Yazar Leylâ Serpil ile Hatice Günday Şahman Söyleşisi

15 Mart 2018

 

Kadın cinayetleri, aile içi şiddet, çocuk istismarı, ensest, taciz ve tecavüzün artık sıradanlaştığı, gazetelerin üçüncü sayfalarında ancak birkaç satırla yer aldığı, akıl tutulması yaşayan toplum tarafından kanıksanır olduğu günümüzde, Leylâ Serpil “Şşşşt!” adlı romanıyla (Mayıs 2017, Bilgi Yayınevi) vakaların sadece rakamlardan ibaret olmadığını, bir sığınma evinde buluşan her bir kadının benzer, her bir kadının farklı hikâyeleri aracılığıyla hatırlatıyor bize. Haberlerde kendine yer bulamayan hikâyeleri görünür kılan Leylâ Serpil ile son kitabı “Şşşşt!” üzerine söyleştik.

Kadın sorunlarına duyarlı bir yazar olduğunuzu bilmekle birlikte, trenin buraya nereden geldiği belliydi”  dediğiniz bir istasyonda; bir sığınma evinde geçen bu romanı yazmaya nasıl karar verdiniz? Nasıl şekillendi bu çerçeve?

Yıllardır tanık olduğumuz, giderek artan ya da bir düşünceye göre daha çok görünür olmaya başlayan çocuğa- kadına şiddet ve tecavüz, cinayet olayları insanı, özellikle de duyarlı insanları derinden üzen, öfkelendiren, yıpratan gerçekler. Çoğumuz gibi ben de çok duyarlıyım bu konulara ve duyduğum her olay içimde derin izler bırakıyor; yanı sıra elimden bir şey gelmemesinin, yalnızca izleyici olmanın umarsızlığı da eklenince duygularıma, yüreğimde katmanlar oluşturan ağır bir yük  taşıyorum. Bu yükü hafifletmek için yazmanın sağaltıcı gücüne sığınmış olabilirim. Hem de yazılı ve görsel basında iki satırla, üç cümleyle geçiştiriverilen “havadislerin” art alanında ne çok hikâye… ne çok acı olabileceğini anlatmak, insanlarda farkındalık yaratabilmek istedim sanırım. Çok kadının çok hikâyesinin topluca, ancak bir sığınma evinde geçebileceği fikri oluştu ve yazmaya koyuldum.

Okumaya başlamadan önce dikkatimizi çeken iki karşıt durum var: Kitabın adı “Şşşşt!” ve kapağı açtığımızda karşılaştığımız ithaf yazısı, Kızlarıma ve dünyanın bütün kızlarına! Özgürlüğünüzü bir kızıl gül gibi göğsünüze iliştirin ve korkusuzca hayata karışın!” Susmak ya da sokağa çıkmak ve haykırmak… Neler söylemek istersiniz bunlarla ilgili?

İşte beni kışkırtan, yazmaya iten tam da bu karşıt durum. Ağrıma gidiyor bu “şşşşt”ler. Hemen her kız çocuğunun aklı ermeye başladığı andan itibaren duyageldiği bu “şşşşt”lere itirazım var. “Şşşşt sus!”, “şşşşt eteğini ört”, “şşşşt anana-babana-ağabeyine-kocana karşı gelme!”, “şşşşt önüne bak!”, gülme, konuşma, ses çıkarma… böylece çoğaltabiliriz bu “şşşşt”leri.  Oysa ben, kızlarıma ve dünyanın bütün kızlarına “tüm bu “şşşşt”lere karşı çıkın, baş kaldırın. benliğinize, bedeninize, özgürlüğünüze sahip çıkın ve hayatın tam da ortasında  korkusuzca yerinizi alın” demek istiyorum. Üstelik bugünlerde, benim bu kitabı yazmaya oturduğum günlerden daha da ağır olaylara tanıklık etmekteyiz ki yürek dayanmaz. Artık kız-erkek, büyük-küçük, insan-hayvan demeden yaşanan korkunç tecavüzler, cinayetler… Bu vahşetin önüne geçmek zorundayız. Bir cinnet hali yaşanıyor. Sinir sistemlerimiz alt-üst oldu. Sesimizi yükseltmek, bağırmak, tepkimizi koymak zorundayız. Boynumuzu büküp oturamayız.

Yazmanın sağaltıcı etkisi olduğu dile getirilir ama ben bunun her koşulda geçerli olmadığını düşünüyorum. Bazen tam tersine sancılı olduğunu tahmin ettiğim yazım süreçleri olur. Yazma sürecinde zorlandığınız, kalemi bıraktığınız anlar oldu mu?

Elbette oldu. Şimdi bile… sorularınızı yanıtlarken kalemimi bırakıp derin bir nefes almak istiyorum ara sıra.

Ben hiç sığınma evi görmedim ama sığınma evlerini bilen, kitabınızı okuyan bir arkadaşım, mekânı çok başarılı bir şekilde betimlediğinizi söylemişti. Ciddi bir araştırma ve gözlem yapmış olmalısınız.

Aslında bir sığınma evine gidip birkaç gün oradaki kadınlarla vakit geçirmeyi, hikayelerini dinlemeyi ve kitabımı ondan sonra yazmayı istedim. Çeşitli girişimlerimden bir sonuç alamadım. Evlere dışarıdan kimseyi almadıklarını söylediler. Yolumu, empati, hayal gücü, sezgilerle yürümek zorunda kaldım. Ancak hoş bir rastlantı sonucu tanıştığım eski bir sığınma evi yöneticisinden biraz bilgi edinme şansım oldu. Başkaca  gözlem yapma olanağı bulamadım ne yazık ki.

Sert bir gerçekçilikle yarattığınız karakterlere değinmek istiyorum. Önce kimin hikayesi vardı kafanızda ve diğer karakterlerin oluşum sürecinde kendinize nasıl bir yol haritası çizdiniz?

Önce Menekşe vardı aklımda. İki ağabeyi ve babası tarafından sürekli tecavüze uğrayan ve hamile kalınca bu rezilliklerin ortaya çıktığını anladığımız, tek paragraflık bir gazete haberinden (ki bu haber beni günlerce sarsmıştı) yola koyularak oluşmuştu.  Binnur, yıllar önce TRT’de, hapishanede yatan cinayet işlemiş kadınlarla yapılan bir söyleşide rastladığım bir hikayeden çıkıp geldi, yerleşti kitaba. Soru soran gazetecinin görevinin kadınlara “çok pişmanım” dedirtmek olduğunu anlamak için çok da zeki olmak gerekmiyordu. Benim Binnur karakterimin rol modeli dışındaki bütün mahkumlar boyun büküp “pişmanım” demişler, bir tek O inatla “hayır hiç pişman değilim… bugün olsa yine öldürürüm” diyerek muhabirin de canını sıkmıştı. Züleyha’nın kişilik bölünmesi, kocasından sözlü ve manevi şiddet gören bir arkadaşımın yaşadıklarıyla bağlantılı. Böyle işte. Yol haritası çizilmiş değil aslında. Maziden zıplayıp gelen, romana konan kahramanlar.

Kurmacalarda genellikle bir yada iki ana karakter ve bunlarla bağlantılı yan karakterler olur. Sizin romanınızda böyle bir ayrım olmadığını düşünüyorum, yan karakter olarak sadece erkekleri gördüm. Züleyha, Menekşe, Gönül, Sevda, Hatun, Binnur hikayeleriyle, duruşlarıyla, derinlikleriyle başlı başına ana karakter diyorum. Bilmem bana katılır mısınız? Eğer böyle ise bu bilinçli bir tercih mi? Olayların bütün ağırlığını bir karaktere yüklemek istememenizden kaynaklı bir durum mu?

Romanın konusu bir sığınma evinde geçince yazılacak karakter de çok oldu doğal olarak. Bir de sanıyorum konuyla ilgili çok olay anlatabilmek telaşındaydım. Bu iyi mi oldu kötü mü bilmiyorum. Sıkıştırılmış çok hikaye yerine daha derinlemesine birkaç hikayeyle yetinse miydim? Kitap çıktıktan sonra kendime sorduğum yararsız sorular bunlar.

Kalemi tutan el yazar olsa da kurmaca metinlerde, sözün sahibi karakterlerdir, tabiri caizse yazarın sazı eline almaması,  belirli bir mesafenin korunması gerektiği söylenir Bu durum kadın sorunlarına duyarlı bir yazar olmanın ötesinde, bir kadın ve bu sorunun bir tarafı olarak zorladı mı sizi? Ya da bundan kaçınmak için Züleyha gibi bir bölünme yaşadınız mı? Yazar Leylâ Serpil ve kadın Leylâ olarak.

Ben o söylediğiniz mesafeyi koruyabildiğimden çok da emin değilim. Elbette her birinin hikâyesiyle bütünleştim yazarken. Her biriyle dertlendim, korktum, isyan ettim. Kalemi bırakıp kendimi sokaklara attığım da oldu öfkelenip. Sanırım yazar ve kadın Leylâ hep baş başa yürüdü yolu.

Romanın genel atmosferine karamsarlık, çaresizlik ve kuşatılmışlık hâkim olsa da,  psikolog Gönül ve Gönül’ün sevgilisi Ali karakterleriyle biraz daha iyimser bir ruh halini yakalıyoruz.  Gönül’e ve Ali ile olan ilişkisine neden ihtiyaç duydunuz?

Gönül’le Ali’nin ilişkisinden önce Gönül’ün kendisine ihtiyaç duydum. Gönül aralarda girip romanı ferahlattı, benim söylemek istediklerimi çevresindekilere söyleyip bana soluk aldırdı. Bunca karabasan arasında bir ışık oldu Gönül. Benim yanımsıra evdeki kadınları da rahatlattı. Sanırım bunca sertliğin arasında biraz yumuşaklık isteğimden doğdu.  Ali’yle evlilik dışı birlikteliği, aynı Hatun’un dişiliği gibi toplumda aykırılığı yansıtıyor ki ben işte bu farklılıkların, bize dayatılan kuralların dışına çıkmanın nasıl da tepki gördüğünün, hiç kimseye zarar vermemelerine karşın nasıl horlandıklarının altını çizmek istedim. Bu da benim çok canımı sıkan bir durumdur. Sıradan insanlar başkalarına zararları dokunsa da hoş görülür, sıra dışı olduğunuzda ise mutlaka cezalandırılırsınız.

Menekşe karakteri ve Menekşe’nin suskunluğu üzerinden yola çıkarak ensest sorunu ile ilgili neler söylemek istersiniz? Romanınızda bunları ne kadar yansıtabildiniz?

Kitabımın yazıldığı günlere nazaran gittikçe artan ensest olaylarına tanık oluyoruz. En son, karısı kanserle boğuşurken 4,5 yaşındaki kızıyla babası düştü gündeme. Giderek çirkinleşiyor, dayanma sınırlarımızı zorluyor bu duyduklarımız. Ensest vakalarının çoğunda anneler susuyor çeşitli nedenlerle. Bu suskunluk çocuğa da geçiyor ister istemez. Anne de korkuyor, kızı (veya oğlu) da. İnsanın isyan edesi geliyor. Onun için ben herkesin çığlık atmasını istiyorum. Dünyayı çığlığa boğsak nasıl olur?

İşte tam bu noktada şunu sormak istiyorum. “Ailenin Kutsallığı” ve Gönül’ün evlilik kurumuna yaklaşımı ve bu bağlamda yaşadıkları için neler diyorsunuz?

Gönül’ün evlilik dışı güzelim ilişkisinin kimseye zararı yokken bu kadar tepki görmesinin aslında pek çok nedeni var. Bunları saymaya kalkarsam uzun sürer. Oysa asıl tepki duyulması gereken, “kutsal” evlilik kurumu şemsiyesi altında yaşanan çirkinlikler, çocuk gelin, kuma, şiddet, ensest, cinayet. Gönül’le Ali güzel güzel yaşayıp gidiyorlar işte, bize ne bundan, neden rahatsız oluyoruz? Düşünme özürlü bir toplum olduğumuzdan tüm bunları anlamaktan uzak, önyargılarımızla mahkum ediveriyoruz masum insanları. Cehalettir bu çarpık zihniyetin nedeni.

Romanda, Müdire Hanım Sevda’nın kadınlara karşı tutumu, onun kendi yaşam gerçeklerine bağlansa da, ben Sevda’yı devleti temsil eden otorite olarak okudum. Şiddet mağduru kadınlara yönelik resmi yaklaşım hakkında ne düşünüyorsunuz?

Şiddet mağduru çocuklara ve kadınlara yönelik resmi yaklaşım, olması gerekenden öyle uzak ki! Bu sabah gazetede okudum, 11 yaşındaki kıza tecavüz eden adam salıverilmiş. Nutkum tutuluyor bunları okuyunca. Keşke hakimler ve savcılar, şiddet suçlularına, fikir suçlularına yaklaştıkları kadar katı yaklaşabilseler. Düşüncesini ifade edene verdikleri cezayı kesseler bu adi, bayağı, ahlaksız suçlulara.  Sevda’ya gelince, güzel yorumlamışsınız. Yazarken, bilerek öyle kurguladığımı sanmıyorum ama şimdi sizin yorumunuzu okuyunca, bilinçaltımda pekala Sevda’yla devlet otoritesini özdeşleştirmiş olabileceğimin ayrımına varıyorum.

“Eskiler yenilerin kırık kanatlarını onaracaklar,” cümlesiyle özetlenen “kadın dayanışması” sadece Hatun’un cinselliği noktasında kırılıyor. Sözel bir linç kültürü yaşanıyor. Cinselliğin tabu niteliğini sürdürmesinin yanı sıra, cinsellik erkeğin bir uzantısı olarak yadsınıyor ve Hatun bir anlamda aforoz ediliyor sığınma evindeki kadınlar tarafından. Neye dikkat çekmek istediniz, Hatun ve onun kaçınılmaz sonuyla?

Toplumda farklı olmanın zorluklarına dikkat çekmek istedim sanırım. Sanırım diyorum çünkü yazarken şunu şöyle yazayım, şuna dikkat çekeyim gibi bilinçli bir tutumum yoktu. Bendeki birikimlerin, gözlemlerimin sonucu isyanlarımın yansımasıdır. Romanda iki aykırı kadın Gönül ve Hatun. Her ikisi de kendi çevrelerinde kabul görmüyorlar, hem de kadınlar tarafından. Çünkü aykırı örnekler onlar için ürkütücüdür, korkutucudur ve üstelik baştan çıkarıcıdır. Onun için ilk elden ayıplamakla, itmekle,  reddetmekle rahat ederler. Alışageldikleri cehennemî yaşamları yeniliğe, farklılığa açık olmaktan daha sağlamdır. Aslında son derece güvensiz olmasına karşın alışageldikleri tutucu hayatı güvenli varsayıp yeniliğe, farklılığa, özgürlüğe yeğlerler.

Çocuklara yönelik cinsel istismarın, kadına şiddetin, tecavüzün bu denli gündemde olduğu bir dönemde, hissedilen acının edebi metinde olması gerektiği gibi ince bir duyarlılıkla, ajite edilmeden işlenmesi, şiddetin edebiyatın bir parçası olarak görünür hale gelmesi bence çok değerli. Ancak bir de, bunları yazarak dikkatler daha çok o noktaya çekiliyor, haberlerde kadına yönelik şiddetin bu denli çok yer alması özendirici oluyor, “şiddet hep vardı, sadece daha çok görünür oldu” şeklinde söylemler var. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Söylemler zaten kendi içlerinde çelişkili. Şiddet hep vardıysa demek ki görünür kılınmakla ortaya çıkmamış. Evet şiddet hep vardı, şimdi de var, gelecekte de var olacak. Pekiyi ne yapalım? Görmezden mi gelelim? Üstünü mü örtelim? Gönlüm buna hiç razı olamaz. Şimdilik görünür kılmanın bir yararı yok gibi görünse de zaman içinde mutlaka olacağına inanıyorum. Yeter ki biz alışmayalım, kanıksamayalım, yok saymayalım. Tam da ben bunları yazarken,  bugün sosyal medyada yetmişten fazla sivil toplum örgütünün bu konuda başlattığı bir kampanya imzaya açıldı. Çok sayıda imzayla yetkililere ulaştığında belki çözüm için ciddi olarak harekete geçerler.

Bir etkinlikte kitabınızı okuyanlar, kadınların hikayelerinin yarım bırakıldığını ve devamının yazılması gerektiğini ifade etmişlerdi. Bu beklentiden  yola çıkarak hikayelerin tamamlanması gibi bir düşünceniz var mı?

Evet bana bu yönde çok soru, hatta devam kitabı talebi geldi ciddi ciddi. Ama benden bu kadar. Okurlar kendi hayal güçleriyle, hikayeleri istedikleri gibi sonlandırabilirler. Belki de eğlenceli bile olur.

Tarih boyunca ve tüm dünyada, dinlerden, kültürlerden, uluslardan, coğrafyalardan bağımsız olarak, kadına yönelik şiddet, taciz, tecavüz farklı boyutlarda ve yoğunlukta yaşansa da ve bu sorun sadece kadınları değil tüm toplumu etkilese de, insanlık adına umut var mı? 

Yaşamın olduğu yerde umut vardır. Biz her birimiz tek tek ve topluca kötülüklere duyarlı olmaya, tepkimizi koymaya, bilinç oluşturmaya ve elimiz erdiğince yaraları iyileştirmeye çalışırsak, bir şeylerin küçük küçük adımlarla başlayarak iyiye gideceğine inanıyorum. Ben bu söyleşiye noktayı koyduğum sırada bütün Türkiye, iktidarı, muhalefeti, sivil toplumları, gazeteleri ve televizyonlarıyla, çocuğa şiddet ve tecavüz konusunda ayağa kalkıverdiler sihirli değnek dokunmuşçasına. Demek ki neymiş? Yaşananların görünür kılınmasında yarar varmış.

İçtenlikli cevaplarınız için çok teşekkürler Leylâ Serpil.

İçimi dökmeme vesile olduğunuz için asıl ben teşekkür ederim.

 

 

Leylâ Serpil – Özyaşam Öyküsü

Leylâ Serpil 1944 yılında Ankara’da doğdu. Uzun yıllardır yazmaya çalışıyor. Önceleri öyküleri dergilerde yayınlandı, ödüller aldı.  2006 yılında, “ Özgürlükle Ölümün Öpüştüğü An”  öykü kitabı; 2014 yılında “Savruluş” biyografik romanı;  2017 yılında “Şşşşt” romanı Bilgi Yayınevi tarafından yayınlandı. İki kızı ve iki erkek torunu var.