Fotoğraf: https://www.dailymaverick.co.za

 

İki genç balık birlikte yüzüyorlarmış.

Yanlarından geçen yaşlı balık başıyla onlara selam verip,

“Günaydın çocuklar. Su nasıl?” diye sormuş.

Biraz daha yüzdükten sonra genç balıklardan

biri diğerine dönmüş ve sormadan duramamış:

“Su da neyin nesi?

David Foster Wallace

 

Roman sanatı, sıradan insanın küçük detaylardan oluşan günlük hayatını destansı bir şekilde anlatarak, bir zamanlar efsanelerin, dinlerin ve mitlerin anlattığı hikâyeleri modern hayatın bir parçası kılmayı başarmıştır. Başka bir deyişle modern hayatın kısır döngüsünü, tam da onu boğucu hale getiren detayları büyüterek başka bir şeye dönüştürmüştür. Amaçsız hayatı bir hedefe, bir odağa, bir merkeze yaklaştırarak katlanılabilir kılmıştır. Ya da katlanılabilir kılmaya yaklaşmıştır mı diyelim! Belki de bir merkez arayışı bir illüzyondan başka bir şey değildir. David Foster Wallace yazılarında, insanın varoluşunun temelinde acı olduğunu söyler ve bir sanat yapıtı acıyı asla azaltmaz, olsa olsa genelleştirebilir, gerçek empati diye bir şey yoktur, diye de ekler. Onun için insanlar acıdan kaçarken aslında kendilerinden kaçtıklarını bilmezler.

David Foster Wallace internet çağında yaşayıp ölen ilk büyük yazardı. İntihar ettiğinde henüz 46 yaşındaydı. Birçok okuyucusu için büyük bir sürprizdi bu son. Tamam Amerika’nın parlak çocuğu karanlık labirentler kuruyordu metinlerinde, bulmacayı andıran dilinde alışılmadık felsefi imgeler vardı, ama yine de böylesi karanlık bir eylemi nasıl gerçekleştirebilmişti? Kenyon College’de verdiği unutulmaz mezuniyet konuşmasında öğrencilere, suyun farkında olun, diğer balıklardan ayrılın diyen biri, birdenbire nasıl bunu yapabilmişti? Amerika şaşkındı. Ancak karısı, anne ve babası, yakın arkadaşları için belki de sürpriz olmamıştı bu son. Belki romanlarını derinlemesine okuyan, her yazarın çok az sayıda sahip olduğu, o özel okurlar için de sürpriz olmamıştı onun intiharı. (Ancak sanırım Bay Wallace buna itiraz ederdi, kendisinin Borges üzerine yazdığı ve onun yapıtıyla hayatı arasında ilişki kuran biyografileri kıyasıya eleştirdiği parlak bir denemesi olsa da, kanımca belki de hayatı ile yapıtları birbirinden ayrılmaz yazarların başında geliyordu kendileri.) Ölümünün ardından babası oğlunun kökleri çocukluğuna dayanan bir depresyonla uzun bir süredir mücadele ettiğini, son birkaç aydır da işlerin iyice kötüye gittiğini söylemişti. Annesi depresyonu “dişleri olan bir kara delik” diye tanımlayacaktı. Oğlunu yutan buydu. Devasa bir kara delik. Oysa kamuoyunun önüne çıkan adam tipik bir Amerikalıydı. Biraz iri yarı, konuşurken heyecanlı ve çekingen, çoğunlukla göz kontağından kaçınan, kafasında her daim bir bandana olan, tenis meraklısı, köpekleri seven ve bakanda sempati uyandıran bir üniversite hocasıydı. Anormal kitaplar yazan normal biri gibiydi.

Babası felsefe bölümünde akademisyen, annesi İngilizce öğretmeni olan Wallace kitaplarla dolu bir evde büyümüştü. Küçükken, annesi ile babasının yatakta el ele tutuşup tutkuyla birbirlerine Ulysses’i okuduklarını söylemişti. Ama belki de tüm bunlara bir tepki olarak Wallace kitaplara değil, spora ilgi duymuştu çocukken. Önce profesyonel bir Amerikan futbol oyuncusu olmak istemiş, ergenlikle birlikte fiziği fazlasıyla uygun olsa da bu sporun sert doğasından kaçarak, fiziği pek de uygun olmadığı halde tenis oynamaya başlamış, bu sporda oldukça da başarılı olmuştu. Ancak Wallace hayallerini kurduğu profesyonel bir kariyer yapamamış, ama bin sayfayı aşan unutulmaz eseri Infinite Jest’in merkezine bu sporu koymuştu.

Hastalık çok erken yaşlarda yakalamıştı onu. Ergenlikte esrarla tanışmış, anksiyete atakları geçirmeye başlamıştı. O yıllarda çevresinde olanlar onun fazlasıyla içine kapanık olduğunu, ama saplantılı bir merakla etrafında olup bitenleri izlediğini söyleyecekti. Bilim adamı titizliğiyle yaptığı bu gözlemler ileride romanlarını diğerlerinden ayıran özelliği oluşturacaktı. Wallace’ın insanı hem hayran bırakan, hem rahatsız eden küçük detaycılığı bu farklı bakışın ürünüdür. Kolej yıllarında kendi derslerine değil de babasının felsefe derslerine girmesi ve sonra okul dergisine yazdığı yazılar, bu zorlu süreçte onu ayakta tutan şeyler olacaktır.

1987 yılında henüz 25 yaşındayken basılan yaklaşık 500 sayfalık ilk romanı The Broom of the System ile hem okuyucuların hem eleştirmenlerin ilgisini çekmiş, mizahın ve zekânın birleşimi olağanüstü bir yetenek olarak lanse edilmişti. Kısa hikâyelerinden oluşan ikinci kitabı Girl with Curious Hair dan sonra kurmaca fikirlerinin tükendiğini düşünerek yeniden depresif bir döneme girmişti. Ama imdadına kolej yıllarında babasının felsefe derslerinde mutlu olduğu anlar yetişecek ve Wallace tam burslu bir şekilde Harward’da felsefe eğitimine başlayacaktı. Böylece hem içine düştüğü girdaba yeni sorularla yaklaşabilecek hem de kurmaca için yeni fikirler üretebilecekti. Ama işler beklediği gibi gitmiyor, yaptığı her eylemle boşa kürek çektiğini haykıran zihnindeki ses susmuyordu bir türlü. Yeniden uyuşturucuya başlamıştı. En nihayetinde depresyon o kadar içinden çıkılmaz bir hal almıştı ki, Wallace bir klinikte bir süre gözetim altında tutulmuştu. Her şeyi aşırı olan Wallace’ın klinikten çıktıktan sonraki toparlanma süreci de çok hızlı olmuştu. Çıkar çıkmaz yeniden yazmaya başlamıştı, ama bu sefer hedefi çok büyüktü, opus magnum’u üzerinde çalışıyordu. Yemeden içmeden kesilmiş bir vaziyette. 90 sayfa dipnot içeren yaklaşık 1100 sayfalık romanında bugüne kadar yaşadığı her şeyi anlatacak ve belki de beklenen o büyük Amerikan romanını yazacaktı; Amerikan futbolu, uyuşturucu, seks, tenis, matematik, bağımlılık, televizyon, filmler ve diziler, boşa geçirilen saatler, eğlence peşinde koşan ama bula bula yalnızlık bulan insanların olduğu bir çeşit ansiklopediydi bu tuhaf yapıt. Roman gerçekten de Amerika’da bir fenomen olmuştu. Kitabın tanıtımı için çıkılan turneler, ağzına kadar dolu salonlarda imza ve okuma günleri, haber programlarına konu edilen ve kimsenin tam olarak ne anlattığını bilmediği devasa bir kitap, ülkenin gündemindeydi artık Wallace. Infinite Jest adlı yapıtı hevesle alınan ama bir türlü sonuna kadar okunamayan kitapların en ünlüsü olmuştu.

Wallace’ın metinlerinde biçimsel ve felsefi oyunlar elbette bolcaydı. Ancak o büyük yapıtların sadece bu hünerlerini ortaya koyarak “aferin” peşinde koşan ve sadece sevilmek isteyen ortalama yazarlardan çıkmadığını çok iyi biliyordu. Onun yalnızlığı daha büyüktü. O sadece sevilmek değil, sevmek de istiyordu. Okuyucudan ilgi, alaka ve zaman istiyorsanız, ona bir şey vermek zorundasınız, derdi hep. Wallace’ın yükü ağırdı, zira kendisi çok daha fazlasına niyet etmişti. Acısıyla, saçmalığıyla, umutları ve düş kırıklıklarıyla, ve hatta döngüsel anlamsızlığıyla tüm hayatı vermek istiyordu. Bu yüzden hayat kadar karmaşık, hayat kadar ağır metinler yazdı hep. Hayat kadar ağır yüklerin altına girdi hep. Kahkahadan tebessüme, oradan hüzne çıkan labirentler kurdu.

Wallace’ın derdi edilgenlikle, zararsız görünen ama düşünmenin önüne set çeken uyuşturucularlaydı. Bunların başında televizyon geliyordu; B sınıfı filmler, sabun köpüğü diziler, aptal sabah programları, yalanlara yalanlar katan haberler. Hayatın narkotik şablonları. Oysa her şeyin bir fiyatı vardı ve serbest piyasa her zaman en doğru değeri tespit ederdi. Elbette kendine göre. Bu içi boş hazlara karşı insanlar en kıymetli ve paha biçilmez servetlerini veriyorlardı: Zamanlarını. Sistem içi boş hazlarla insanlardan hayatlarını çalıyordu. Bu nedenle, bir tür can yakıcı farkındalık için, Wallace’ın metinlerinde bir nesnenin tasviriyle o nesnenin kendisi arasındaki mesafe mümkün olduğu kadar azdı.

David Foster Wallace birçok şeyi içeriden anlatabilen ama her şeye dışarıda olan bir adamdı. Popüler kültüre ilgi duyar, televizyona ve filmlere düşkünlüğünü itiraf etmekten kaçınmaz, ama bunlara fazla mesai harcadığını kabul ederek de kendine kızardı. İhtimal tahmin edilenden daha fazla kızardı. Wallace belki döneminin en ünlü yazarı değildi, ama muhtemelen döneminin gençliğini, onların hayallerini, hayal kırıklıklarını, endişelerini ve kalabalıklar içindeki yalnızlıklarını en iyi anlatan yazarların başındaydı. O hepimizin kafasının içindeki sesti. Belki de öldürmeyi en çok istediğimiz sesti.

Wallace 12 Eylül 2008 tarihinde içindeki sesi öldürmek için boğazına ilmiği geçirdi. Boşlukta sallanan cansız bedenini Infinite Jest’i resmederken tanıştıkları ve hayatımı değiştiren kadın dediği ressam karısı Karen Green bulmuştu. Oysa yakın arkadaşları hayatı onun için kolaylaştıran Karen’le birlikte Wallace’ın “normal” (Wallace burada normal için bir dipnot kullanırdı sanırım) bir yaşam sürmeye başladığını ve iyileştiğini düşünüyordu. İntiharın ardından çoğunluk suçu, karın ağrıları yüzünden yıllardır kullandığı antidepresanı bırakmasına bağlayacaktı. Ama belki de ortada bir suç yoktu. Ya da suç sanıldığından daha büyüktü. David Foster Wallace ilmiği boğazına geçirdiğinde tereddüt etti mi bilinmez, bildiğimiz tek şey, bir balık olarak suda olmanın bilincini taşıyamadığı için akvaryumu kırmayı tercih ettiği. Zira Wallace’ın metinleri engin denizlerde yüzmediğimizi, bir tatlı su balığı olarak küçük akvaryumlarda ikamet ettiğimizi anlatmıştır hep.