Muharrem Erbey

16 Kasım 2018

 

Jean Paul Sartre Varlık ve Hiçlik adlı kitabında şu sözü söyler; “İnsanın özgürlüğü insanın özünden önce gelir ve onun mümkün kılar, insan varlığının özü, onun özgürlüğü içinde askıdadır. Dolayısıyla bizim özgürlük dediğimiz şeyi ‘insan-gerçekliği’nin varlığından ayırmak imkânsızdır. İnsan, hiçbir şekilde, daha sonra özgür olmak için önce olmakta değildir, insanın varlığı ile özgür oluşu arsında fark yoktur.” Burhan Sönmez, Labirent adlı romanında varoluşumuzu sorgularken, özgürlüğümüzün elimizden nasıl alındığını Boratin’in belleksiz kalmasıyla bizlere anlatmaktadır. Varlığımız ile özgürlüğümüzün uyumsuzluğunu, dolayısıyla geçmişi unutmaya çalışan bir karakteri anlatan bir roman yazmış Sönmez.

Labirent, Burhan Sönmez’in son ve romanı en iyi romanı. Cezaevindeyken Kuzey’i okumuş, bu bilinmeyen yazarı çok sevmiş, ona mektup yazmıştım. Masumlar ve İstanbul İstanbul romanlarıyla okuru çarpıcı hikâyeleriyle bambaşka diyarlara götürmüştü Sönmez. Labirent romanı, İstanbul İstanbul’un devamı niteliğinde bana göre. İstanbul’un unutulmuş, görünmeyen, görmezden gelinen küçük insanların hikâyelerine, sokaktaki insanın; berberin, manavın, dilencinin, tavuk pilav satan adamın, sahafın, saatçinin hikâyeleriyle İstanbul İstanbul romanına devam ediyor yazar. Boratin üzerinden İstanbul’da hatta Türkiye’de yaşayan insanlara iğneyi batırıyor. Hali pür melallerini onlara göstermeye çalışıyor. Burhan Sönmez Labirent ile bizi uysallaştırıp kendine bağımlı hale getiren kapitalist moderniteyi, bizi tembelleştiren uygarlığı sorgulamaya, hikâyeleri kaybolan ve hızla değişen şehir yaşantımızı cerrah hassasiyetiyle irdelemeye çalışıyor. Kaybolan, yozlaşan karmaşık hale gelen kendi’mizi aramamıza vesile olacak kodlar koyuyor önümüze. Ben romanı çok sevdim. Çok kısa ama yoğunluğu fazla. Belki biraz seyreltilebilirdi. Roman bu yoğunluğu ile yaşam hakkında sunulan kutsal bir metin hissini de veriyor. Labirent’te insanı düşündüren ve arayışa sevk eden anlatım dilini, tekniğini sevdim. Çok sevdiğim kitaplardan hep iki tane bulundururum. Labirent de ikişerli sıraya dizilecek kitapların yanında yer alacak. Masumlar’da olduğu gibi yine yazara çok kızdım, bu iki güzel roman niye kısa yazıldı diye.

Boğaz Köprüsü’nden atlayarak intihar etmeye çalışan, fakat ölmeyip hazıfasını -sadece kendisine ait olan bilgileri- kaybeden Boratin yakışıklı, Boratin gitarist, Boratin şarkıcı, Boratin Blues barlarında çıkıyor, Boratin genç, Boratin rağbet görüyor. Herkesin gıpta ile baktığı bir prototip Boratin. Her genç kızın/kadının arayıp da bulamadığı meziyetleri olan birisi neden intihar eder? Hastanede doktorun ona söylediği “Gerideki hikâyeniz ne olursa olsun, belki bu dünyanın size ağır gelen bir yanından kurtulmak istediniz. Buna cüret ettiniz hatta başardınız da. Amacınıza ummadığınız bir yolla eriştiniz…” ‘Dünyanın ağır gelen yanı’na bir isyandır Boratin’in yaptığı. Bunları zihninde biriktir diyenlere karşı duruştur. Amacına ulaştın diyen doktor bunu ifade etmektedir. Roman amacına ulaşan Boratin’in hikâyesiyle okuru yoğun bir yolculuğa çıkarıyor. Şehrin çelik-beton karışımı yığınlarından uzaklaştırarak içinde hâlâ hayatın, vicdanın, atan kalplerin olduğu sokaklara götürüyor. Yeniden keşfedercesine şehrin labirent misali sokaklarında dolaştırıyor. Okur bu hafızasızlığın arkasında ne olduğunu merak ediyor. Orhan Pamuk’un saf ve düşünceli romanda sözünü ettiği, merak edilen ‘Odak Nokta’, Boratin’in kayıp hikâyesidir. Boratin “Belleğimi yitirdiğime göre bunca yıllık hayatımı da yitirdim, sıfır noktasındayım,” derken okura yapılması gerekenin ipuçlarını vermektedir. Adorno’nun meşhur ‘yanlış hayat doğru yaşanmaz,’ sözünü okura hatırlatarak, ‘ey okur her şeyi unut ve kendini resetle’ der. İnzivaya çekilen düşünürlerin, ermişlerin, âlimlerin deyişiyle ‘dünya nimetlerinden elini eteğini çekmedikçe dünyayı anlamak mümkün değildir,’ sözünü hatırlatır. Yine Japonların meşhur sözünü Boratin’in sıfır noktasıyla çarpar yüzümüze, ‘sen kendini tanımazsan kimseyi tanıyamazsın,’ Kendini bil, der Yazar. Philosopia’nın en temel yasasını hatırlatır bizlere; Bilmek; yani dünyayı ve insanı tanımak. Hayatın karşısında bir tutum almamız gerekirken biz retoriğe dönen davranışlarla yaşıyoruz. Bunu unutun, sıfır noktasına gelerek kendinizi yeniden yaşadığınız şehrin sokaklarına salın, diyor yazar. Odasındaki eşyaları yeniden keşfe çıkarıyor okuru, yeniden tanışıyor, tanıştırıyor. Onlara anlamlar yüklüyor. Bize şartlı refleksle yaşadığımızı hatırlatıyor Boratin’in belleksizliği; kendini, dünyayı tanı ve ona karşı duruş sergile, diyor yazar.

Boratin dışında en çok gördüğümüz karakter, yakın arkadaşı Bek, sonrasında Hayala, Efendi, Boratin’in ablası var. Ama kimse baskın ve fazla görünür değil. Roman çağrışımlar, sanrılar ve ona bir söz söyleyip kaybolan kişilerden (karakter değil) oluşuyor. Bu karakterler romana nasıl bir katkı sunuyor, sorusu aklınızın bir yerinde duruyor. Bek adlı karakter, sıfır egoyla günümüzde pek rastlanmayan bir arkadaş modeli, Boratin’e iyilikler yapan bir kişi.

Boratin, “Bu evdeki hayatımın bir tekrardan ibaret olduğunu hissediyorum. Sürekli belleğimi yitiriyor, her seferinde gözümü hastanede açıyor, birkaç gün yattıktan sonra eve geliyorum. Aynı baş ağrısıyla uyanıyorum..” diyor. Yazar, bilinen tekrarların onu nasıl hapsettiğinden, yaşantısındaki tekrarlar sayesinde belleğinde açılan çukurdan geçmişinin nasıl düşüp kaybolduğundan bahseder bizlere.

“Bu evin dışında sokakta bir varlık edinebilmem için gereken kartlardan, numaralarda, kurumlardan..” diyerek kredi kartlarıyla, şifrelerle, bağlı olduğumuz bankalarla nasıl bağımlı hale geldiğimizi izah eder. Kapitalizmin rutininden ve onu insanı nasıl üretimden düşürüp sıradanlaştırdığından, kendisinin istediği robota dönüştürdüğünden dem vuruyor.

İnsanların mutlu olmak için değil metalara sahip olmak için çalışıp durduğu, bu sahip olma eyleminin her şeyin önüne geçtiği, bunun da kapitalist toplumda bizlere ‘nimet’ diye sunulduğunu, bunun birer tuzak olduğunu vurgulamaya çalışıyor yazar romanında. Boratin, tüketim kölesi olmaktan kurtulmak için kendisini sıfır noktasına getirip evinde olan eşyaları yeniden tek tek keşfe çıkıyor. Sokağa çıkıp insanlarla yeniden ilişki kuruyor. Yazar, elinde kamera ile sokaklara atıyor kendisini, ne görüyorsa onları çekiyor. Gözlem yapıyor. Unuttuğumuz, sosyolojide birinci ilişki tarzı dediğimiz sıcak ilişkilerin olduğu sokaklarda gezdiriyor bizleri.

Sahafa gelen gençleri, sokakta oynayan çocukları, sokaktaki berberin kızını yanına çağırarak manavdan aldığı elmayı ona vermesi, karşı penceredeki annenin kızına ‘babana git’ demesini özlemle ve gülümseyerek okuyoruz. Bize gösterdiği berber baba, anne, kızı arasındaki ilişki hayatın sıfır noktasından itibaren biriktireceğimiz hayattır. Arkadaşı Bek’in ‘herkes geçmişsiz yaşamaya çalışıyor,’ sözünden insanların geçmişinden memnun olmadığını, yanlış hayatı yaşadıkları ve özledikleri hayatı aradıklarını sonucunu çıkarıyoruz. Boratin, ‘insan alışkanlıklarına göre düşünmeden yaşar,’ der. İtirazı tam da bunadır. Karşı duruşu, hafızasını yitirmek ve sıfır noktasına gelmesi bu nedenledir. Alışkanlıklar, insanı düşünmekten, kendisini yenilemekten, geliştirmekten uzaklaştıran, haliyle yıllarca tekrarlana gelen davranış kalıplarını da hata/hataları da görmezden gelmemize neden oluyor. Kapitalizmin istediği de bu değil mi? Kurulu düzen yanlıların istediği, toplum düzenleyicilerin, sömürenlerin, kandıranların, asimile edenlerin tek isteği; sorgulamadan emir ve talimatlarıma uy, tekrarla…

Sahafta ve Saatçi’de geçirdiği zamanların anlamlı olduğunun ayırtına varıyor. Eski diye atılan kitapların kıymetinin yitmediğini, saatçideki duran saatten hızla tüketilen her şeyi görmemizi istiyor. Hız’ın kurbanı olan toplumu görüyoruz o saatin sesinde. Saatçi, ‘sen saatin sesini sevenlerdensin,’ diyor. Geçip giden sıradan bir şey değil, zamandır, z a M A N. İkamesi mümkün olmayan, dünyanın en pahalı, sahip olduğumuz en değerli varlıktan bahsediyor yazar. İnsanlığın üç büyük icatlarından birisi saat, diğeri ayna diyor, üçüncüsünü okura bırakıyor. Saat, ikamesi olmayan zamanı, ayna, kendine bakmayı, felsefedeki kendini bilmeyi ve tanımayı karşılıyor. Ayna, değişimin dolayısıyla paralel evrenin geçiş kodlarını da taşıyor.

Pilav tavuk satan adam, Boratin’e ‘sen yabancısın,’ diyor. Boratin kabul etmiyor. Taksici onu Haydarpaşa Garı’na bırakırken, ‘sen yabancısın herhalde,’ diyor. Dilenciye çok para verince de ‘sen sarhoşsun,’ diyor dilenci. Boratin ‘hayır,’ diyor. ‘Ben buralıyım, ben sarhoş değilim,’ ama sonunda pes edip susuyor, hatasını yani buradaki insanlar gibi davranmadığını anlıyor.

Oğuz Atay’ın kült romanı Tutunamayanlar’daki baş karakter Turgut’un ruh halini ve sanrılarını gördüm bazı yerlerde. Tutunamayanlar’da, sayfa 97’de “Bütün değerlerimizi önce yok sayarak işe başlamalıyız. Kişisel değer saydığımız şeylerin, toplumun baskısıyla edinilmiş sahte nitelikler olabileceğini de hiçbir zaman akıldan çıkarmamalıyız,” sözlerini hatırladım. Turgut, burada karakterimiz Boratin’in sıfır noktasına dikkat çekip, Boratin’in ‘alışkanlıklar tehlikelidir,’ sözüne vurgu yapılıyor.

Orhan Pamuk’un Kara Kitap‘ın son bölümünde kendisi olmaya çalışan Osmanlı Şehzadesinin arayışlarının izini gördüm Labirent’te. Şehzade, ‘insanların en büyük zevkinin öteki insanları kendilerine benzetmek’olduğundan bahseder. Çünkü benzemeyen insan farklıdır. Benzer ordular alışkanlık haline gelen yaşantısıyla kurulu düzene hizmet ederler. Benzemeyenlerin benzeşmesi, süreçleri toplum mühendislerinin, basının, eğitim ve diğer kurumların çabasıyla mümkündür. Yazar Hür Yümer’in ‘herkes benzerini sakınır,’ sözünü doğrular niteliktedir Şehzadenin sözü. Labirent, tam da benzetilmeye bir itirazı sunuyor bizlere.

İtalo Calvino’nun Görünmez Kentler kitabında gezdiği kentleri anlatan Marco Polo’ya Kubilay Han, ‘Demek gerçekten belleğe bir yolculuk seninkisi’ diyor. Burhan Sönmez Labirent romanında Boratin aracılığıyla bizleri unuttuğumuz İstanbul’u gezdirmeye ve sokakları görünür kılmaya çalışıyor. Evet, Kubilay Han’ın dediği gibi bizleri ‘bellek yolculuğuna’ çıkarıyor. Belleğimizde kalmış bir kenti, sokaklarındaki insanları, sokaklardaki yaşamları anlatıyor, görün diyor, hafızamızı tazeliyor.

Roman bizlere uygarlık ve modernitenin sunduklarının sahteliğini göstermeye çalışıyor. Ünlü, ‘Uygarlık insanın ölümüdür,’ sözü romanı özetleyen cümle olabilir. 1930 yılı sonrası önemli saptamalarda bulunan Alman sosyolog Norbert Elias başyapıtı olan Uygarlık Süreci’nde, uygarlık kavramını, ‘savaşçıların ve asillerin evcilleştirilmesi’ olarak ele alır. Medeniyetin oluşması insanların sosyal anlamda doğasından sıyrılmasına bağlar. Boratin de sosyal alandan dışlanamayan sokak insanlarını çekiyor kamerasıyla, bizlere görün diyor, son nesil bunlar işte diye.

Foucault’ya göre ‘Modern düşünceyle birlikte kendini gösterecek olan yaşama, çalışma ve konuşmayla ilgili sonlu metafizikler daha doğarken kendilerini içten mayınlamak suretiyle adeta kendi sonlarını da hazırlarlar.’ Boratin, belleksiz bir şekilde sokaklara çıkarken, yaşama derdinde olan, bunun için çalışan para kazanan ve bazen de alışkanlıklar gereği konuşan insanların dışında kalanları gösteriyor bizlere. Biz onlarla içimizde kaybolan güzellikleri görüyoruz yeniden. Foucault’nın bahsettiği mayını görüp bizleri uyarıyor yazar, Boratin’le mayınsız sokaklarda gezdiriyor bizleri.

Modernliğin Sıkıntıları kitabında Charles Taylor, çevremizdeki varlıkların varoluş sürecindeki önemleri bittiğinde bizim tasarılarımız için nasıl hammaddeye ve araca döndüklerinden bahseder. Modernliğin sıkıntılarında ‘ilk tehlike anlam yitimi ahlaki ufkun kararması, ikincisi gemi azıya almış araçsal akıl karşısında hedeflerin gölgede kalması, üçüncüsü de özgürlük yitimine ilişkindir.’ Boratin romanda ‘ben kim olduğumu değil, ne olduğumu bilmek istiyorum,’ derken bu hayattaki karşılığını soruyor. Romanda, ‘Dünyanın üçüncü büyük icadı belki bir sorudan ibarettir,’derken soru sormayı, sorgulamayı, boşlukları doldurmayı öneriyor bize. Romanın sonunda ablası memleketlerindeki Koki Nine’den bahsediyor. ‘Koki Nine, belleğini yitirdi bütün gün bahçede şarkı söylüyor.’ Yıllar önce Koki Nine’nin ‘evladım sal bu kuşları sırtındaki kuş resmi sana yeter,’ sözü aslında özetliyor romanı. Her insanın içinde tutsak ettiği düşünceler yani kuşlar vardır. Kuşların, fikirlerin salınması kendin olmaktır. Bunu başarabilmektir asıl önemli olan. Şarkı söylemek için belleksiz olmayı da ironi olarak sunuyor.

Sartre’nin dediği gibi “Özgürlüğü, ‘insan-gerçekliği’nin varlığından ayırmak imkânsızdır.” Burhan Sönmez, nasıl özgür olmadığımızı kısa, yalın, yoğun romanı Labirent ile bize güzelce aktarmış. EZCÜMLE; kayıp olan hem kendimiz, hem de özgürlüğümüz.

 

 

Burhan Sönmez, Labirent, İletişim Yayınları, 2018.

 

 

Muharrem Erbey – Özyaşam Öyküsü

1969’da Diyarbakır’da doğdu. İlk şiiri 1981’de yayımlandı. Erbey, 1997’den itibaren ulusal ve uluslararası alanda çok sayıda kültür sanat dergisinde, gazete ve web sayfasında, makale, öykü, deneme ve söyleşiler yayınlandı. Edebiyat, barış ve insan hakları alanındaki çalışmalarından dolayı, 1999 Ankara Barosu Öykü Ödülünü, 2003 Ümit Kaftancıoğlu Öykü ödülünü, 2010’da Hukuk dünyasının Nobeli olan ve ilk defa Nelson Mandela’nın aldığı Ludovic Trairieux Uluslararası Hukuk ve İnsan Hakları Ödülünü, 2013’de Norveç PEN Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülünü, 2014’de İsveç Pen Tucholksy Ödülünü aldı.