Sibel Öz

2 Kasım 2018

 

İnsan doğduğu yeri seçemez. İstanbul’da, Yozgat’ta, Rize’de, Afyon’da ya da Urfa’da doğmayı biz seçmesek de, doğduğumuz yer kişiliğimize, hayatımıza damgasını vurur. Sadece kentler değil, semtler ve hatta mahalleler bile benliğimize incecik ve kalın çizgilerle işlenir. Doğduğumuz yer anavatanımız, evimizdir. Çocukken içinde yüzdüğümüz deniz, ergenlik yaşında hapishanemiz, yaşlılıkta sığınağımızdır. Bir apartmanın bodrum katındaki kapıcı dairesinde de doğsak, bir sitenin on bir nolu dairesinde de açsak gözlerimizi dünyaya ya da nezih bir semtin yoksulluk bilmeyen çocuğu da olsak, evimizdir doğduğumuz semt. Unutulmazdır, unutulmayacak olandır. Hatıralarıyla ölür insan. Çocukluk evi o hatıraların ana kucağıdır, kendin olmaya başladığın yerdir.

Kentlerin siması insanların yüzüne, yürüyüşüne, bakışlarına yansır. Dik bakar bazı kentlerin insanı, telaşlıdır büyük kentlerin en büyüğünde yaşayanlar, telaşlı ve asabi. Yorgundur bazı kentler, bazıları daha kederli, bazıları zamanın unutulmuşluğunda mahmur, bazılarının üzerinde acı tüter, sıcaktır acının buğusu, insan nefesi gibi. Ardından isyan gelir, isyancıdır bazı kentler, ayakta yaşamak zorundadır.

İnsanla barışık kentler var mıdır? İnsanını yemeyen, tüketmeyen, insanı tarafından tüketilmeyen… Benim kentim İstanbul’dur, bu nedenle bilmem bu sorunun cevabını. Benim kentim insanı yer, oradan oraya sürükler, tüketir. Yorgun ölür bu yüzden kentimin insanları, yorgun ve gözü açık. Kimse doyamamıştır İstanbul’a ya, bu şehir hıncını alır hepimizden. Bir kısır döngüdür ‘fetih’ denilen icat. Kale surlarını dövmeden kendiliğinden açılan kapılardan sevinç çığlıklarıyla girişimiz fetihtir de, bu koca kentin bizi kuşaklar ve kuşaklar boyunca gözümüzün yaşına bakmadan değiştirmesi fetih değil midir? Biz İstanbul’u değil, İstanbul bizi fethetmiştir. Kısırdöngüdür bu, ‘Bugün seni fethedeceğim’ diye başladığımız her yeni gün, biraz daha yenik dönmez miyiz evlerimize? Ölürüz İstanbul’da, yaşamayız. Eksilen her erguvan ağacının, her yalının, her çayırın, her çeşmenin, her sokağın hesabıdır bu. Kent unutmaz eksiklerini, eksilen her Ermeni’nin, her Rum’un, her Yahudi’nin ahı asılı kalmıştır boynumuza. İstanbul unutmaz bir vakitler katırtırnakları kokulu yamaçlarını, ıhlamur kokulu sokaklarını, çocukların koşuşup gülüştüğü tarihi çayırlarını ve dahi asırlık konaklarını.

İnsan doğduğu yeri seçemez. Ama anlayabilir. Kenti anlamak öyle kolay iş değildir. Kentin dokusunu hissetmek, onun bilgisine sahip olmayı gerektirir. Kentin bir hafızası vardır. Tek tek hepimizin hafızalarının üstünde, hepimizi aşan ve kapsayan, ömürlerimizin, annelerimizin ve dedelerimizin, dedelerimizi doğuran kadınların hafızalarının, hatta yüz yıl yaşayan kargaların bildiklerinin, hatırladıklarının üstünde bir hafızadır bu. Yıkılmış, ‘dönüştürülmüş’ bir Rum kilisesinin ahşap kubbesinde, karşıcı bir eski caminin küçücük minaresinde, altı yüz yıllık bir çınarın gövdesinde, bir mezarlığın eski taş duvarından gelen rutubet ve çürümüş yaprak kokusunda kazılır bu hafıza. O ahşabı, o çınarı, o taşı ellemeden, o katırtırnağını ve ıhlamuru koklamadan, o Arnavut kaldırımlı dar sokakları adımlamadan, İstanbul’un bin tane merdivenini, bin tane yokuşunu çıkmadan, bin bir hikayesini dinlemeden edinilemeyecek bir hafızadır bu. Çorlulu Ali Paşa medresesinde sivil polislerle göz göze oturmadan, Kandilli’de yaşlı bir teyzeyi saatlerce dinlemeden, Üsküdar’da Mihrimah Sultan Camii kütüphanesine kapanmadan, Adalar’da yazı değil sonbaharı solumadan, Fatih’te Kadınlar Pazarı’nda büryan yemeden, Kadıköy’de bir kış günü kartopu oynamadan, Kuzguncuk’ta bostan nöbeti tutmadan İstanbul’u sezmek ne derece mümkündür?

İnsan doğduğu yeri seçemez. Ama sezebilir. Sezmek de bilgi gerektirir. Kimlerin, kaç tane İstanbul’u vardır? Son nüfus sayımına göre on altı milyon insanın on altı milyon tane İstanbul’u vardır. Benim İstanbul’um, bakkal Mustafa’nın İstanbul’u, Migros’ta kasiyerlik yapan Aslı’nın İstanbul’u, Trump Tower’da yönetici İlker beyin İstanbul’u, kokoreççi Hasan abinin, yorgancı Nazır amcanın, sucuda çalışan dövmeli çocuğun, pencerede yaşayan Melahat’ın, kızı Elif’in, gariban kocasının İstanbul’u… Gençlerin İstanbul’u, yaşlıların İstanbul’u. Ve çocukların İstanbul’u çocukistan… Kedilerin İstanbul’u ve dahi martıların. Şarkıların ve şiirin İstanbul’u, şiiristan. Herkesin İstanbul’u ayrıdır. Çünkü herkesin sezdiği, gezdiği, sevdiği, yaşadığı İstanbul farklıdır.

Yazarların, şairlerin de İstanbul’u vardır demek yerine İstanbul’un yazarları, şairleri vardır demeliyiz belki de sözün burasında. Çünkü onlar İstanbul’u içmiş, İstanbul olmuşlardır. Orhan Kemal’in İstanbul’u, hamalların, kebapçıların, kahvede pişpirik oynayan işsiz takımının, yosmaların, pezevenklerin İstanbul’udur. Onun, kelimelerle çizdikleri Eminönü’dür, Beyoğlu’dur, Karaköy’dür. Avrupa yakasında yaşayan Anadolu’dur resmettikleri. Bir başucu kitabı olarak saklanması gereken İstanbul’dan Çizgiler kitabını okurken yoksulların İstanbul’unda dolaşırsınız, aylaklık edersiniz her semtinde. Orhan Kemal olup İstanbul’da dolaşmak, 1960’ların İstanbul’unu o muhteşem Ferit Öngören çizgileriyle görmek, daha da ilginci yaşadığımız, soluduğumuz İstanbul’un hala Orhan Kemal’in İstanbul’u olduğunu anlamak tarifsiz bir duygudur. Orhan Kemal’i okurken, umutlarından ve öfkelerinden bir hayat kuran tüm o ötekilerin elleriyle, terleriyle yarattıkları bu İstanbul’a tutkuyla bağlı olunması gerektiğini şaşırarak ve sevinerek görürsünüz. “Islak kirpikleriyle gece yarısından sonraki İstanbul’a dalgın dalgın baktı. Evet, büyük, güzel, çok güzel bir şehirdi İstanbul. Uçurum kenarlarında bitmiş göz alıcı çiçekler gibi. İnsanı kendine çekiyor, sonra da uçuruma yuvarlanışına sadece bakıyordu” Elleri pardösüsünün cebinde, fötr şapkasının altından hâlâ hepimizi izleyen Orhan Kemal, Eminönü’nü, Balat’ı, Galata’yı, Karaköy’ü bizimle birlikte dolaşır, türlü insan hikâyelerine yarenlik ederken başımızda azıcık kavak yelleri eser ve o gün eski bir Beyoğlu meyhanesinde noktalanır.

Orhan Veli’nin İstanbul’u, “İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı / Önce hafiften bir rüzgar esiyor; /Yavaş yavaş sallanıyor / Yapraklar, ağaçlarda; / Uzaklarda, çok uzaklarda, / Sucuların hiç durmayan çıngırakları / İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.” dizelerinde ölümsüzleşir. İstanbul’u değil, bir kenti dinlemeyi öğreniriz Orhan Veli ile. Otuz altı yıllık kısacık bir yaşama sığdırılmış, sinmiş buram buram İstanbul, hala yasını tutar bu garip şairin. Kısacık trençkotu, kanarya sarısı kaşkolu ile Beykoz’un dalyanlarında balıkçıları gözler. Sandallara isim koyar, balıkları ağlardan çeker, Boğaziçi’ni seyreder. Bir elinde kitabı, hemen arkasında martı… Rivayete göre, Rumeli Hisarı’nda aynen böyle durur, durur da bir türkü tutturur; İstanbul Türküsü. “Urumelihisarı’na oturmuşum; / Oturmuş da bir türkü tutturmuştum: / “İstanbulun mermer taşları; / Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları; / Gözlerimden boşanır hicran yaşları; / Edalı’m, / Senin yüzünden bu hâlim.” / “İstanbulun orta yeri sinema; / Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama; / El konuşur, sevişirmiş; bana ne? / Sevdalı’m, / Boynuna vebâlim!” İstanbul küser Ankara’ya, kırgındır bozkır şehrine, Orhan Veli meselesidir aralarındaki, kimse bilmez. Orhan Veli Ankara’da belediyenin kazdığı bir çukura düşmüştür ya, başından hafifçe yaralanmıştır. İki gün sonra döner İstanbul’una, ama ne fayda. Bir arkadaşının evinde öğlen yemeği yerken fenalaşır. Yine de anlaşılmaz rahatsızlığının sebebi, alkol zehirlenmesi sanılır, böylece bir Cehov hikayesi gibi çeker gider Orhan Veli. Belediye çukurları ne yiğitler almıştır ya, biri de Orhan Veli’dir.

‘Al sana İstanbul!’ dercesine yazanlardan biri vardır ki, ‘Yazmasaydım delirecektim’ diye anlatır kendini. Bu şehrin vapurlarına bile öyküler yazan, bu şehri doya doya seven adamdır o, Sait Faik’tir. Kaldı ki vapurları olmadan düşünülebilir mi İstanbul? “Dün ona, Galata rıhtımında rastladım. Çelik ve demir vücuduyla hassas bir sporcuya benziyordu. Çıplak ayaklı bir küçük serserinin yanı başındaydı. Halatlarının bağlandığı demirlerden birine ayağımı dayadım ve elimi çeneme koyarak onu seyrettim. Beni alıp götüren, beni alıp getiren mahluku doya doya sevdim.” Sait Faik’in öykülerinin ana kaynağı, kanlı canlı İstanbul ve Adalar’dır. Denilebilir ki, basılı 147 öykünün 111’i İstanbul ve Adalar’da geçer. 1936 yılında basılan Semaver’den başlayarak, ölümüne kadar İstanbul’u yazmaktan usanmaz. Aslında İstanbul’dan çok insanlarıyla ilgilidir o. Günlerinin çoğunu kenti semt semt, sokak sokak gezmekle geçirir. Orhan Kemal, yakın arkadaşı Sait Faik için şöyle diyecektir; “İstanbul’u fellik fellik dolaşmaya çıkardı. Beyazıt’ta havuzun başına tünemişse ‘Havuz Başı’ öyküsünü, Boğaz’a sarkmışsa ‘Menekşe Vadi’yi yazardı. İstanbul’un en kıyıda köşede kalmış yerinde rastladığı insanları da kolundan tutup öykülerine sokuştururdu.” Semtler, sokaklar sızar öykülerine, insanlar, kediler, balıklar, martılar… “İstanbul’un semt adları yok mu? Bayılırım onlara. Ne güzelleri vardır. Yalan da olsa, yanlış da olsa, bu semt adlarından insanın muhayyilesine bir şeyler üşüşür. Başka yönlerden gelmiş anılar kaynaşıverir içimizde. Bir filmdir başlar dönmeye beynimizin karanlığında.” Dolapdere öyküsü bu paragrafla başlar, semt adlarıyla. Kandilli, Çengelköy, Unkapanı, Cankurtaran, Kazlıçeşme, Kanarya…

Günümüzde mega kent olarak adlandırılan büyük kentlerin edebiyatı ve kenti işleyen metinler, tarihsel geleneksel dokudan, mahallelerden, sokaklardan çıkarak sitelere, alışveriş merkezlerine, TOKİ evlerine doğru uzanan bir düzlem kayması yaşıyor. Geniş, çerçevesiz, tarihsel kimliğe sahip mekanlar yerini minimal yapay mekanlara bırakırken, insan öyküleri de daha çok yalnızlık, kimlik arayışı ve başka psikolojik sorunlar etrafında işleniyor. Kediler artık sokaklarda değil, evlerde. Ormanlar yok, pencereler önündeki saksılar var. Ağaçlar yok, çiçekler var, eve getirince ertesi gün solan. Çarşı, pazar yok, market ve alışveriş merkezleri var. Çayır yok, çim saha var. Mahalle maçı yok, spor salonları var. Yakar top, saklambaç yok, bilgisayar ve telefon var. Ve eski şeylerin yerine geçen tüm yeni şeylerin bireysel kullanım üzerine şekillendiği göze çarpıyor. Çoğul eğlenme eylemi bir eski zaman adeti haline gelmiş durumda. Metinlerde mahalle kültürü, mahalledeki komşuluk ilişkileri, ilişkilenme biçimleri yerini, bireyin durumuna, insanın kendine, başka insanlara ve doğaya yabancılaşması sorununa bırakmış durumda. Kentteki değişim, kentin değişen zamanı, kentteki şişme, taşma, yarılma doğal olarak kenti konu edinen metinlere de dolaysızca yansımakta ve yazarak kenti anlamaya çalışan insanlar tarafından gözlemlenmektedir. Bu arada toplumsal öznenin erimeye uğraması, insanın yalnızlaşması sayıca daha çok insanı ‘yazar’ hale getirmiştir. Konuşan, iletişim halinde olan toplumsal yapı çözüldükçe birey kendini yazarak ifade etmekte, teknolojik gelişmeler de bunu hem hızlandırmakta hem de kolaylaştırmaktadır. Semt sakinleri, mahalleli gibi toplu özneler yerini, 101 numarada oturan falanca kişiye bırakmış, karşı dairedeki insanla bile selamlaşmayan insan, diğer insanlarla sosyal medya üzerinden iletişime geçme yollarını arar olmuştur. Kaldı ki benzer bir durum metinlerde de izlenmekte, kısa öykü neredeyse 1 tweetlik öykü sınırında gezmekte, 140 karaktere sığdırılmaya çalışılmaktadır.

Kentler değişir, ama metinlerde yaşamaya devam eder. Yazı, odağında insan olduğu sürece, kenti anlama uğraşından vazgeçemez. Kentin şairleri, yazarları, öyküleri çıkar, onu yaşanılır hale getirir. Hatta öyle olur ki, İstanbul’u Orhan Veli’siz, Sait Faik’siz ne düşünebilir, ne de yaşayabiliriz. Onlarla bir bayram yerine benzer kent, hatta şenlik, cümbüş, karnaval. Derken topal martı zurnanın, dümbeleğin sesine kulak verir, tüner bir vapurun dumanlar tüten bacasına, seyre dalar âlemi. İstanbul’un orta yerinde, Boğaziçi’nde, insanın topal martı olası gelir, olanaksız mı?

 

Sibel Öz – Özyaşam Öyküsü

1973 yılında İstanbul Üsküdar’da doğmuştur. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünden mezun olmuş, aynı üniversitenin Sinema alanında yüksek lisansını bitirmiştir.

Öykü yazarıdır. Öykü alanında çeşitli ödüllere layık görülmüş, kendisi de pek çok öykü yarışmasının jürisine katılmıştır. En Çok Seni Bekledim (Agora Yayınevi, 2006), Serçeler Ölürse (Notabene Yayınevi, 2012) ve Yokuş Yukarı İstanbul (Notabene Yayınevi, 2015) adlı öykü kitaplarının yazarıdır.

Kıyıya Vuran Dalgalar (Notabene Yayınevi, 2012), Pabucu Yarım (Notabene Yayınevi, 2013) ve son olarak Ayşegül Tözeren ile birlikte Korkma Kimse Yok (Notabene Yayınevi, 2014) adlı kolektif kitapları hazırlamıştır.

Halen Notabene Yayınevi’nde edebiyat editörlüğü görevini sürdürmekte olan Sibel Öz, çeşitli dergi ve basın mecralarında sürekli yazılar yazmakta, sinema alanıyla ilgili çalışmalarını sürdürmektedir.