İrem Uzunhasanoğlu

17 Kasım 2018

 

Kısa öykünün ortaya çıkışından itibaren kuramcılar ve teorisyenler öyküyü kalıplara yerleştirip onu tanımlamaya çalıştılar. Her biri kendi oluşturdukları tanım kutucuklarına öyküyü yerleştirmeye çalışsa da öykü ne yapıp ediyor ellerinden sıyrılıp kaçıyordu. Onu, sabit bir tanıma oturtmak ya da sınırlarını çizmek hem haksızlık oluyor hem de bir diğeri gelip var olanı silip süpürüyordu. Peki kısa öykü neydi? İlk çıkış noktasından itibaren nasıl gelişmiş ve evrilmişti? Gerçekten kısa öyküyü kalıplara oturtmak mümkün müydü?

Ünlü romancı E. M Forster, “Öykü, içinde hayali kahramanların olduğu kısa anlatıdır ve genelde hayatla ilgili bir mesaj kaygısı vardır,” diyor, hatta tanımı daha da daraltıp “7.500 kelimeye kadar olan anlatılar öyküdür, roman olması için elli bin kelimeyi geçmesi gerekir,” diye ekliyor. Yazar ve kuramcı Carl Grabo ise bu fikre karşı çıkıyor ve Kısa Öykünün Sanatı isimli kuram kitabında “Kısa öykü, şiir formatında olmayandır, Ulysees de bir uzun öyküdür,” diyerek kafaları iyice karıştırıyor. Yazar ve teorisyen Dominic Head ise bu teoriye hak veriyor ve “Mrs Dalloway de Ulysees de birer kısa öyküdür,” diyor. Ortaya attığı bu teorinin dayanak noktası ise, her iki kitabın da tek bir olay üzerine kurgulanmış olması. Clarissa Dalloway’in vereceği parti için çiçek almaya çıkması ve Leopold Bloom’un bir cenazeye katılmak ve birkaç önemsiz iş halletmek için 16 Haziran günü sokağa çıkması. Her iki kitabın da tek bir olay üzerine kurgulandığını görünce Ulysees’in 730 sayfa olması kısa öykü olarak tanımlanmasının önünde bir engel teşkil etmiyor. Kısa öykü gerçekten kısa mı olmalıdır tartışması henüz sıcakken, Ernest Hemingway o meşhur mikro öyküsü ile tüm teorileri alt üst ediyor: “Satılık bebek patikleri, hiç giyilmedi.”

Kafalar bu kadar karışmışken çağdaş yazarlardan Margaret Atwood ve Neil Gaiman mikro öyküyü desteklercesine ortaya “Literature” (edebiyat) kelimesinden türettikleri bir kelime atıyorlar “Twitterature” yani sadece 140 karakterden oluşan “Twitter edebiyatı”. Herkesin en iyi mikro öyküyü yazmaya çalıştığı yarışmalar düzenleniyor. Bir kullanıcının yazdığı “Altı kardeşin en küçüğüydü. Beş üniforma geri geldi, intizamla katlanmış. Artık o bir tek çocuk” bu türe güzel bir örnek. Kısa öykü iki-yedi sayfa arası olmalıdır görüşü de böylece çürütülmüş oluyor. Öykünün odak noktası tek bir olaydır ya da yılların panoramasıdır görüşü benimsenmişken, yazar ve kuramcı Charles Bohner Klasik ve Çağdaş Öykü isimli kitabında şu görüşü ortaya atıyor: “Aslında kısa öykü mitlere ve halk hikâyelerine dayanır, Boccacio’nun Decameron’u, Chaucer’ın Canterbury Hikâyeleri ve hatta Cervantes’in Don Quixote’si bile… Kısa öykü kendinden bir önce geleni reddederek gelişir”. Okur, kafasında Ulysess’in tek bir olaya odaklandığı için kısa öykü sayılabileceğini oturtmuşken, ortaya şövalye Don Kişot’un maceraları atılınca iyice afallıyor haliyle. Edgar Allen Poe ünlü makalesinde “Kısa öykü tek oturuşta okunandır,” dese de okur elinde ne yapacağını bilemediği Don Quixote ile kalıveriyor.

Yıllar içerisinde “kısa öykü” türü altında farklı tekniklere başvuran yazarlar arasında John Barth’ı da gösterebiliriz. “Çerçeve Öykü” isimli öyküsünde “Bir zamanlar, başlayan bir öykü vardı” diyerek öyküyü döngüsel bir teknikle sonsuza uzatır. Borges’in ve Joyce’un da denediği bu döngüsel teknik, öyküyü hem kısa tutar hem de sonsuz bir döngüde tekrar ettirir durur, çünkü onlar için önemli olan tıpkı çağdaşı bir tabloya bakarken gördüğümüz görsel metaforlar gibi öykü de görsel metaforlarını metne hapseder.

Ünlü kadın romancı ve öykücülerden Elizabeth Bowen, “Bir karakterin geliştiği ve tamamının portrelendiği yer romandır, öykü karakterin analiz edildiği yer değildir” der ve bunu “Hayalet Sevgili” öyküsünde kanıtlar. Geçmişini bilmediğimiz bir kadının anlık nevrotik çöküşünü bize yaşatır ve öyküyü belirsizliklerle kapatır.

Julio Cortazar ise, öykünün çamurdan bir küre yapmaya benzediğini, içinde ise tıpkı bir şiirde olduğu gibi ritim ve melodi olması gerektiğini savunur.

Tüm bu tanımların ışığında bir kez daha fark ederiz ki, kısa öykü formatlara sokulamayacak kadar hırçındır. İlk kısa öyküyü kimin yazmış olduğu da büyük tartışmalardan biridir. Rus yazarlar Gogol ve Chekhov mu yoksa Fransız yazarlar Maupassant ve Balzac mıdır? 1820’lerin Amerikan Edebiyatı’na baktığımızda ilk öykücü ve teorisyenin Edgar Allan Poe olduğu da netlikle söylenebilir. Hiçbir teoriye ve formata tastamam oturmayan bu hırçın yazın türü Rusya’dan, Arjantin’den, İran’dan, İngiltere’den, İtalya’dan birçok öncüye sahip olmakla birlikte seyahatini, başına buyruk kurallarıyla gerçekleştirmeye devam etmektedir. Olay ve durum öykülerinin yanı sıra sadece karaktere ya da mekana odaklanan öyküler de mevcuttur. Bilinç akışı ile yazılmış, polifonik veya postmodern öyküler de her daim pastadan payını almıştır. Kimi estetik kaygı güderken, kimi sadece insan psikolojisini açıklamaya yönelmiştir, kimi ise öyküyü dille kurup, dilin sınırlarını zorlamaya çalışmıştır.

Peki Türkiye Edebiyatı okurlarına soralım? Sizin için kısa öykünün tanımı nedir?

 

 

İrem Uzunhasanoğlu – Özyaşam Öyküsü

1983 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde İngiliz Filolojisi okudu, Cambridge Universitesi’nde Uluslararası Öğretmenlik eğitimi aldı, daha sonra da New York Üniversitesi’nde Yüksek Lisans’ını tamamladı. İlk romanı Gitme, Gül Yanakların Solar’da (2015) Türkiye Yunanistan nüfus mübadelesini ve göçü anlattı. Yaratıcı yazıyı ve eleştirel düşünceyi destekleyen 365Her Güne Bir Yazı (2016) isimli bir kitap hazırladı. Spencer Holst’un öykülerini Büyücünün Kızı isimli çeviri kitabıyla dilimize kazandırdı. En son kitabı Ufkun Öte Yanı İthaki Yayınevi’nden çıktı. İstanbul’da yaşayan yazar roman yazmanın yanı sıra İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Doktorasına devam etmektedir.