Özge Kılıçoğlu

19 Ekim 2018

 

Zaman halbuki yoktu. Olmayan bir kavramın peşinden bütün düşüncelerin gitmesi çelişik bir konu. Kimine göre zaman bir portakal gibi dilimlere ayrılabilir. Bergson’a göre ise bir akıştır. Bölünemez. Aynı kanıdayım. Ve geçmişin davaları ve acıları hala bugünün yaralarıdır.

Ahlaki olarak çöküşteki Fransa’da geçmişini arayan Proust, içinde bulunduğu Belle-Epoque döneminde aşırıya kaçan toplumsal sosyalleşmenin ikiyüzlü ve sahte dünyasında her türden gerçek kimliği yadsıyan ve bu kimliğin ortaya çıkmasının cezai neticelerinden kaçan yüksek sosyete tabakasını gün yüzüne çıkarır. Yarı otobiyografik protagonistimiz M’in büyüme romanıdır bu. Çocukluktan yetişkinliğe geçiş, önce başkaldırı ve hayal kırıklığı, sonra kabullenmeyi beraberinde getirir.

Görünürdeki aşk teması sadece buz dağının tepesidir. Asıl mesele, kimlik ve sınıf meselesidir. Yahudi ve gizli homoseksüel M, vitrinde, iyi yetişmiş, eğitimli ve maraz bir kişidir. Hayatı Paris’in salonlarında seçkin (!) kişilerin arasında geçer. Bölümlerden birine adını vermiş olan Swanların tarafı ve Germanteslerin tarafı, çağı bütünüyle özetler; ya yahudi ve alt sınıftan yukarı çıkan bir sonradan görmesindir, ya da damarlarında mavi kanı taşıyorsundur. Bu ikisi arasındaki görünür ve görünmez sınırlar hiç aşılamayacakmış gibi olsa da kitabın sonunda her iki taraf, her şeye rağmen birleşir. Yine de geçmiş ve kimlik akıllarda kalır.

Proust bu yedi kitaptan oluşan nehir romanında anti-semitizm konusunu kitabın başından beri işlemiştir. Özellikle Dreyfus Davası’na özel bir önem vermiştir. Dönemin ruhu bazı davranışları gerekli kıldığı için ya da öyle olduğuna inanıldığı için, aksi takdirde istenilen sınıfsal ayrıcalıklardan yararlanılamayacaktır. Toplumun üst tabakalarında çıkarlar doğrultusunda hoş görülen ya da göz yumulan vasıflar, ufak bir kıvılcımla gerçek duygularla kolayca yer değiştirebiliyordu. İşte tam da böyle bir meseledir Dreyfus Davası’nın özü. Ve Yahudi olan Proust da kendi başkaldırısını bu en önemli romanında dönemin en mühim davası üzerinden yapmıştır.

Kayıp Zamanın İzinde’yi tarihi arka planı sebebi ile çağının bazı romanları ile karşılaştırabiliriz, mesela Virgina Woolf’un Deniz Feneri ya da Herman Hesse’nin Siddartha’sı. Yalnız yine de önemli bir fark vardır bu romanlar arasında; saydığım iki roman aynı dönemlerde yazılmış olsalar bile kendi toplumsal ve bireysel sorunları içinde kalmışlardır. Kayıp Zamanın İzinde ise özellikle Birinci Dünya Savaşı ve Dreyfus Davası’na odaklanarak, aslında tarihi olayların toplumu nasıl şekillendirdiğini ya da etkilediğini göstermektedir.

Sosyal değişim ve savaş ortamında kişisel ilişkilerin belirsizliğini Proust çok iyi kaleme almıştır. Dreyfus Davası O’nun için zamanının en önemli olayı idi. Edebi yollarla, aslında hatalı ve korkunç olan politik bir davanın nasıl bilinçleri dönüştürerek, toplum tarafından varlığının reddine sebep olduğunu gözler önüne serer. Konu etik ve insani vahşetine rağmen öylesine asimile edilir ki hiç var olmamışçasına bir görmezden gelme ve kayıtsızlık içselleştirilir. Bu noktada çöküş başlar. Fakat kime göre çöküş başlar? Elbette bunun farkında olanlara göre.

Fransız ordusunda görevli olan Dreyfus, Yahudidir ve Almanya’nın işgal ettiği Alsace yöresinden ailesi ile Paris’e taşınır. O dönemde Fransız ordusu içinde anti-semitizm yüksek oranlardadır. Barış dönemlerinin! ispiyon mekanizması yine devreye girer ve suçsuz bir insanın toplum içinde itibarsızlaştırılması, kendi kişisel hürriyetinden yoksun bırakılması ucuz bir şekilde destek görür. Bir çöp sepetinde bulunan not üzerine, Almanlara Fransız ordusunun bilgilerini verdiği gerekçesi ile suçlanır ve Dreyfus cezasını çekmek üzere varlığından bile haberdar olmadığımız Güney Amerika açıklarındaki Devil (Şeytan) adasına gönderilir. Bütün yetkileri elinden alınır. Birkaç kişi dışında kimin umurundadır olanlar.

Proust’un da çok yakın anti-semitist dostları olmasına rağmen kendi kimliği ve daha çok da kendi vicdanı ile Dreyfus’un haklılığını destekler. Ki seneler sonra Zola’nın J’accuse (Suçluyorum) adlı makalesi nedeni ile yeniden açılan dava sonucu kamuoyunda yeniden bu konuda yoğun bir ilgi uyansa da Dreyfus ancak seneler sonra Fransa’da yönetimin değişmesi ile beraat edebilmiştir. Fakat geç gelen adalet adalet midir?

Proust’un ölümünden sonra yayımlanan yarım kalmış romanı ve Kayıp Zamanın İzinde’nin öncüsü Jean Santeul’de başkahraman Jean, “Dreyfus Davası sadece Belle Epoque döneminin reaktif ahlaki olgusuna indirgenemez” demiştir. Proust romanına zamanın gerçekliğini entegre etmektedir. Bu entegrasyon sadece dönemin olgularını olduğu gibi yazmak değil, edebi bir eser ile gerçekler arasında ilişki kurmaktır.

Tabi Santeul, M kadar aktif bir Dreyfus taraftarı değildi. O nedenle konuya sanatsal estetik içinde yaklaşmış ve partizan olmayı kabul etmemiştir. Nitekim bu durum, Fransız toplumunda, sanatsal bilinç içinde toplumsal gerçeklerin asimile edilmesinin nasıl kabul gördüğünü bize göstermektedir.

Kayıp Zamanın İzinde, ilk kitap hariç, bütün diğer kitaplarda bu davaya atıflarla doludur. Bu atıfların çoğu Germantes Tarafı ve Sodom ve Gomore’dedir. Proust davayı doğrudan ele almak yerine, karakterlerinin ağzından, onların konuya bakış açılarına göre vermiştir. Bütün ana karakterlerin dava hakkında bir düşüncesi vardır ve bunlar dile getirilir.

Proust’a göre toplum ve birey aynı psikolojik itkiler tarafından yönetilir. Bunun sonucu olarak da aynı davranış kalıplarını benimserler. Germantes Tarafı’nda bu açıkça görülür. Kahramanlarımızdan Baron Charlus, o kadar antisemitistir ki, “bir Yahudi Fransız olamaz” diyebilmektedir. Keza genç Saint Loup, milliyetçi aristokrat ailesinin ihtiyaçlarına göre şekillenmiş fikirleri içinde “ben bir askerim ve öncelikle orduya hizmet ederim” diyebilmektedir. Yani bir bakıma yasasızlık meşrulaştırılır. Haklı ya da haksız görev görevdir.

Proust, büyük gerçeği temsil eden felsefi sistemlerin yazarlara aklın duygusu yoluyla empoze edildiğini söyler ve nasıl olur da Dreyfus Davası gibi basit bir politik davada bu aklın, muhakemeden yoksun olarak aklı yönetmeye çalıştığını sorar. Proust, politika konusunda özellikle ahlaki tartışmalara girmemiştir hatta anlatıcımız M, Swann’ı dahi yaptığı konuşma için eleştirir; Swann bütün Dreyfus yanlılarının yüksek fikirli, karşı olanların ise yobaz olduğunu söyler. Bir sanat eserinde doğrudan politika yapmamış olmak tarafsız olduğu anlamına gelmez. Keza M, Dreyfus Davası’nın tekrar açılması için bir dilekçe verdiğini belirtir.

Eser boyunca sürekli elbiseler, davetler, dedikodulardan bahsedilmesi, detaylara verilen öncelik ya da önem değil, genel politik yasaların güvenilirliğinden duyulan kuşkunun dışa vurumudur. Politik gerçekler diye bir şey yoktur aslında. Bunlar sürekli değişen ve taraflarının da sürekli yer değiştirdiği bir çeşit istikrarsız oyun gibidir. Fikirlerin istikrarsızlığı ve gerçeklerin güvensizliği politikanın kalbidir. Bu çeşit bir siyaset, sosyal statü ve kimlikleri de şekillendirir.

Eserin kahramanlarından biri olan Madam Verdurin, evinde yaptığı norm dışı toplantıları ile ünlüdür fakat buna rağmen yüzeysel de olsa anti-semitist duygulara sahiptir. Onun değişimi de Dreyfus’u destekleyen Labori, Reinach, Picquart, Clemenceau ve Zola gibi düşünürlerin ev sahipliğini yapmasıdır. Bunu gerçekten inandığı için değil, şartlar onu gerektirdiği için yapar. Sonunda Dreyfus haklı çıkar ve Madam Verdurin zaferini kutlayarak, “Dreyfus Davası bitti, Anatole France ona kaldı” der. Bu ikircikli söylem, Zola’nın mahkumiyet kararından sonra İngiltere’ye gitmesi ve Dreyfus’un yanında olamaması ile açıklanabilir. Anatole France da Zola ile birlikte Dreyfus’u şiddetle desteklemekteydi. Zola’nın suçlanıp, mahkum edilmesinden sonra kendisine verilen Legion d’Honneur’u geri iade etmiş ve Zola’nın 1902’deki cenazesinde, J’accuse/Suçluyorum’un insan bilincinde bir an olarak kaldığını, ölümsüz bir örnek olduğunu belirtmiştir.

Dreyfus Davası’nın, anlatıcımız M açısından iki türlü toplumsal etkisi olmuştur: Öncelikle Guermentes’lerle ilgili hayal kırıklığı derinleşmiştir. Aristokrat ailelerin milliyetçi ve muhafazakar kökenleri onların olaylara ve kişilere rasyonel ve akılcı bakmalarını engellemektedir. İkinci olarak, uzak geçmişi ile belirgin ilişkisi nedeniyle hayal gücüne hitap eden bir dünyanın istikrarsızlığına tanık olmuştur.

Proust, karakterlerin ağzından siyasetin o içi geçmiş, çürümüş ve kalıplaşmış söylemlerini dile getirir. Konular tartışılırken kullanılan kelimelere özellikle dikkat edilir. Bu şekilde anlatıcı, dolayısı ile yazar, karakterlerin politik konular hakkında, kendilerine özgü, bağımsız fikirler üretememe kabiliyetsizliklerini bize gösterir. Bireyler de aslında toplumda genel kabul gören siyasi terminolojiyi kullanmaktadırlar. Bu kolaylarına mı gelmektedir yoksa dikte etmek düşünemeyen insanın kaderi midir tartışılabilir. Anlatıcı yalnızca siyasi dilin çirkinliğini değil, politikacının yalanlarına uyan haksızlığı da reddetmektedir.

Anlatıcının davayı sembolik olarak kullanarak genelleme isteği, Guermantes’leri ve çevrelerini askerliğe bağlama girişiminin ötesine uzanıyor. Dreyfus’un rehabilitasyonundan sonraki yıllarda, dava, Swann ve Odette’in hikayesinin romantik aşkı sembolize ettiği gibi siyasi eylemin bütün meselesinin sembolü olmuştur. Kısacası ne türden bir siyasi olay yaşanırsa yaşansın, hepsi bir Dreyfus davasıdır. Nitekim roman Birinci Dünya Savaşı’nı da görmüş, üzerinden çok zaman geçmiş olmasına rağmen sürekli dava dönemi ile karşılaştırma yapılmıştır. Savaş döneminde kullanılan dil ve ortaya çıkan duygular, dava içinde bir nevi asimile edilmiştir. Bu iki olay, Birinci Dünya Savaşı ve Dreyfus Davası, anlatıcının sanatçının rolü hakkındaki inancını pekiştirmiştir. Eserde bu inanç kendini, örtük olarak, siyasi düşünce eleştirilerinde ve büyük siyasi anlardan kaçınma şeklinde göstermektedir. Romanın son kitabı olan Yakalanan Zaman’da anlatıcının ısrarlı ve taşlayıcı bir şekilde tekrarladığı gibi dava unutulmuştur, savaş da unutulacaktır. İnsan hafızası çok kısa ömürlüdür. Toplumsal hafıza evrensel bir şekilde devri dışı kalmıştır.

Ayırdında olduğumuz iktidarsızlık, etkili tedbirlerle ortaya çıkmaktadır. Romandaki önemli toplumsal olay olan Dreyfus Davası yolu ile kamu söyleminin çirkinliği, siyasi motivasyonun düşüklüğü ve olumlu eylemin boşuna olduğu gösterilmiştir. Bütün bu sebeplerden dolayı, sanatçı ve yazar olarak anlatıcı, hayal kırıklığı ile dolu bu çürümüş hayattan, kendi ölümsüz ve zamansız sanat dünyasına geri döner.

Anlatıcımız M için bu davanın en büyük önemi, siyasi katılımı reddetmesini haklı çıkartmasıdır. Birçok yazar, siyaseti tamamen eserlerinin dışında bırakmış olmasına rağmen, Proust tarihin altını çizerek, kendi yaşadığı dönemin büyük siyasi krizini şekillendirerek, romanı yolu ile bunun önemsizliğini yüzümüze çarpmaktadır.

Dreyfus ömrünün on iki senesini bu suçlamadan aklanmanın mücadelesi ile geçirmiştir. Büyük bölümünde özgürlüğünden yoksun kalmıştır. Kendisinden alınan tüm hakların geri iadesi ve verilen Legion d’Honneur, yapılanlarının üstünü örtmek ve böylece hiç bir şey olmamış gibi yola devam etmenin başkaca bir yoludur kanımca. Bir yüzyılı böylesine değersizleştiren, kaybolan ve yakalanan zamanın yanılsaması içinde devam eden hayatları hayal kırıklığına mahkum eden bir davadır bu. Her şeyin bittiği noktada Zola olur vicdanların sesi: Suçluyorum…

Lyon

 

Marcel Proust, Kayıp Zamanın İzinde, Çev: Roza Hakmen, Yapı Kredi Yayınları, 2016.

 

*Özge Kılıçoğlu’nun Dreyfus Davası başlıklı yazısı Hikmet Temel Akarsu, Mehmet Fırat Pürselim, Sabri Kuşkonmaz, Türkiz Özbursalı, Rana Hima ve Fuat Sevimay tarafından hazırlanmakta olan EDEBİYATTA HUKUK seçkisi için kaleme alınmış olup, yazarının ve proje müelliflerinin özel izni ile ilk defa Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi 79. sayısında Marcel Proust dosyasında yayımlanmıştır.

 

 

Özge Kılıçoğlu – Özyaşam Öyküsü

1969 yılında Tirebolu’da doğdu. İstanbul Kız Lisesi/Erenköy Kız Lisesi ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesini bitirdi. Halen uluslararası ticaret ve uluslararası ticaretin finansmanı konularında serbest danışmanlık yapmaktadır.
İlk öykü kitabı Babam İntihar Etmemişti, 2016 yılında Notabene Yayınevi tarafından yayımlandı.
Öykü ve yazıları Notos Öykü, Sarnıç Öykü, 14 Şubat Dünyanın Öyküsü, Galapera Öykü, Gergedan Kitapevi fanzinlerinde, Yeşil Gazete ve Kitaplık dergilerinde yayımlandı.

Bir öyküsü 2011 İstanbul Mimarlar Odası öykü ödül yarışmasında birincilik kazandı ve diğer dereceye giren öykülerle birlikte kitaplaştırıldı. Bir başka öyküsü Aylak Adam Yayınevi’nden çıkan Öyküden Çıktım Yola adlı öykü seçkisinde yer aldı.