Ahmet Günbaş 

9 Ağustos 2018

 

İlhan Berk’in, “Şiir en çok sessizlikleri yaşar. Şiir dili kekemedir,” söyleminden hareketle kaleme almış Kekeme Kırıntı’yı* Emrullah Alp.

Görünüşe bakılırsa, iki arada bir derede kalmanın telaşı içinde söylenemeyenlerin toplamıyla ilgili çoğu ayrıntı. Bir iç kanama desek de yeridir, şiire yansıyan seslerin gelgitine. Evet, şiir, bu haliyle bir iç kanama olsa gerek! 

Şimdi o gelgitin fotoğrafı üzerinde duralım: 

“Sloganlar duvarları örüyor 

‘Onlar ölümsüz 

Onlar yaşıyor’ 

Akrep yelkovana fısıldıyor 

‘Yaşayanlar, 

Ölülerin üstüne basıyor’ (s:8) 

Aymazlık, umarsızlık çığırından çıkmış, çıkış yolları tutulmuş; yaşayanlar ölüden farksız. Böyle bir ortamda Yolcu kimliğiyle dolaşan siluetin içsel ve dışsal zaman arasında çırpındığına tanık oluyoruz. Hoş, o çırpınma daha çok içeriye yönelik çizgilerin kıpraşması gibi geliyor bize. Tam anlamıyla gölgesinin üstüne oturmuş, minnacık düşler peşinde birinin asosyal yalnızlığı yansıyor öykülere: 

“Biliyorum ışıkları sönük evler çekiyor canın 

Mor perdeleri sen de seviyorsun 

Kibrit çöpünden hikâyelerin var 

Biliyorum 

Kendin yazıyor, kendine okuyorsun” (s:13) 

Amaçsız, hedefsiz, kendine dönük bir yaşam halinin oluşturduğu çok özel dünyanın küçük insanı aslında her şeyi biliyor, görüyor, duyuyor, ancak ona belletilmiş ezberini her şeyden üstün tutuyor. Hani o Wilhelm Reich’in “sevimli küçük insanı” olarak kalmaya yeminli, akmaz kokmaz varlığın varoluşsal bir kaygısı yok. Tam aksine kalıbından, rolünden memnun… Durun, ben sizi şair milletinin tefe tutulduğu başka bir şiire götüreyim de ufkunuz biraz açılsın. Çok değil, dört dizecik yeter artar bir şeyleri anlatmaya: 

“Hiçbir şiirinde 

İşemekten bahsetmedi yaralı parmağa 

Bilime saygı duydu 

Tıbba, Hipokrat’a, Sina’ya.” (s:56) 

Yeter mi yeter! Mesele anlamıştır sanırım. 

Hadi bilime saygıyı biraz gevşetelim, doğrudan bilmeye indirgeyelim örneğimizi. İçine soru ve ünlem işaretleriyle üç noktalar koyalım biraz!?.. I-ıh, ne yapsak aynı!.. Hiçbir tepki yok. Şair her şeyin farkında aslında. Sözlüğüyle, imgesiyle yaşamın içinde. Olup bitenden haberli. Hatta dizi film gibi izliyor çağını. Bıçağın kemiğe değdiği yeri biliyor ama sesini soluğunu çıkarmıyor nedense. Peki, ne yapıyor dersiniz? Yanıtı, aynı şiirin son öbeğinde gizli: 

“Şair hiçbir şirinde 

Yara bandı kullanmadı 

Kaşı açıldı 

Canı yandı 

Ama 

İyi andı” (s:58) 

Peki, şairin bu denli üstüne gitmek reva mıdır sizce?. Biraz haksızlık sayılmaz mı, her türlü tersliğin, yıkımın hesabını ondan sormak?.. 

Aslında şairi yiyip bitiren şiirin kendisidir. Şiir ki her türlü boyunduruğu, tekdüzeliği, oldubittiyi anında yadsır. Dilinin ucundadır her şey. Sevgisini, içtenliğini, öfkesini en yalın biçimde duyurur. Belleği, özgüveni sağlamdır. Kolay kolay sarsılmaz ve unutmaz. Şiire yakışmayanın (çağdaş) insana da yakışmadığı iyi bilir. Kimse şiiri suskunlukla derinleşen bir suça ortak edemez. Şairse gerçek anlamda bir duyarlık merkezidir. Eğer bir şiirin adını “20 Temmuz / Suruç” koymuşsa -akıl almaz bir vahşeti unutturmamak bahsinde- tarihe tanıklığı içselleştirmek içindir:

“Ah Barıştı 

Sevinçti 

Hüzünlü bir menekşe şarkısıydı 

Yaralı bir ovanın sınır hattında 

Yaralılara 

Yaşayanlara 

Umuda dair cümleler kurulacak 

Ah, 

Ne desem aklım karışacak 

Ne yazsam eksik kalacak” (s:26) 

Anmakla alanlara akmak arasındaki kanallar açık kalmalıdır ki şairin öncülüğü bir işe yarasın. Hem adı güzel barış’ın gizemine erişemeyenler, “Barışın ayağı yıkanır / Gülkurusu hediye edilir / Her çocuğa verilir”le (s:27) dizeleriyle başlayan Barış şiirini okuduklarında neyin ne olduğunu anlarlar bir çırpıda! Göknar, ladin, sedir / Döşekler serilir / Semah dönülür / Türkü söylenir” (s:28) övgüleriyle göklere çıkartılan “eli öpülesi” o barış ki, insanlığın yeniden doğumu gibidir. Her şeyi yeni baştan düzene kor, sevgiyi, paylaşımı, bir arada yaşamayı baş tacı eder. Yoksa ötesi berisi kargaşadan, didişmeden ibarettir, bilinir. Sözgelimi bizzat yaşamdan öğrenmek için, “Gün, intihar kuşlarının / Barış güvercinlerini yendiği / Öğle saatleri. / Trafik ışıklarında / Başka bir ülkeden / Başka bir ülkenin / Peçeteleri satılıyor ; / Ayakkabısız esmer peçeteler / Saçları kınalı soğuk sular / Ve / Karşı kaldırımda / Pusu kurmuş / Çingene kırmızısı, gül” (s:9) dizelerince yer tutan Mülteci şiirinden çıkartılacak yaşam derslerine gereksinim duyduğumuzda iş işten geçmiş olabilir.  Demem o ki bu kaygan zeminde her insan bir mülteci adayıdır. İşte şair, olası bir sonucu sezdirerek karşıtlığı güçlendirecek evrensel bir etkinliğe çağırıyor bizi. Öyle ki, ‘mahkeme kararınnı yüze karşı okunması’ anlamını taşıyan Tefhim sözcüğü üzerine temellenen şiirde, ortaya çıkan görünüm herkesi dehşete düşürecek niteliktedir: 

“Başa alıyorum 

Ekmek süt fesleğen 

Meme mama ana 

Avuçlar sınır boylarından haber veriyor sana 

Tanrım orda mısın? 

10’lu yaşlarında çocuklar 

Boylarından büyük ölüyor 

Ve 

Dünya hâlâ dönüyor.” (s:49) 

Özellikle son dize, dünyanın acıyla döndüğünü bildiren süreğen bir kayıtsızlığı anlatır ki canlar dayanmaz. Bunun yanı her fırsatta zulme uğrayan onulmaz suçun tanımı ise iki dizeyle açıklanır: 

“Ellerimizle çiçek izleri var diye 

İşaretlenip yakıldık” (s:37) 

Üstelik “kimse ölmesin” adı verilmiştir suçu sabit çiçeğe!.. 

Ne var ki çiçekli şiirlerin sonu gelmez. Dil başlıklı şiirin bir yerinde “Bahardan bir bir öpücük / Filizlenmek üzere tomurcuk / Çiçek açmak üzereyim” (s:76) denirken, kitaba adını veren Kekeme Kırıntı’nın ikinci öbeğinde ise, Uçurum Çiçeği manzaralı rüya”dan (s:77) söz edilir ısrarla. Hele bir Çiçek Dürbünü şiiri vardır ki, “Kaleme düşer / Yeşerir, / Açarım / Şiir mavisi” (s:81) şeklinde çiçekli duyarlığı coşkuyla doruğa çıkarır. Gelincik Anısı‘na  uğrayanlar ise çiçek sevmenin başlı başına bir ritüel olduğunu fark ederler. 

Dahası kentlere sığmayan bir sıkıntı dehşetli biçimde sezdirilir. Gittikçe yalnızlaşan, dengede kalamayan bireyin kendinden başka sığınacak kimsesi yoktur. Üstelik nereden bakılırsa bakılsın –yurtsuz, mekânsız, sevgisiz- linç korkusuyla iç içe yaşamak yabancılaşmayı artıran önemli bir nedendir: 

“Zilleri çalıp kaçsan hırsız sayılırsın 

‘Hırsız var’ desen, 

Öfke dudağının kenarında siyasi durur 

Sokak arası sopası 

Kan ve cop cabası.” (s:38) 

Tanrının bile sahiplenmediği bu amansız yalnızlıkta insana kendini gözden geçirme fırsatı verilir. Örneğin Âdem’i yeniden yorumlamak boşluğa karşı bir umarsız duruştur aslında. Öncesinde “Bir kere öldü / Bir kere nişanlandı / Leylanın çölünde yalnızdı / Gece aya ekmek bandı / Günyüzü görmedi / Âdem olacaktı / Toprak kaldı.” (s:45) özetiyle çizilen “büyük insanlık”a özgü yazgısal benzerlik zamanla düşünsel arayışlara itmiştir insanı: 

“Tanrım 

Kendi kitabını yazacağını söylüyor 

Sana değil şiire tapıyor 

Uluyor ve gülüyor 

Affet onu 

Şirk koşuyor.” (s:73) 

Şimdi konuyu biraz daha inceltip Kekeme Kırıntı’ya aşkın penceresinden bakmayı deneyelim. Gerçi hangi pencereden bakılırsa bakılsın, şiirle bakıldığı sürece sonuç değişmez; lâl bir iklime benzeyen kekemelik halinden sıyrılıp insani olanın doğallığını beklemeye koyuluruz. Yani gün gelir yollar aynı yerde kesişir. Belki de insanlığın değişmez adresidir bu. Ancak sevgiliye yüklenen olağanüstü gizem ve büyü, tek başına her türlü kötülüğü savuşturduğu gibi, insanı insan yapan değerleri ayağa kaldırır. Hatta bu hallihamurda aşk halinin bir milat oluşturduğundan söz edebiliriz: 

“Ben diye bir şey yok 

Sen diye bir şeyden 

Sonra” (s:31) 

Sevgiliyi güzellemek yüceltmekle eşanlamlıdır. Ne garip, “Sevgilim / Burnun, burnum, burnumuz / Ne kadar uzak, / Yüzümüzden. / Üzgünüm.” (s:40) çocuksuluğuyla seslenilen kibirli birine “Kabul edilir ellerin var / Dilin, elimi tutuşun, yürüyüşün de / Denge bozar / Doğanın güzelliğinde” (s:54) diyebilmek!.. Demek ki aşk, görünenle görünmeyen arasında yığınla ayrıntıyı barındırıyor. 

Soyuttan somuta geldiğimizde ise, sevgiliye özgü yeteneklerin üstün gücüyle doğasal renklerin dirimliğine hayret ederiz: 

“İnanarak doğanın bilgeliğine 

Kirazı ev yapmışsın dudağına 

Kulağında hevenk küpe 

Sesinde çoban azığı 

Sürerek ayağını güneşe” (s:67) 

İki öznenin tek özneye dönüşmesinin tarihi de yeni değildir elbet. Bizimki şiirsel bir anımsatmadan ibaret. En azından aşka üstüne yazılanları okuduğunuzda, -ilahi aşk dahil- siz de kutsalınızı gözden geçirme fırsatı bulursunuz. Ki adı Mukaddes olan bir şiirde, “Ne yokluk içindeyim ne de varsın” (s:16) denilerek, tasavvuf edebiyatını çağrıştıran ‘yokluk/varlık’ tartışması bir daha gündeme getirilir. Çok değil, soyutun somutla eridiği noktada yaşam gerçekliği ile tanışır, aşkın aynasından kendisine, özüne varırız. “Bütün şiirlere benzeyen ses” imgesi, aşka tapan herkesi aynı kutsallıkta buluşturur: 

“Ne desem varlığın gibi olmayacak. 

Bütün şiirlere benzeyen sesinden, 

Bir şarkı dinleseydim keşke. 

Gidiyorum ben.” (s:15) 

İlhan Berk’in, “Sen yoksun ya / Seninle binlerce yerim yok” dizeleri de –aynı kutsallık ekseninde- sevgilinin varlık nedeni hakkında gizli anlamlar bağışlar bize. Ayrılıkla açığa çıkan hiçlik duygusu öylesine derinleşir ki yaşama tutunmak hayli zorlaşır. 

Kavuşmak bahsinde yaşamla barışık bir uzlaşmadan söz edilir ki, aşkın iki kişilik dünyası empatiyle karışık dönüşüme uğrar birden. Uzlaşmanın formülü oldukça basittir oysa: yaşama bakmak: 

“Sevgilim / Biz seninle / Harflerden kelime yapan / Kelimelerden cümle / Cümlelerden şiir / Şiirden kitap / Kitaptan hayaller / Hayallerden hayat / Hayattan / Hayattan… / Sevgilim tekrar / Tekrar / Düşünelim.” (s:55) 

Dikkat edilirse sözcükler kırıntılar halinde dökülür şairin ağzından. Hep sonunu getiremeyen dil ucu bir çekingenlik sinmiştir davranışlarına. Zaten şiirlerin toplamına yansıyan eksik yaşamlarla ulaşılmaz hayallerin kırık dökük bir ruh haliyle birleştiğini duyumsarız. 

Sonuç olarak, Emrullah Alp’in yaşamı ve şiiri gerçekçi bir noktada kesiştirdiğinden söz edebiliriz. Kekeme Kırıntı bu konuda oldukça başarılı. 

Gerisini şiirler anlatsın size. 

 

*Emrullah Alp, Kekeme Kırıntı, Yasakmeyve /Komşu Yayınları, 1.basım, Temmuz 2018.

 

Bu yazı, aylık kültür ve edebiyat dergisi Şehir’in Temmuz 2018 tarih ve 118. sayısında yayımlanmıştır. 

 

Ahmet Günbaş – Özyaşam Öyküsü 
Şair ve Yazar Ahmet Günbaş 30 Ocak 1953 İzmir doğumlu. İlk ve orta öğrenimini İzmir’de yaptı. Gazetecilik Yüksek Okulu’nu bitirdi. İlk yazıları Demokrat İzmir gazetesinin Edebiyat ve Sanat sayfasında yayımlandı. 1976 yılında; Hüseyin Yurttaş, Ali Rıza Ertan ve Mehmet Kadri Sümer’le aylık edebiyat dergisi Dönemeç‘i kurdu ve sorumlu yönetmenliğini yaptı. Şiir, eleştiri ve incelemeler yazdı. Son yıllarda kitap tanıtım yazıları kaleme almaktadır. Günbaş, Agora dergisinin de kurucuları arasında yer almaktadır. Hasan Tahsin Şiir Yarışması (1979), Şinasi Özdenoğlu Şiir Yarışması -üçüncülük- , İbrahim Yıldız Şiir Ödülü (1998) -mansiyon- ödülleri bulunmaktadır.