Çok sözle anlatan vardır. Kimi sever, kimi hiç sevmez. Çok güzel çok sözle anlatanı vardır; herkes sevmez fakat herkes bilir. Az sözle anlatanı vardır, şiirden cayıp öyküye dönüşüveren hikâyeleri; onun da seveni bellidir. Bir de az sözle çok güzel anlatanı vardır. Bunu başarabilen öykücülerden bir tanesi Özgür Mutlu. Öykü kitabı Karton Ev, okuyana ilham veren ve anlatımında fazlalık barındırmayan kitaplardan.

Bir kadının ağzından, bir gece bekçisi gözünden, bir ergenin kafasından fırlayıveren öykülere ilk sayfalarından alışmak çok kolay. Elimizi romandan çekip bir öykü kitabına uzatıyorsak asıl amaç da bu değil midir zaten? Öykü yazmak ilk paragraftan bir çekim yaratmayı gerektirir çünkü okur öykü okuyucusu şapkasını taktığında sabırsızlanır. Roman okurken yaptığı gibi yazar yavaş yavaş karakterlerin yaşadığı evreni oluştururken uzunca bekleyemez. Sav sözü, “Sen bir söyle hele de üzerine beraber düşünelim” olur öykü okuyucusunun. Özgür Mutlu, öykülerinin atmosferini çok çeviklikle kuruyor ve okura  bu aralar özellikle ihtiyaç duyulan bir açıklık sunuyor. Öykülerindeki belirsizlik öğeleri okurun da anlatıcıya ortak olabileceği, kenara itilmeyeceği bir düzeyde. Bu yüzden, Mutlu’nun öykü kitabı son yıllarda yayımlanan öykü kitapları arasında dikkatimi çekenlerin başında geliyor.

Karton Ev, dolu bir kitap. Öykü kitaplarında eksik olan şudur; birkaç öykü güzeldir ve kitabın kalanını yahu bunları aynı yazar yazmadı mı? diye karıştırır dururuz. Nitekim birkaç denemeden sonra kitap çekiciliğini kaybeder. Bu ‘çok iyi öykü-eh işte öykü’ dağılımı genellikle günümüz öykü kitaplarında şu şekilde karşımıza çıkar oldu; ‘çok iyi öykü’, ‘iyi öykü’, ‘eh işte öykü’, ‘kötü öykü’, ‘bunu buraya neden koymuşlar öyküsü’ ve bu öykülerin çeşitli sıralamalarla tek bir kitapta toplanması. Bu kitaplar arasında Karton Ev, tutunacak bir dal gibi, öyküleri iddialı. Şöyle bir baktığımda on altı öyküden on ikisi aklımda çok iyi öyküler olarak kalmış. Nasıl olsa iyi öykü kitapları arayışı içinde olanlar, seçenek bolluğu sularında sürüklenmeye devam edecekler. Bu kitap onlara önerebileceğim bir soluklanma anı. Peki tam olarak neden?

Özgür Mutlu’nun sırrı, karakter dillerini oturtmuş olması. Bunun yolu cinsiyet bazlı düşünceler ekleyip, şive kullanmak ya da ağız değiştirmek değildir. Bir öykücü, öyküsünü yazmaya başlayacak diyelim. Aklına çok güzel bir öykü fikri geldi. Kuracağı evren hazır, karakterleri hazır, örgüsü hazır. Bunun yanı sıra ana olayı ya da bir kesit sunacağı olay dilimi de hazır. Karakter dilinin iyice oturması için, tüm bunlar hazırken hepsini bir kenara koyup, karakter tahlilini iyice içine sindirerek yapması gerekir. Mutlu bunu başarmış. Anlık olarak sunacağı karakterleri insan varsayıp, onlara bir hayat belirlemiş. Böylece karakterler kısa bir öykünün içine sıkışmış yapay insancıklar olmaktan çıkmışlar. Karakterlerin biz onları okumadan önce neler yaşadıklarını okura yansıtmayacak olsa bile, bunları tayin etmesi ve geçmişleri ile ilgili ipuçları verdiği vakit, bu ipuçlarının karakterlerle tam oturması Özgür Mutlu’nun öykülerinin sırrı.

Yaşayan karakterler yaratmanın yanı sıra Mutlu, karakterlerin kişilik özelliklerinin tahlilini okura bırakıyor. Zaten öyle olması gerekmez mi? Bu soruya verilecek cevaplar tartışma götürür cinsten. Öyküdeki anlatıcı rolünün iyi seçilmesi, okura sunulacak seçenekleri arttırır. Mesafeli anlatıcı, karakterin iç dünyasını olduğu gibi okurun önüne serer. Bu anlatıcı genellikle, okur karakterini sevsin, benimsesin, kendiyle özdeşleştirsin amacı gütmez. Bunun yanı sıra, karakteri okur benimsemesin, itsin, kendinden uzak bilsin amacı da gütmez. Hem karaktere hem okura mesafesini koruyarak sadece anlatıcı rolünü üstlenir. Bu sayede kendisinden farklı kişilik özellikleri taşıyan karakterler üzerine düşünmek sadece okura bırakılmış olur. Diğer yöntem ise, anlatıcının bildiklerinin yanı sıra düşüncelerinin de okura tamamen yansıtıldığı öykülerdir. Bunlarda ise anlatıcı ve okur arasındaki mesafe kaybolduğu için, bir fikir birliğine çıkacak ya da çıkmayacak bir diyalog kaçınılmaz olur. Bir de üçüncüsü vardır; bu da anlatıcının bir geride bir önde durarak okurun karakter üzerine birincil düşünce akışını bozan tavrı olduğu anlatımlardır. Bu üç yöntem de modern öyküye farklı anlatım olanakları sunsa da tahlilin sadece okura bırakıldığı anlatımlar, okurda genellikle bir irdeleme fitili ateşlediği için haklı bir takdir toplar. Mutlu’nun anlatımı da genellikle mesafeli bir anlatım. Karakterlerin düşüncelerini ve tercihlerini okura yansıtıp çekiliyor. Dolayısıyla öyküleri okura karakter tahlilinde genişçe bir alan bırakarak ilerliyor. Bu anlatımın bir ikinci yararı ise iki boyutlu kişi (iyi yaşlı teyze, kötü bakkal vs.) yaratmak yerine okura ne yapacağını kolaylıkla tahmin edemeyeceği karakterler sunmak ve içinde bulunduğumuz hayatın karakterlerine daha da yaklaşmak. Bunun ustası Albert Camus nasıl karakterlerinin hemencecik birkaç sıfat altına alınıp kişiliklerinin belirlenmesine engel oluyorsa, Mutlu’nun mesafeli anlatıcıları da Nobel ödüllü ustanın izlerini takip ediyor ki bu Türk öykücülüğünde karakter yaratımı için elzem bir damar. Yabancı’nın başlarından bir paragrafa göz atalım.

“Anam evdeyken, vaktini beni sessiz sessiz seyretmekle geçirirdi. Yurda girdiği ilk günlerde sık sık ağlarmış. Ama sırf alışkanlık yüzünden. Birkaç ay sonra yurttan alınsaydı, yine ağlayacaktı. Yine alışkanlık yüzünden tabii. Son yıl yurda hemen hiç gitmedimse, biraz da bu yüzden gitmedim. Hem sonra, bu bütün bir pazarımı alıyordu. Otobüse kadar gitmek, bilet almak ve iki saatlik yollara düşmek zahmeti de cabası.” (17)

Bu cümleleri takiben karakterle ilgili farklı okurlarda farklı düşünceler canlanır. Tam burada araya bir anlatıcı girse ve “işte böyle hiç sevmiyordu annesini” şeklinde bir cümle kursa yahut bu karakter kendi ağzından bu cümleleri, “anneme değer vermediğimdendi bu tercihim” diye noktalasa, karakteri ‘annesini iyi tanıyan, yurda alışacağı zaman evdekinden daha mutlu olacağını bilen bir insan’ ya da ‘annesini seven ve ona değer veren fakat hayatının düzenini bireyselliğini ön planda tutarak kurmuş bir insan’ olarak tanımlamaya başlamış okurların birden nasıl itilivereceğini bir düşünün. Özgür Mutlu da karakterleri düşüncelerini aktarırken anlatıcısını belirli bir mesafede bekleten bir yazar. Camus’nun iki boyutlu olmayan kişilerinin yapacakları, kararları, tercihleri, maneviyatları, etik değerleri nasıl kitapları boyunca okur tarafından irdeleniyor, elde edilen sonuçlar karşılaştırılmak adına nasıl takip ediliyorsa Mutlu’nun çoğu öyküsünde de bu böyle. Kitabın üç boyutlu karakterlerinden biri de, barda  bir yabancıya kafa atarak geceye karışıp kendi öyküsünün açılışını yapan ana karakter. Kırmızı ışıklarla aydınlatılan bir barda başlayan öykü, karakterinin ağzından; geçmişini, eğitimini, maneviyatını, politik görüşünün şekillenişini, çocukluğunu döküp, adım adım bir açıklık sunarak karakterin kişiliğini ve hissiyatını keşfetme hazzını son sayfaya kadar taşıyor. “Solus” okumanızı tavsiye deceğim öykülerden.

Öte yandan, özellikle “Karton Ev” öyküsünde rastladığımız salt eşya/alan betimlemesi üzerinden olay aktarma işi iyi bir şekilde başarılmış. Karakter konuşturmadan ya da o an yaşanan bir olayı anlatmadan insansız betimlemeleri kullanmak her zaman karşımıza çıkan bir anlatım üslubu değil. Genellikle tanrısal bakış açısı ile bilgi aldığımız geçmiş-gelecek olaylarına aslında bir ıssızlık irdeleyişi ile de ulaşabilir, yeterli bir karşılaştırma elde edebiliriz. Bu anlatımın örneklerinden biri Virginia Woolf’un Deniz Feneri kitabında karşımıza çıkar. Birinci Dünya Savaşı’nın karakterlerin evinde bıraktığı izler, eşyalar üzerinden şu şekilde aktarılır;

“Ev halkının döküp saçarak bırakıp gittiği şeyler -bir çift ayakkabı, bir avcı kasketi, solmuş birkaç eteklik, gardroplarda kalan pardesü ve ceketler- yalnız bunlar insan biçimlerini sürdürüyorlardı ve bu boşluk içinde bir zamanlar onların içini dolduran, onları canlandıran insanlar olduğunu belli ediyorlardı; bir zamanlar bu ilikler ve düğmeler üzerinde insan elleri dolaşmıştı; bir zamanlar şu aynaya bir yüz yansımıştı; bir zamanlar bu aynanın içini bir dünya doldurmuş, orada bir insan kıpırdamış, bir el görünüp kaybolmuş, kapı açılmış, itişe kakışa çocuklar içeri dolmuşlar, sonra yine çıkıp gitmişlerdi.” (157-158)

Özgür Mutlu, Virginia Woolf’un savaşın kaçınılmaz sonuçlarından olan yok olma ve terk edilmişliği tetkik etmesinden seksen dokuz yıl sonra, bir başka savaş ve bu savaşın neden olduğu  sonuçları yansıtabilmek adına eşya/alan betimlemesine başvuruyor.

“Karton ev, salonun ortasında, halının üstünde duruyor. İçinde ben yokum. Evde derin bir sessizlik, akşamüstü gölgeleri gitgide yok oluyor. Pencerenin pervazında bir tavuk. Sağa sola bakınıp görünmez buğday tanelerine gaga atıyor. Duvarın kenarında kiremit rengi bukalemun, hareketsiz, bir gözü yerde bir gözü gökte. Evin kapısı açık, mutfakta yerlere saçılmış tencere tava. Yastıklar çamurlu ayaklar altında kalmış, dolaplar yağmalanmış, koridor boyunca sürüklenmiş abimin bedeninden kalan kan lekesi yol, kararmaya başlamış bile. Duvarda delikler, abimin babamla bir panayır günü çekildikleri fotoğrafın çerçevesi yan duruyor.” (31-32)

Mutlu, Woolf’un yaptığı gibi geçmişe yönelik anlatımını etrafa anlık bir bakınma ile sunuyor. Bu savaşların yıkıcı etkilerini yansıtabilmenin iyi yöntemlerinden biri. Anda gerçekleşen olaylara ek olarak soğumuş bir manzarayı gözler önüne sermek ise, savaşa dahil olan karakterlerin altüst olmuşluklarını anlatmanın en mahir yolu belki de.

Öykü yazarlarının tercihlerinde sıkça rastlanan, öyküyü hep ölümle bitirme, geliştirilen ve ince ince örülen hikâyeyi bir kapanış arayışı içerisinde çalakalem kapatıverme Mutlu’nun tercihleri arasında değil. Onun rahat ve özgüvenli bir kalemi var. Genelde klasikleşmiş edebiyattan alışkın olduğumuz aceleci olmayan tavır ile disiplin ve titizlikle yazmanın modern öykü yazmak adına/bu kisvede kenara itildiği modernize öykücülüğe kendini kaptırmadan yazdığı için Mutlu’ya teşekkür ediyorum. Sonuç olarak, bu aralar canınız öykü kitabı çekiyorsa ve şöyle çeşit çeşit temiz yazılmış birkaç öykü okuma isteğiniz varsa Karton Ev’i edinmenizi öneriyor ve kitabın başındaki kısacık öykü ile kapatıyorum.

Ay’ın Düşü

Mesut’un canı çok kavun çekti rakı içerken. Mevsimi de değildi ki kavunun bi koşu gidip civar tarlalardan koparsın. Oturduğu çardakta ayağa kalktı, birkaç adım attı ve aydınlık tütün tarlalarını süzdü. Göğe çevirdi bakışlarını sonra. Tam tepesinde tıpkı koca bir kavun dilimini andıran sarı Ay şavkıyordu. Bismillah deyip Ay’a doğru uzandı. Ellerindeki soğuk ıslaklıkla Ay’ı alıp tabağa koydu, çatalının kenarıyla bir parçasını kesip ağzına attı. Oh, dedi. Üstüne iki yudum rakı içti. O gece bütün dünya kör karanlıkta kaldı; sırf Mesut kavun niyetine yemeyi akıl etti diye Ay’ı. Ben olanları uzaktan gördüm ama ses etmedim; belli ki Mesut’un canı çok kavun çekmişti, kıyamadım. Ona engel olsaydım dünyada bir daha hiçbir şeye hayret edemeyecektik; yapamadım.

Kaynakça:
Virginia Woolf, Deniz Feneri (İstanbul: İletişim Yayınları, 2010), 157-158
Albert Camus, Yabancı (İstanbul: Can Yayınları, 2012), 17