Djuna Barnes’in Geceyi Anlat Bana romanı 1936 yılında yayınlanır; Barnes kırk dört yaşındayken. Roman, metnin ilişkilendiği bağlamlarda büyüyen, gönderme yaptığı yerlere varıldığında daha da derinleşen, metinler arası ilişkilerin kurulduğu, çok katmanlı bir anlatıdır; modernist edebiyatın ilk örnekleri arasında gösterilmesinin nedenlerinden biridir bu. Merkezde ana karakterin yer almadığı, merkezde her ne kadar biri var gibi görünse de, birden çok kişinin anlatısıyla devam eden, çok sesli bir roman. Robin ile onun çevresinde yer alan, Baron Feliz, Nora, Jenny, Doktor Matthew, oğul Guido. Hepsinin hayatına girip çıkan Robin romanın anlatılanı sanılırken, Robin’i anlatanlar kendinden, geceden bahsetmeye başlar, yazar onları kurgunun bir parçası yapar ve birer anlatı kişisine dönüştürür. Hakkında bu kadar çok konuşulan Robin, anlatılan ama anlatmayan, oğul Guido gibi sessiz, neredeyse dilsiz, uyurgezer.

Sekiz bölümden oluşan roman, modern insana Barnes tarafından yollanmış bir kutsal kitap gibi. Anlatılan, ayrıksı olma halinde kendine ulaşabilmek, varlık bulmak, ‘gece’ ve ‘varlık’ birbirini tanımlayan sözcüklere dönüşüyor. Gece/gecede/gecesinde dolaşanlar, kendi arayanlar. Her bölüm yeni bir anlatı ile başlıyor, bölüm başlıkları anlatılan kişiye ait bir gösterge. Birbiriyle ilişkili anlatılarda Robin bir tür anti mesih, cinsiyetsiz, toplumsal kimlikleri soyunarak, normal olan ya da kabul gören her ne ise ondan geçip gitmiş. Barnes, Robin’i modern insanın yüzleşemediği, utandığı, yüzleşmek istediği, arzuladığı, kaçtığı, ehlileştirmeye, normalleştirmeye, düzene sokmaya çalıştığı, susturduğu, unuttuğu, sonsuz sevdiği, istediği, baskıladığı, bunalttığı, yok ettiği, olmak ya da olmamak meselesindeki varlık olarak çiziyor. Bulmaktan korktuğu şeyi arıyor[1]; varlığı, kendini. İradi seçimlerin ve irade dışında oluşan şeylerin yarattıkları, bunların nedeni ya da sonucunda gelişen hayatlar. Unutmak, kaçıp gitmek, kendinde, hayatta uyurgezer olmak bir tercih ya da hiçbir yere gidemeyip hatırlamak, bellekte/varlıkta nöbet tutmak. Kendini arayan insanın trajedisinde her ikisi de mümkün Barnes için, Robin ve Nora ikilemi. Diğer yandan bu ikilemin dışında kalıp korkuyla eğilenler (Felix), işgal edenler (Jenny), her şeyin farkında olanlar (Doktor Matthew).

Hayatını babasının ölümünden sonra kazandığı saygınlık sayesinde[2], bir anlamda babasında ikame eden Felix, babası Guido’nun yarattığı kurmaca geçmişle var olur ve onun önünde eğilir. Kendi ehliyetsizliğinin izini bir fanatiğin öfkesiyle sürer[3], kendi dışında her şeydir, ayaklı bir sıkıntı[4], “Eski Avrupa” adını verdiği şeye, yani aristokrasi saplantısına dönüşmüş.[5] Babasının izinde giden Felix, babasının trajedisini yineleyerek, sımsıkı tuttuğu tek camlı gözlüğüyle[6], (kör gözü orduya girmesine mani olmuştu),[7] kendini ve hayatı görmeye çalışır, ancak hiçbir şeyi göremez; onu fiziksel yetersizliğinden çok düşünsel ve duygusal körlüğü etkiler, bunun farkında değildir. Felix belki de en çok Robin’i görmeye çalışır. Onu izler, inceler. Robin’e duyduğu aşkın gerçekte bir seçim olmadığını fark etti; yaşamın bütün ağırlığının yığıldığı bir çökeltiydi aşk. Zahmetli ve yılmaz bir gayretle kendine bir kader yaratmayı tasarlamıştı.[8] Ancak bilmediği bir şey vardır, kader ve tarih düzensizdir.[9]

Felix, bir başkasını, Robin’i şekillendirme arzusu duyar, ama onu umduğu gibi şekillendirmek için yeterli olmadığını anlar[10], bir kadın yaratma çabası işe yaramaz, Pygmailion ezberi bozulur; kendi savlarından daha fazlası gereklidir bunun için.[11] Felix, Robin’i istediği gibi yaratamayınca yeni bir şey yaratmaya karar verir, “neden çocuk yok, çocuk nerede?” diye kekeler. Barnes’in yarattığı muhteşem incilerden biridir bu; kekeleyerek talep edilen bir çocuk, dilin gerçekten neyi istendiğini anlatmak karşısında düştüğü yetersizlik hali. Felix, babasının adını verdiği sakat bir doğum olan oğlu Guido ile yaşama devem eder, anladığı ve anlayamayacağı şeylerle yol alırken düşünür, mesela kaç kişi oğlunun değerini fark edecektir? “İnsanın hayatı, ancak onu kendisi icat etmişse kendinindir.”[12] Felix, anlamanın ya da fark etmenin trajik geç kalınmışlığında eğildiği yerden, geçmişten başını kaldırır, çocuğun parmaklarını avcuna alır, bir iki damla yağ döküp Guido’nun ellerini ovalamaya başlar.[13]

Robin, tüm anlatıların içinde dolaşan, varlığını/varoluşunu anlattıran, diğer anlatı kişilerinin varlığına çarpan insanla kutsal arasındaki mesafe.[14] Felix’in, Nora’nın, Jenny’nin, Doktorun onun hakkında söyledikleri ya da onunla yaşadıkları üzerinden Robin’i tanıma çabası tüm roman boyunca sürer. Çok az da olsa onun dilinden birkaç şey duyarız ya da diğer anlatı kişilerinin değil de, yazar anlatıcının gözünden Robin’in yaşadığı bazı süreçlere dahil oluruz. Bunlardan en belirgin olanı, evlenme teklifini kabul edişi, hamilelik/doğum süreci ve sonrası, Felix’e attığı tokat, sirkte Nora ile olan karşılaşması, bir yuva özlemini yineleyip durması,[15] Nora’yı aldatması (kadının heykelin kuytusunda yüzen gövdesi [16]), Jenny’den şiddet görmesi, ormanda ve kilisede geçen günler, köpekle olan dövüş. Gönüllü sürgüne çıkma, sürgünde olma haliyle gezinir Robin. Yer yüzene düşmüş, dünyaya fırlatılmış mesih, kurban, uyurgezer, sürgün, ayrıksı, mecnun, hem masum hem lanetli, acımasız ve acınası, çocuk, anne, oğlan olması gereken kız ve kız olması gereken oğlandır[17] ‘İnsan türü’nün dışındaydı – bir kadının tenine hapsolmuş vahşi bir şey, gaddarca yalnız, gaddarca boşlukta… Kendi “farklılığının” tadını çıkarmak istiyordu.[18] Bir şey yapamazdı çünkü uzun zamandır yoldaydı ve başlamayı bekliyordu. Bu yüzden yanındaki herkesten nefret ediyor. Bu yüzden her şeyin içine bırakıyor kendisini, düş görür gibi. Bu yüzden hem sevilmek hem de rahat bırakılmak istiyor. Dünya yolana çıksa dünyayı bile öldürürdü kendine ulaşabilmek için, ve dünya yoluna çıkmıştı.[19] Bütün bu karşıtlıkları bir arada yaşayan ve onları tanımaya, bulmaya çalışan kimliğiyle kimliksizdir Robin, uzun zamandır yoldadır, trajik varlığını arar belki de doğduğundan beri, evliliği ve daha birçok şeyi karşı koyma iradesi yokmuş gibi kabul edivermesi,[20] çılgınca isteme ve reddetme çığlıkları arasında[21] çocuğunu doğurması bu nedenledir belki de, kendine ulaşabilmek için. Bilinenden kopar, iyice kuytuya çekilir. Kırlarda yürür, çiçek koparır, alçak sesle hayvanlarla konuşur, ormanda uyur. İçine düştüğü su birikintisinde kimliğini yitiren bir su damlası gibi[22] belleği, varlığı silinir, tam bu noktada Nora’ya yönelir. Robin’in kilisede, Nora’nın köpeği ile dövüşmesi mitolojik bir göstergeye dönüşür. Robin ve köpek arasında geçen dövüş, Herakles’in suçlarından, günahlarından arınması ve ölümsüzlüğe ulaşması için yerine getirmesi gereken son göreve benzer; ‘Herakles’in 12 Görevi’ vardır, sonuncu görev Hades’in köpeği Kerberos’u ölüler ülkesinden yeryüzüne çıkarmaktır, köpek Herakles’e karşı koyar, saldırır, ama sonunda ona teslim olur. Robin ve köpeğin dövüşünde ikisi de pes edip kendini bırakır, delirmek, çürümek, ölmek, var olmak, hepsi birbirine dönüşür. Robin ve Nora… Yaşam ve ölüm… Bu ikisi dünyanın iki ucuna da gömülseler ikisini de aynı köpek bulup çıkarır.[23]

Nora, yaşadığı evin betimlemesiyle anlatıya girer. Barnes, mitsel, Dante’nin İlahi Komedya’da oluşturduğu alegorik mekanlara benzeyen bir ev yaratır; Hades’in yer altı ülkesini imler. Birbirine geçmiş otlarla çalıların ortasına gömülmüş, kendi mezarlığı ve çürümeye yüz tutmuş bir şapeli olan malikane. Bu malikanenin ölüleri, müdavimleri arasında şairler, radikaller, dilenciler, sanatçılar ve aşıklar, Katolikler, Protestanlar, Budistler, kara büyü ve simya müptelaları[24] bulunur, hepsi devasa ateşin karşısındaki masada oturur, Nora, eli köpeğinin başında onları dinler. Yeraltı tanrısı Hades canlanır sanki Nora’da, hem vahşi hem arı doğasındaki denge, dik tuttuğu başına merhametli bir görünüm verir… Yapılı ve uzun boylu,[25] alaycılık ve kahkaha hakkında neredeyse bir şey bilmezdi, alçaklığa yer yoktu içinde ayıplamak ve suçlamaktan uzaktı.[26] Herkes için kendinden çalardı; her dönüp baktığında kendini eksilmiş bulurdu, kendine yapılan ihanetin bedelini kendi cebinde taşırdı. Kaderi icabı kendisinden başka hiçbir tedariki olmayan insanlardandı.[27] Tanrısallaşmış bir varlıktır Nora; mutlak adalet duygusunun yarattığı güçte, kusursuz, kendi başına var olan (Robin’den önce). Bu güç Robin’i hem korkutur, hem de Nora’ya yaklaştırır; tanrıyla insanın ilişkisi. Robin, sanki bilinçsizce Nora’ya ait olduğunu ve Nora gücüyle bunu sürekli kılmazsa kendini unutacağını sezer.[28] Nora’dan varlığının kabulünü ve onayını ister. Nora için bir tür gece nöbeti başlar, Robin’in varlık nöbetini tutar. Robin, varlığını, kendisinden başka kimsenin sürekli kılamayacağını anladığındaysa Nora’dan kaçar, ondan uzaklaşır.

Nora’yı, Robin’in yokluğu çürütür. Onu bekler, onun rüyasını görür, onun peşinden gider, gizlice izler, özler. Nora’nın reddedemediği kesik bir uzuvdur Robin. Bileğin kesik eli özlemesi gibi, kalbi de onu özler.[29] Korktuğu şeyler gerçekleşir, aldatılır, terk edilir. Doktordan, ona geceyi anlatmasını ister, Robin’in sonu nasıl olacak bilmek ister; tanrının, kaderin Robin’e çizdiği sonu bilmek. Yalnızlığın ama en çok da bilinmezin içinde kaybolmuştur. Doktor ile görüştükten sonra Jenny’in evine gider. Nora’ya daha ağır gelecek izler vardır burada; yastığa dayanmış bebek, duvarda Robin’in bebeklik fotoğrafı (Robin’in kaybolduğunu söylediği), Jenny’nin ‘yalnızca iyi arkadaş’ olduğunuzu söylemişti açıklaması. Yok sayılmak, Nora için kabullenebilecek bir şey değildir, Robin’den ayrılır. Sonra Robin’in kötü olduğu bir gece ona yardım eder, o gecenin sabahında Robin’i bir tokatla uyandırır, Robin gider. Nora’nın anlamaya çalıştığı son değişir, artık ikisine ne olacağını bilmek ister. Robin’den uzaklaştıkça onun ölmesini ve Robin’in sadece kendisine ait olmasını düşler. Barnes burada bir parantez açıp sorar, “Kimsenin buna hakkı var mı?”[30]

Nora, Robin’e mektup yazar, durmadan yazdığı mektuplarda anlatmaktan çok anlama isteği vardır. Acısı, Robin’in yokluğundan çok, farkına vardığı şeylerin ağırlığı ile artar; yazdıkça tanrısal, yüce, koruyucu sevgisinin yok edici gücünü görür. Onu onun iyiliği için sevdiğimi zannediyordum ama kendim için olduğunu fark ettim,[31] açıklamasıyla kendine döner. İkisi de sirkteki ilk karşılaşmadan, kilisedeki son karşılaşmaya kadar hapsoldukları hayatın içinde kendilerini izler. Aynı sirkteki hayvanlar gibi, başı terbiyecisinin kaçmasına eğilmiş, varlığını, doğasını yitirmekten korkarak bir meydanda habire dönerler. Kilisedeki son karşılaşmada Robin vahşi doğasına, bir hayvana dönmüştür, köpekle dövüşürken, Nora yok olma mahremiyetinden mahrum bir gövdenin, durmaksızın ve ebediyen düştüğü boşluktadır.[32]

Hayat, zaman, benlik işgalcisi Jenny, Robin’in, Nora’nın koruyan ve kutsayan sevgisinden kaçarken düştüğü yerdedir. Orada, düşülen yerde hazırda bekleyen bir işgalci hep vardır. Barnes’in, kimliğini ‘kişiliksiz’ bıraktığı, varlık ya da varlığı hakkında fikri olmayan tek anlatı kişisidir Jenny. Acımasız ve ironik bir dille Jenny’i anlatan betimler oluşturur; …kişi olma tutkusuyla kişiliğin anlamını kirletirdi, …her şeyin sebebi olmak istiyor, bu yüzden de hiçbir şeyin vesilesi olamıyordu, …insan elde olmaksızın, onun sevişme edimi sırasında gösterişli commedia dell’arte nidaları çıkardığını düşünürdü. Jenny her anlamda öyle yetersizdir ki sadece başkasına ait olanı kendine alabilir, bu onun başarısıdır, başkasının geçmişini, kalbini, belleğini sömürmek. ‘Hırsızvari’, diğer insanların mallarına özlem duyar hep, ama onlara sahip olduğu anda değerinin birazını yitirir mal, çünkü kıymetini sahibinin ona verdiği değerden alır. Bir ‘yağmacı’ ve daima sinirli, hayatı boyunca ‘bir şeylerin ondan alındığı hissine maruz kalmış.’ Bir şey yaratma çabası olmayan, başkasının elinden aldığı değerlerle kendisininmiş gibi yaşayan, kendisini ve her şeyi değersizleştiren, acınası, açgözlü, öfkeli, güvensiz, saldırgan, kıskanç, eksikliğinden kendi kötülüğünü yaratan. Eksiltili olduğu inancıyla kendine bir kader toplamaya koyulmuş,[33] çağının en önemsiz sefil kadınlarından.[34] Barnes, Jenny’nin kötücüllüğünü anlatabilmek için, onu tanımlarken kurduğu yıkıcı cümlelerden çok daha ağır bir sahne yaratır; Jenny’nin histerik ağlama krizinde Robin’e vurması. Jenny kötülüğünü kelimelere dökerek kendini yerle bir eder.[35]

Kendini yerle bir etmek ve başka bir şeye dönüşmek romandaki tüm anlatı kişileri için geçerli olan ancak farklı şekillerde gerçekleşen bir haldir. Felix yaratmak istediği sakat hayatta, Jenny yarattığı kötülükte, Nora yaratmak istediği aşkta, Robin yaratılışında kendini yerle bir eder. Ama Robin ve Doktor, romanın sadece ruhsal anlamda değil bedensel anlamda da dönüşüm geçiren karakterleridir. Robin kadın/erkek, insan/hayvan dönüşümünü yaşarken, Doktor gecede değişen kimliğiyle, erkek kimliğinden kadına, kadından bilgeye geçer. Her bilge gibi bildiklerinin acısını çeker. Soruları cevaplayan, acıları dinleyen ve saklayan, geceyi, varlığı, var olmayı anlatan, hayatta olmayanları bile hatırlayan, başkalarına yardım eden ama kendinde kaybolan doktor “Neyim ben?” diye sorar. Neden hem her şeyi bana anlatıp, hem de anlattıklarının ölmek için yuvasına giren bir tavşan gibi içimde yatmasını bekliyorlar?[36] Doktor ne bir tanrı, ne bir mesih, bilginin ve varlığın yükünü taşıyan insandır. Barda, kiliseden ayrılmış bir rahip, onu masasına içki içmeye davet eder, rahibin masasında içer, ağlar, sarhoş olur, tanrıya yalvarır, kendini kaybeder, onu ev götürmek isteyen rahibi yok sayar. Ayrıksı varlığında hem güçlü hem acizdir. Diğer anlatı kişilerinin hepsiyle zaman geçiren ve hepsini bilen tek kişidir, hepsi bir diğerini ondan dinler. Anlatmanın ve herkesi anlamanın yorgunluğunu yaşar, ona göre zamanda her şey mümkündür ve uzamda her şey affedilir; yaşam geçici bir kötülükten ibarettir… ve yüzümüzün kızaracağı bir sonsuzluk vardır[37], belleğin bir ağırlığı vardır. Doktora göre, kimliksiz bıraktığımız kimliklerimizi bulduğumuz yerde varlığımız vardır, burası gecedir, içinde tek başına defalarca öldüğümüz gece.[38] Doktor, manifestoya dönüşen konuşmalarını bitirir, son tiradını atar, geceye yanaşarak anlatıdan ayrılır, dünyanın hikayesini dünyaya anlatarak.

Djana Barnes kendine ulaşabilmek için dünya yoluna çıkanlara geceyi anlatır. Belki de geriye bıraktığı cümlelerden, düşüncelerden tekrar tekrar geçilerek geceye varılır.

 

[1]Geceyi Anlat Bana, Barnes Djuna, Çev. Aslı Biçen, Sel Yayınları, Birinci Baskı, Ocak, 2018, s.65.

[2] A.g.e., s.31.

[3] A.g.e., s.32.

[4] A.g.e., s.32.

[5] A..g.e., s.32.

[6] A.g.e., s.32.

[7] A.g.e., s.64.

[8] A.g.e., s.62.

[9] A.g.e., s.130.

[10] A.g.e., s.64.

[11] A.g.e., s.64.

[12] A.g.e., s.130.

[13] A.g.e., s.134.

[14] A.g.e., s.163.

[15] A.g.e., s.73.

[16] A.g.e., s.80.

[17] A.g.e., s.155.

[18] A.g.e., s.154.

[19] A.g.e., s.162.

[20] A.g.e., s.63.

[21] A.g.e., s.67.

[22] A.g.e., s.172.

[23] A.g.e., s.119.

[24] A.g.e.. s.69.

[25] A.g.e., s.69.

[26] A.g.e., s.72.

[27] A.g.e., s.71.

[28] A.g.e., s.73.

[29] A.g.e., s.76,77.

[30] A.g.e., s.153.

[31] A.g.e., s.158.

[32] A.g.e., s.70.

[33] A.g.e., s.112.

[34] A.g.e., s.85.

[35] A.g.e., s.172.

[36] A.g.e., s.167.

[37] A.g.e., s.137,138.

[38] A.g.e., s.111.

Paylaş
Önceki İçerik“Biraz Tolstoy’u Görüyorum Kahramanımızda”
Sonraki İçerikOrhan Pamuk’un “Balkon” Sergisine Bir Bakış
Avatar
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü Dramatik Yazarlık Ana Sanat Dalı mezunu. Yüksek lisans sürecinde tiyatro ve felsefe üzerine çalıştı; Antik Yunan tragedyaları ve felsefesi. Özel ve kurumsal tiyatrolarda dramaturg olarak çalışmalarını sürdürüyor. 2009 yılında Antalya Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümünde başlayan eğitmenlik süreci devam ediyor. Çocuklarla ve yetişkinlerle yazarlık atölyeleri yapıyor. Öykü ve oyun metinleri yazıyor. Antalya'da dört yıldır varlığını sürdürmeye çalışan Yersiz Yurtsuz Tiyatro'da yazdığı oyunları sahneliyor.