Yayınları, Eylül 2016, 135 sf.

2- Aslı Erdoğan’ın ‘Taş Bina ve Diğerleri’nde Mekânın Halleri, Şahika Karaca, Türkbilig, 2012

3- Sesten Yazıya Uzanan Yol: Aslı Erdoğan Yapıtlarında Yazarın Sessiz Aracılığıyla Dilin Önem Kazanması, Esra Özilhan, İstanbul Bilgi Üniversitesi, Yüksek Lisans Programı, 2013

 

 

Fulya Bayraktar – Özyaşam Öyküsü

Yarım asır kadar önce Adana’da doğdu. A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi, İktisat bölümünü bitirdi. Hâlen Ankara’da, bir kamu bankasında uzman ekonomist olarak çalışıyor. Evli ve bir oğlu var.

Uzun yıllara dayanan okuma ve yazma eylemi, son yıllarda hız kazandı. On yıldan fazla bir süredir, dört kadın arkadaşıyla beraber, Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi’ni çıkarıyor. Öykü okumayı ve yazmayı seviyor. Lacivert Dergisi için dosyalar, söyleşiler hazırlıyor, yazılar yazıyor. Öykü ve yazıları Kum, Andız, İLe, Güney, Lacivert, Patika, Özgür Pencere, Karşın, Bağlaç, Yeni Dönem Sanat, 14 Şubat Dünyanın Öyküsü dergilerinde yayımlandı.