“Gözü her defasında hemen aşağıdaki Havariler Kilisesi’ne takılır. ‘Vay be, elin gâvuru nasıl da yapmış bak hele!’ diye kendi kendine söylenirdi. Kiliseye açılan sokaklara kutu gibi dizilen Ruslardan kalma büyük taş evlerse ona birer saray gibi gelirdi” (s.8). “Topal Mikail’in Metaforik Trajedisi” adlı öyküde mekân olarak seçilen Kars’ın sosyal dokusunu işleyen yazar, mekanın beyazlığını, karla oluşan durgunluğu anlatır ve kentin mevcutluğuna dair bir fotoğraf yansıtır okuyucuya. Çayhanelerde ağırlaşan yaşam akışına direnen sohbetler, politik diyaloglar ve karakterlerin betimsel durumu, içeriğe dair bir veri sunmaktadır. Orhan Pamuk’un Kar kitabında ana odak olan çayhaneler, Taşkıran’ın öyküsünde de merkezleşmiş bir yapıdadır.

Kars’ta dönüşen kent dokusu, TOKİleşme çayhanelerdeki sohbetlerde kendine başlık açar ve karakterlerce eleştirel bir tutumla dillendirilir ve bu yapılırken gerçekliğe de vurgu yapılır: “Böyledir bu işler, olacağı da buydu. Şu bizim sahapsız Kars’ın kaderi bu. Biz sahap çıkmazsak kimse çıkamaz. Adamın biri insaniyet namına bir heykel dikti Sukapı Mahallesi’ne, ona bile sahip çıkamadık. Koca heykeli kesip biçtiler. Neymiş efendim ucubeymiş, asıl ucube aha şu Bayrampaşa’ya diktikleri binalar değil mi? Kars dönüşecekmiş, peh! Dönüşecek neyimiz var bizim?” (s.14) Bir yanda eleştirel karakter çizilmişken diğer yanda antitez belirir: Siyaset bilmezdi Mikail. “Hem devletle uğraşmaz kimin haddine? Yoksulun, çulsuzun siyaseti mi olur? Diye söylenip duran Berber İsmail’e de hak veriyordu (s.11). Yazar böylelikle toplumun katmanlı, farklı ve heterojen yapısına vurgu yapar ve bütünlüklü bir öykü yaratır. Yazar bunu yaparken, karakter kadrosuna insan dışı varlıkları koyar ve panoramayı tamamlar. Böylelikle Kars’a dair tamamlanmış bir resim yaratır okuyucuda: “Yaşlılıktan iri çenesini saran tüyleri beyazlamış olan at dönüp son kez bakmıştı Mikail’e. Bahar yağmurunun çamur içinde bıraktığı mezadın ortasında kahverengi at kasketli simsarların arasında yitmişti. Sanki çamura saplanan atı değil de iş göremeyen ayağı olmuştu Mikail’in. Bir ayağını hayvan pazarında bırakmıştı” (s.12). İnsandan hayvana aktarılan duygu durumu, okuyucuda hissedilir bir duygu yoğunluğu bırakır ve bu öyküye dair bir üzünçlük oluşturur.

Mikail’in sıradanlığını, fark edilmemişliğini, yoksulluk ve yoksunluğunu betimleyen öykünün sonu da Mikail’in sonsuz yitimini duyumsatır okuyucuya: “Küçük bir kan pıhtısı beynine doğru yol alırken donuk gözleriyle beraber tebessüm eden dudağı yapışıp kaldı yüzüne Mikail’in. Ruhunu da yanına alan aklı, resimde canlanıp koşan atın peşine düşüp onunla birlikte gözdene kayboldu. Çayhanedeki insanlar onun bu hâlini fark etmemişti bile. Herkes onun diğer garibanlar gibi başını cama yaslanıp uyukladığını sanmıştı (s.15-16). Hayattayken var olamayan Mikail, ölürken bile fark edilmemiştir çünkü o, sosyal sınıflamanın diplerindedir ve değersizdir.

Taşkıran bir nevi hikâyelerin, yaşanmışlıkların peşindedir. İnsana aitliği, duyguyu, inanışları vb. motifleri heybesine koyar ve yazarlık tezgâhından geçirerek büker, ekler ve yeniden yaratır. Heybesine koydukları halka aittir. İnsanın arkaikliğine aittir: Resepsiyonda iki ayrı oda istediğimde Rüzgar Ali’nin alıngan bakışları altında kalsam da onu umursamadım. Ondan yeni aldığı transit minibüsünü, ta Adaklı’dan Erzurum’a kadar Bingöl’ün bütün kuzeyinde olup bitenleri, köyde yaşayan ailesiyle ilgili anlattıklarını, Karacehennem Orman’ında gezinen cinleri, Şeytan Dağları’nda gizlenmiş efsunlu defineleri duymaktan yorulmuştum” (s.21).

“Büyük Umutlar Müzikholü”ndeki Oduncu Metin, yazarın örgülediği farklı bir karakteridir. Kendini ifade etmeye çalışmak için kurguda yer açar kendine ve Oduncu var olduğunu beyan eder okuyucuya. Müzikhol bir nevi var eden bir mekandır ve kişilikte aidiyet sağlar: “Sen aydın birine benziyorsun, beni bir tek sen anlarsın burada. Bense kendi halimde bir oduncuyum, ama şerefim için yaşadım hep. Akşama kadar ormanda kırk elli lira için balta sallıyorum. Hem Kürdüm hem Aleviyim, ne olacak insanız hepimiz işte. Kimseyi kınamamak lazım, bak buradaki herkes ayrı cinsten. Bu mekâna da iki üç akşamda bir uğruyorum. Benim için burası Büyükler Müzikholü, gerçek isminin önemi yok, sarhoş olup umudum depreşince eve dönüyorum” (s.29). Metin, kendini toplumsal olarak ayrık görür ve ayrıklığının ötekiliğe denk geldiğini vurgular ve burada insanî bir duyguyla kendinin de insan olduğuna vurgu yapar. Kabul ettirmeye çalışır kendini, ötekileştirenlere.

Yazarın; insan, doğa, hayvanlar arasındaki ilişkiselliği sağlaması canlılar -ve cansızlar- arasındaki bir bağa işarettir. Bu bağ, yaşamın hemen her döngüsünde karşımıza çıkar ve aslında dünyadaki bağın, basit bir bağ olmadığına işaret eder “Güvercin Ağrısı” öyküsünde: “Sonra sahneye bir isim vermem gerekseydi, insanı sarıp kuşatan bir güvercin ağrısı derdim. Neden mi? Çünkü şimdi hepimiz yenilenmek, tazelenmek için silkelenip kabuğundan kurtulacağına, çürümekte olan kabuğun bir sığınak yaparak onunla korunmaya çalışan, bu çürümüş deri parçasının gölgesini kendi yaşamı sanan yaratıklara dönüştük. İstanbul da kabarık kabuklarımızla sığmaya çalıştığımız yuvamız oldu. Hasan’dan öğrenmiştim, güvercinin ağrı çektiğinde ayaklarını ve kanatlarını yukarı gerip tüylerini dökerek bu ağrıdan kurtulmaya çalıştığını. Bir süre sonra da ağrısına alışıp yaşamına devam ettiğini ağrılı bir yaşamı benimsediğini…” (s.52-53). Ve yazar yazdıklarına açımlama yaparak anlatımını okuyucunun anlağında daha belirgin kılar: “Hiç öyle değil filozof. Sen bilir misin güvercin ağrısının ne olduğunu? Anlatayım, bu sefer iyi dinle. Yavaş yavaş, alışa alışa, benimseyerek, bütünleşerek, hissetmeyerek ağrıya alışmak, kendi kabuğuna, içine çekilerek tükenmek. Sonra… Sonrası ağrılı bir yaşamı benimsemek… Tek bir tüyle geriye dönmek…” (s.54)

Zulmün bir kez daha kol gezdiği günlerin içinde var olma savaşı sürerken kökü geçmişte olan bir hülyanın endişesini şimdiki zamanın kendisi de kaldıramazdı. oysa düşlerin en güzeli endişesiz olanıydı. Tıpkı daha gençken yaz geceleri evin damında, mavi demirli tahtın üstünde uyumadan önce yıldızları izlerken kurduğu hayaller gibi. Bileklerine daha çocukken yapılan yıldız dövmelerine bakıp bakıp onların gökteki hangi yıldızı temsil ettiğini anlamaya çalışırken hissettikleri gibi. Sonra uykuya dalıp sabah kapı eşiklerine yuva kurmuş kırlangıçların sesleriyle uyanışı gibi. Tasasız bir günün, endişesiz gecelerin hülyası Bagok Dağı’nın eteklerinde böyle olurdu işte. Şimdiye dağdan güneye doğru sınırın da ötesine uzanan geniş düzlüğü korkudan ve endişeden oluşan renksiz bir sis sarmıştı” (s.59). “Mezraya Çöken Karanlık” öyküsüne ait bu anlatıda; karakterin içselliği, an’a ve an öncesine dair duyuşu, kendine dönüşü anlamlandırma, kurguya malzeme oluşturan son dönemdeki Ezidi yaşanmışlıklarından… Bölgenin acıya bağlam kattığı, çağlar öncesinden oluşan ve süren bir kadimliğin çağcıl bir yok edişle sindirilmesinin yansıması olan bu öykü, yazarın masasında derin hüzünler oluşturan bir metni doğurmuş. Öykünün başkarakteri Hêvî’nin anlatımlarıyla oluşan örgü, zulmün boyutuna, birey ve toplumdaki yıkımı bir hüzün rengiyle bize yansıtır. Ezidi inanç ve kültürüne dairliklerin yer aldığı bu öykü salt kurgunun sözdizimi değil, kavmin inanç ve yaşayışlarına yaptığı nesnel göndermelerle okuyucuda bir araştırma dürtüsü de uyandırmaktadır.

Bagok Dağı, Kiğı, Kars, Peri Suyu “merkezlere” uzak mekânların sunumu esnasında öykülemeye eşlik eden doğa; kültür ve yasayış betimlemeleri insana dair sade, basit ve köklü ilişkiler ağı oluştururken bazen de olay mekanı İstanbul’un göbeği olur: “Sokaktan geçen seyyar satıcıların, yorgun fahişelerin, midyeleri yağlayıp tezgaha dizen Kürtlerin, etrafa laf atıp duran Çingenelerin uyumuyla Tarlabaşı sonsuz bir evren gibi göründü gözüme. Güzellemelerin dışında kendi içinde uyumu olan bu evrenin kıyısında kalmış bu sahipsiz ağaçlarla bir isyan başlamıştı. Bize düşen bu sefer sürekli dağılıp durduğumuz koca bir yapbozun parçalarını ağaçların reçineleriyle bir araya getirmekti” (s.69-70). Diğer öykülerde olan doğanın dinginliği burada yerini keşmekeş ve hızla oluşan ve değişen sosyal olaylara bırakır. Mekâna eşlik eden toplumsal olay, olay örgüsü içinde gerçek ve kurgu arasındaki çizgiyi silikleştirmekte ve bu iki başatlığa dair bir paralellik oluşturmakta.

Klasik yer, zaman, olay ve karakter düzleminde düşünüldüğünde standart bir kurgusal metin yaratımı yapılırken Taşkıran bazen bazı öykülerinde (Duyum Eşiği gibi) flu bir söylem kullanır ve metin tüm zaman ve mekân bağlamından koparılıp bağlamsız bir şekilde ve salt düşünsel bir yolculuğa yönelir: “Hiç bilmediğin ve artık konuşamayacağın bir dilin peşine düş. Bütün evrende ve onu saran gök kubbede olup bitenleri ancak böyle öğrenebilirsin. Kendini bilmenin erdemineyse hiçbir zaman inanma. Çünkü bu, yetersizliğin ve teslimiyetin çabası. Çağlar boyu devam eden bir kandırmaca. Eğer olur da bu çabanın içinde bulursan kendini, uçsuz bucaksız bir yeryüzü ara. Orada karşına çıkacak ilk ağaca sarıl” (s.87) ve tercih başka öykülerde de (Üzünç Duvarı) kendine yer bulur ve yazar masala evriltir kelamını: “Duvarın ardına geçip belli belirsiz bir patikayı takip ediyorum. Karşıma bir yol ayrımı çıkıyor. Hangi yöne gideceğimi bilmeden kalakalıyorum. Şimdi zamanın içinde yer aldığı patikanın peşinden mi gitmeliyim, evreni altüst etmeye yeltenmeli miyim? Bilmiyorum. Ne çobanın peşindeyim ne duvarların ne de bilge hikayelerinin. Sırtımı Üzünç Duvarı’na verip gözlerimi kapatıyorum (s.75). Ve “Nis” öyküsünde: “Evet, hikaye kaldı geriye. Ama taş duvar unutur mu? Duvarın dili yok mu? Göl taşımaz mı? Ben her gece kulağıma gelen fısıltılardan uyuyamıyorum” (s.77).

Kimi öykülerde kahramanların farklı öykülerde gezindiği, mekanların ruhunun insanın ruhuna katıldığı, tarihsel gerçeklerin kurguya yedirildiği Büyük Umutlar Müzikholü’nün son bölümü (Epilog) kurgu kitaplarında sıkça rastlanılmayan bir yöntemle kitaptaki tüm bölümlere dair bir eklemleme içeriyor. Bölümde yazar daha önce sonlandırdığı -ki ne yazar ne de okuyucuyu için kurgu bitmez- öykülere bir “sonrasında ne oldu” örgüsü ekler ve okuyucunun zihninde ola ki olabilecek kurgusal eklemleri sonlandırır ve okuyucusuna düşlem kapısını kapatır. Burada, yazan benim ve yetki bende demek ister gibi belki de.

Yazılarımı yazarın yazdığıyla bitirme gibi bir huy edindim. Sanırım buna bir itirazınız olmaz? Olsaydı kitapları okumazdınız değil mi?

“Gece vakti dilime dolandı işte. Nereden geldi, nasıl düştü dilime, bilmiyorum. Betiye sığmaz yaşantıların silik izleri yarım kalmış resimler gibi gözlerimin önüne geliyor ve koca kentlerin uğultuları penceremden içeriye doluyor. Emin olduğum tek şey bu. Tanık olduğum yaşantıların zamanlarıysa kaybolup gidiyor çoğunlukla. Hangi mevsimin içindeydik, yeryüzünün uzayıp giden hangi düzlüğünde ya da göğe yükselen bir dağın yazgısı olan hangi yol ayrımında? Bilmiyorum” (s.71).

 

M. Sait Taşkıran, Büyük Umutlar Müzikholü, Notabene Yayınları, 2019.

Paylaş
Önceki İçerikSabahattin Kudret Aksal Yazın Ödülü
Sonraki İçerikCut The Crap!
Avatar
2010 yılında Kocaeli Üniversitesi Türkçe öğretmenliğini bitiren yazar daha sonra Mardin Artuklu Üniversitesi Kürtçe Öğretmenliği Tezsiz Yüksek Lisans (2014), Anadolu Üniversitesi Sosyoloji (2016) ve son olarak 2016’da Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesinde Çocuk Edebiyatı üzerine yüksek lisans yaptı. Daha önce Cins ve Notos dergilerinde birer öyküsü yayınlanan yazar halen bir internet sitesinde eğitim yazıları yazmakla birlikte; şiir, kısa öykü, yazınsal deneme ve dil öğretimi üzerine kitap çalışmaları sürmektedir. Yazar, Türkçe öğretmenliğini sürdürmektedir.