Altın. Adı duyulur duyulmaz parıltısı gözümüzde canlanan, sesi duyulandır. Zenginliğin, gücün vazgeçilmez simgesi, sahip olma duygusunun kamçısı, açgözlülüğe, kötülüğe doğru uzayan yolun tartışılmazıdır. Yüzyıllar içinde değerini yitirmeyen ölçü birimi olması da hemen akla gelenlerden. Biraz uğursuzluk, çokça gösteriş biçimidir bilindiği gibi. Savaşların nedeni, göçlerin güvencesi, insanoğlunun tehlikeleri göze alarak başını soktuğu beladır. Gelinlerin ziyneti, küplerde, tenekelerde toprağa gömülüp saklanandır. Hakan Sipahioğlu Kıyamet Ha Kıyamet adlı kitabına, 10 altın karşılığında kuyumcuya teslim edilen bir çocuğun öyküsüyle başlıyor. Babanın oğlundan üstüne altın vererek kurtulmak istemesi tuhaf bir alışveriş. Kapalıçarşı çıraklığından, Ahmet Mıstî Hazretleri’ne dönüşen kahramanın yolculuğu, anlatı zamanına uygun ironisi bol, usta bir öykücülük diliyle zengin öğelerinin yanı sıra, doğru seçilmiş simgeleriyle de dikkat çekiyor.

Alan ve veren “El”, kitapta akılda kalan öykülerden birinin adı olmuş. Kadı efendi tarafından hırsızlıkla itham edilen kuyumcunun sol eli kesilmiştir. Bir esnaf için bu durum hadım edilmekten farksızdır. Sanki eksikliğini, gelirine gelir katarak tamamlayıp dükkan duvarına, “Allah’ın eli onların elinden üstündür,” ayetini yazdıran Molla Ekrem Bey, öykünün satırlarında, asıl ünü, “Sağ eliyle alır, sol eliyle verir,” nüktesidir, diyerek anlatılıyor. Evinden koparılan evlat, sol eli kesilmiş cici baba, maddi değeri biçilmiş, bedeli ödenmiş bedenler, uzuvlar… Kaybedilenlerin karşısına, yerine koyabileceklerini arayan insanın buldukları… Sahip oldukça yetinmemek, yetinmedikçe değer yargılarını hiçe sayarak hilelere başvurmak… Zamanı, mekanı, kişileri kuyumcu titizliğinde işlenen bu ilk öykünün devamındaki diğer öykülerde para mal, maddi manevi değerlerin sorgusu başlıyor.

Miras. Ölüm nedeniyle el değiştiren, devredilen mülk, nakit. “Otogar Kıraathanesi”, toplumuzun bilindik yaralı aile hikayelerinden. Nesneler de yaşlanır insan gibi. Levhalar eskir, gramofon cızırdar. “Her varlık, kaçınılmaz unutuluşu öncesi kendi kendini hatırlatır,” diyor yazar. Zamana yenik düşülür elbette ancak bunu kabullenmek kolay olmasa gerek. Vasiyet. Emanet. Belki de ölüm uykusuna rahatça dalmanın aldanışı. Bin bir emekle elde edilenin gözü, aklı kalmadan bırakma şekli. Kazanırken hırsın, kaybederken korkunun çatışmaları. Otogara yerleştirilen mekan öyküye başka anlamlarda yüklüyor. Zarar da etse yerinden kıpırdatılmayan iş yeri, şehirden şehire avare dolananlar. Yer, yerleşmek, yerleşememek… Bu da bir kuru başın kadim belası olmalı.

Kitabın başarılı çerçeve öyküleri arasında, “Ispondi”. Yazarın serbest kürsü adını verdiği rakı masası denizin içine yerleşmiştir. İlerleyen saatler, boşalan kadehler, doğmayı bekleyen bebek gibi hikayeye hazırlar. “Ne acıya vakit vardı, ne de vedalaşmaya,” diyen Şevket Hoca’nın sancısı boşuna değildir. Sakladıkça çoğalır bazı sırlar. Unutmayı seçmez. Bir gece gelir, denize dökercesine boşalıverir. Topraklarından kopmak, koparılmak insanoğlunun evrensel sorunu. Ne gidenin, ne kalanın suçu değil olup bitenler. Onların yerine karar verme yetkisine sahip birileri. O kararların ardı da türlü oyun ve çıkarlar…

Mahsur. Yazarın, “Bremen Mızıkacıları taşta, betonda, çelikte ve kiremitte yeniden hayat bulmuştu,” diyerek nitelendirdiği Kuşkonmaz Mahallesi’nde yaşayan Rümeysa, sıkışmış kalmıştır evinde. “Nazife Hanımlar 24” adlı öykünün kahramanı, televizyondan hayata bakar, içine karışmadan, sokaklarında dolaşamadan. Yangının çıkmasıyla mahsur kalan, “Gücü yalnız rüyalara yeten,” kadının uyuşmuş bedeni alev alır birden. Öykünün başlangıcında aksayan yanları, sahnelerin peş peşe gelmesiyle anlatımı kurtarmış bir anlamda. Ancak bu durum, ehemmiyet, evveliyatında, vakfetmiş, cüzi bir ücret mukabili gibi kelimelerin cümle içinde kullanılmasıyla biraz daha sıkıntı yaratıyor sanırım. Dokumaksa, kısaca öykü, bazen nakışla ipliklerin rengi uyum sağlayamaz, bütünü bozabilir. Öte yandan ilk kitabında genç yazarımızın dile hakim olması, cesaretle farklı bir deneme girişimi öykü dünyası açısından heyecan verici. Malum, edebiyat özgürdür, kalıpların içinde mahsur bırakılmasın.

Kitaba adını veren, “Kıyamet Ha Kıyamet” ise muhteşem metafor denizin engin hayallerinden beslenen bir öykü. Kahramanı sıradan, silik, bekar, emekli bir memur. Hayattan beklentisi ucuz bir oltanın ucunda, o da baht işi. Düz çizgili yaşamın içindeki insanın ne kadar hayali olabilir, hele de gerçekleşme umudunu tümden yitirdiyse… Masalları, efsaneleri, fantastik dediğimiz gerçeküstü olayları duymak ya da inanmak… Cin mi cin Deniz Kadını yakalayan saf adamcağızın başına gelenler… Makarasını çekerken, inanamaz gördüğüne Macit Küçükazmaz. Kıyamet kopmuştur. Öykünün anlatım dili, diyaloglar mizahın tarafında, hikayenin odağına geçişlerse ustalıkla anlatılmış. “Sanat yansıtmadır ve amacı eğlendirerek eğitmektir,” diyor Rönesans eleştirmeni, şairi Sir Philip Sidney. Balık yakalamanın anlamlarını düşünerek de kitabın ana temasını yakaladık gibi görünüyor.

“Bir Yanlış’a doğan ve ayırdında olmaksızın o Yanlış’ı her gün yeniden doğuran insanların akıllarında, yaratılış hakikatinin acı neticeleriyle yüzleştikçe “bir yanlışlık olmalı,” düşüncesi parlayıverir.

Bu satırların yer aldığı “Çerağ” adlı öykü, kışın uzun sürdüğü, yakılan ateşle ölünün defnedildiği topraklarda geçiyor. Büyüdükçe zekası çevresindekileri hayrete düşüren Orhan adlı kahramanın anlatımı geleneksellik, batıl inanış, pozitif bilim, zenginlik gibi kavramlardan oluşuyor. Doğumun, ölümün gerçeküstü düzlemde kat kat açılan anlamları ise ilginç. Olay örgüsü kurulurken canlılığını yitirmeyen bu öykü, kitapta özel bir yere sahip.

“Negatif Diyalektik” adlı öykü ise tarihe, siyasete, geleneğe, geçmişten günümüze hikayeciliğe eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşıyor. Bir anlamda yazılanların da çıkış noktalarının okura sunulan şifreleri. Yaşanarak öğrenilen hayat bilgisinin karşısında apaçık duran iktisat, sosyoloji, psikoloji, tarih, felsefe, din, dil, ideoloji gibi pozitif bilimleri görüyoruz. Tanımlar, düşünceler karakterlerin konuşmalarıyla yediriliyor öykülerde. Yazarın oluşturduğu anlatı düzlemi uzun çalışmaların sonucunda, kapitalizm sorgusu merkezinde, insanın düşünme biçimine, eylemlerine yansımasıyla hikayelerini derinleştirmeyi başarıyor. Yazar Hakan Sipahioğlu, tam da Hemingway’in öyküde, buzdağının altı ilkesine örnek gösterilebilecek düzeyde yazmış Kıyamet Ha Kıyamet adlı kitabını. Donanımlı yazarın elinden çıkan nitelikli öyküler okunmayı hak ediyor.

 

Hakan Sipahioğlu, Kıyamet Ha Kıyamet, Notabene Yayınları, 2019.

Paylaş
Önceki İçerikBir Yaz(g)ı Romanı: Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura
Sonraki İçerikAramızdaki Ağaç
Avatar
1966 Aksaray doğumlu. İlköğretimini Sakarya’da, liseyi Bursa’da tamamladı. Eskişehir Anadolu Üniversitesi İktisat bölümü mezunu. 2011’den bu yana Yaratıcı Yazarlık Atölyelerinde eğitim alarak öykü yazmaya başladı. Notos, Lacivert, Vagon, Edebiyatist, Gamlı Baykuş, Roman Kahramanları gibi dergilerde öyküleri, kitap tanıtımları, söyleşileri yer aldı. 2018 yılı Mart ayında "Son Cevizlik" adlı ilk öykü kitabı Notabene Yayınevi’nden çıktı. İzmir’de yaşıyor. Evli bir kız, bir erkek çocuk annesi.