Fatma Nuran Avcı

 

13 Eylül 2018

 

NotaBene Yayınevi’nden çıkan Recep Yılmaz’ın Kül ve Nal adlı kitabı on dört öyküden oluşuyor.

Öyküleri okudukça hüzünlü bir melodi kulağımda kaldı. Özlemin, geçmişin çağrışımı, derin bir kimsesizliğin sesiydi duyduğum. Sokakta, köyde, ormanda geçen anlatımın durgun ama zengin betimlemelerle kuşatılmış olması ve yaratılan güçlü atmosferler sayfalardan koparmadı beni. Kitapta yer alan cümlelerden yola çıkarak kavramlarını, anlatım dilinin derinliğini, ifade ve görme biçimini yakalamaya çalışalım.

“Yalnızlığın vahşi tırnaklarının açtığı onmaz çizikler, yaralar vardı.”

“Yalnız insanın coğrafyasının sınırı olmazmış.”

Yalnızlık ve kırgınlık… İnsan ruhunun çelişkileri, aklın gelgitleri, hafızanın oyunları, yaşananlardan geriye kalanlar… Yaşadığımız sürece kaçamadığımız, unutamadığımız, duygu ve düşüncelerin parçaları, toplamaya çalıştıkça dağılmaları… Hayatın olumsuzluklarıyla tek başına mücadele edenlerin yalnızlığı şüphesiz kırılgan, umutsuz zamanları beraberinde getiriyor. Yaşama sevinci dediğimiz sığınma ihtiyacı kimileri için karamsarlığın gölgesinden kurtulamıyor, yeniden hayata neşeyle gülerek bakmaktan alıkoyuyor çoğu kez.

“Yağmurlu havada denizden alınıp sarp, keskin kayalıklara bırakılıvermiş çirkin bir balıktı sanki. Çırpındıkça yaraları çoğalıyordu.”

Anlatımda hissedilenlere yaklaştıran, benzetme arayışında sonsuz buluşlar… Anlamı çoğaltan, iç dünyaya dair yakalayıp mühürleyen sahneler… İnsan ruhunun çözümsüz bunalımlarında başka bir canlıya, nesneye, eyleme bakışı… Anlatıcının yaratıcı ve farklı gözü, öykülerdeki bireysel iç sıkıntısının ağırlığını bu şekilde benzer cümlelerle dağıtmayı başarıyor.

“Gecede” adlı öyküde, “Karanlığa sığınan kirli ruhların kurban aradığı saatler miydi?” sorusunu soran anlatıcı, iki adamın gizemiyle başlayan öyküyü, geriye ve ileriye ustaca sararak olayı sinemasal biçimiyle kurguluyor. “Cehaletin iyice semirip silahlananların çoğaldığı bir şehirde yolun kavşağından, insanın yavşağından ne kadar durursan o kadar iyi miydi,” derken de toplumsal sorun ve vicdan anlamında düşündürüyor. Yaşadığımız zaman diliminde öldürmenin, cana kıymanın kolaylığı… İnsanın giderek vahşileşmesi… Suçun, suçlunun örtülmesi, yenilerine yenilerinin eklenmesi… Tanık olanların ise elinden bir şey gelmeyerek çaresiz bekleyişi… Günümüzü gösteren bu öykü hem konu seçimi, hem biçemi yanıyla dikkat çekiyor.

“Keklik” adlı öyküde, şehir yaşamındaki kalabalık yığınlarda gezinen bakışların yakaladığı, “Yağlanmış gövdeler, etten kuşaklar, taşan göbekler” gibi şaşkın, rahatsız edici görüntülerin ardından kınalı, zarif bir keklikle çirkinlikten güzelliğe geçerek, doğanın canlı, renkli resimleriyle gerçek huzurun adresi veriliyor. Bu öykü insanın doğaya duyulan özlemini tüm nedenleriyle yansıtıyor.

“Öğle Beyazları” adlı öyküde, işsiz bir gencin kırılmış, toplumdan kopmuş, içine kapanmış artık ürkekleşmiş davranış ve düşünceleri yürek acıtıyor. “Sahi ne işe yararım ben,” diyen Sadi, zamanımızın temel sorunlarından olan işsizliği böyle irkiltici sorularla ve duyarlı bir dille anlatıyor.

Birey hesaplaşması diyebileceğimiz, “Bir Kâse Çorba Lütfen” adlı öykü ise, hemen hemen tüm insan hayatında karşılaşılan, itiraflarımızın, pişmanlıklarımızın iç dökümü niteliğinde. Geçmişin yaraları, anılar ilerleyen yaşlarda daha fazla belleğimizi uğraştırıyor. “Ümitleri, hayalleri, sevgileri, en önemlisi de inançları alaycı bir gülümsemeyle alıp gidiyor işte.” derken öykü hayal kırıklıklarını, sıradan, tatsız günlerin içinde anlatıyor.

Kitabın iç konuşma şeklinde geçen öykülerinin yanı sıra hareketli, olaya dayalı olanlarında ise yine doğadan uzaklaşılmıyor. Ağaçların dalları gibi gelişen, hayvan sesleriyle, adeta doğanın ruhunu anlatan bezeli atmosfer hem öykülere derinlik, hem farklı duygular katıyor. Giderek her anlamda kirlenen dünyamızda, modern yaşamın getirdiği sorunlara çözüm arayışı, saflık, berraklık ve huzur beklentisi hiç bitmeyecek. Değişmeyen tek güzellik tabiat olarak kalabilecek mi, yoksa hırçın ve azgın elleriyle insan onu da yok etmeyi sonunda başarabilecek mi?

“Su, Taş ve Birkaç Adam,” adlı öykünün girişinde, “Tam o sırada suya üç gölge düştü,” diyerek az sonra ortaya çıkacak karakterlere hazırlık yapılıyor. Üç kafadar arkadaşın macerası tam da öykünün istediği gibi, kısa ve vurucu diyaloglarla gerçek dilin, yaşamın kesitini veriyor.

“Ormandaki Işık,” adlı öykü ikiye bölünmüş yanıyla oldukça farklı bir yapıya sahip. Gerçek mekândan, akıldan geçen mekâna doğru ancak birbirinden ayrılmadan süren öykü, bir anda hatırlanan, çağrıştıran nesnelerle, yüzlerle insanın geçmişinin asla hafızasından silinmeyeceğini gösteriyor.

Yazarın öyküleri genel olarak, ben anlatıcının kendi iç dünyasıyla çevresine tuttuğu ayna, düşüncelerini birleştirip ya da koparıp duyarlı, içli anlatımıyla kullandığı dilin erilden çok dişile yaklaştığını düşündürüyor. Bu durum aslında dil tanımının yazarın cinsiyetiyle ilişkilendirilemeyeceğini akla getiriyor. Ruh çözümlemelerindeki detaylar, yüklenen anlamlar, duyguların tanımı hüzünlü, kırık seslerin arasından ilerliyor. Bazen üst üste gelen betimlemelerin yoruculuğunu da eklemek gerekiyor. Örneklemek gerekirse, “Hava, üşümenin bulanıklığında sonsuzluğa doğru derinleşip girdaplaşıyormuş duygusu veren sisli devasa bir tabloyu andırıyordu.” Daha yalın sadeleşmiş anlatım elbette her yazarın tercihi olmayabilir.

“Kar Yağsa,” adlı öykünün ilk cümlesi: “An gelir, her neysen, fırtınaya tutulur tipiye karışır savrulur gidersin. Hepsi o kadar.” Kar, fırtına, tipi… Savrulmak… Yaşamın içinde olayların, ilişkilerin belirlediği türlü durumlar… Mutlu ya da mutsuz, zafer kazanmış ya da yenilmiş insan… Kitabın en derin ve anlatımın en çarpıcı olduğu bu öykü parça parça da olsa ülkemizin geçmişine dair pek çok izleri taşıyor.

Kül ve Nal hayattan bize kalanları seçilmiş, duyarlı resimlerle, erkek yalnızlığının çevresinde, hüzünlü, kırılmış sesiyle zamandan zamanlara bırakılan öykülerden oluşuyor. Durgun ama akan anlatım, konuların ince işlenişi, dilin temiz ve özenli kullanımı yazarın ustalığının belgesi niteliğinde. Yaşam, öyküler ve merkezinde insan… Yüreğin, beynin dillendirdiği ve bir çift gözün gördükleri… Kitapların okura bıraktıkları elbette göreceli. Ancak bazı özellikleriyle bazı kitaplar farklı yerlere konmalı. Bu anlamda, Kül ve Nal raflarda yerini koruyacak her zaman.

 

Recep Yılmaz, Kül ve Nal, NotaBene Yayınevi, 2017.

 

Fatma Nuran Avcı – Özyaşam Öyküsü

1966 Aksaray doğumlu. İlköğretimini Sakarya’da, liseyi Bursa’da tamamladı. Eskişehir Anadolu Üniversitesi İktisat bölümü mezunu. 2011’den bu yana Yaratıcı Yazarlık Atölyelerinde eğitim alarak öykü yazmaya başladı.

Notos, Lacivert, Vagon, Edebiyatist, Gamlı Baykuş, Roman Kahramanları gibi dergilerde öyküleri, kitap tanıtımları, söyleşileri yer aldı. 2018 yılı mart ayında Son Cevizlik adlı ilk öykü kitabı Notabene Yayınevi’nden çıktı. İzmir’de yaşıyor. Evli bir kız, bir erkek çocuk annesi.