Ömürcan Bozali

5 Eylül 2018

 

“…Memur ve aile reisi Friedrich Klein’ın kusursuz görünen yaşamı hiç de kusursuz değildi, hiç de temiz sayılmazdı, her köşesinde bir pislik göz kırpıyordu?”

Klein ve Wagner, Hermann Hesse’in 1919 yılında yayımlanan anlatısıdır. Saygın memur, iyi aile babası, entellektüel yatkınlıklarıyla bilinen, uyumlu bir karaktere sahip görünen Friedrich Klein; zimmetine para geçirdikten sonra memleketini terk eder. Hayatının hiçbir döneminde gerçekten sevemediği eşi ve çocuklarını geride bırakır. Önsezilerine güvenerek karar verdiği tren yolculuğu sonrasında kendini güneyde, İtalya’da bulur. Bu kaçış, eş ve çocuklar açısından bir bakıma iyidir. Çünkü Klein, düzenli ve uyumlu kent hayatının birey üzerinde kurduğu baskıyı idare etmekte zorlanmaktadır. Sık sık, cinnet geçirdiği ve tüm ailesini katlederek yaşamına son verdiği sanrılarıyla boğuşur. Anlatı boyunca süre gelen bilinçaltı ile bilincin diyalogu, Klein karakterinin çatışmalı monologu halini alır. Hesse, bilinçaltı denen mağaranın ıssız köşelerine ışık tutarak, okura psikolojik çözümlemeler için büyük boşluklar bırakır. Bu oylumlu boşluklar, okurun yorum geliştirmesine olanak sağlar.

İki Örnek Üzerinden Anlatım Teknikleri

Yapıtta, anlatıcı ile karakter arasında ilk bakışta bir mesafesizlik dikkat çeker. Anlatıcı metnin/ kurmacanın dışında varlığını sürdürür. Karakterlere ve olay örgüsüne yukarıdan, metnin uzağından bakar. Yine de buna rağmen, anlatıcı ile karakter arasında bir fikir, duygu ve söz birliği mevcuttur. Mesafesizlik bu birlikle açığa çıkar. Metinde kullanılan üçüncü tekil anlatıcı diline rağmen, karakterin zihni bütün çıplaklığıyla tarif edilir. Üçüncü tekil anlatıcı, anlatı karakteri Klein’ın psikolojik değişimlerine göre çevreyi ve durumu tasvir eder. Gerginlik içeren bölümlerde söylem karamsarlaşırken, sükunet ve mutluluk halinde anlatıma yumuşak ve huzurlu bir üslup hakim olur. Klein’ın cinayet sanrılarına karşı mücadele ettiği anlarda anlatım dili kaostan beslenir. Karakterin, hayatın üstesinden gelebildiğini düşündüğü zamanlarda uzun kent ve doğa betimlemeleri yapılır. Dünya, yabancı bir anlatıcı tarafından karakterin zihninden gösterilir. Klein’ın kendine dair ironi ve alay dolu düşünceleri dolaysız biçimde okura aktarılır. Anlatıcı ile karakter arasındaki ayrıksılığa rağmen bu dolaysızlık Hesse’in çağdaşı ve ardılı Batı’lı romancıların, modern roman görüşüne tezat oluşturur. Bu bağlamda, yazarın anlatım tekniği bakımından demokratik davrandığı söylenemez. Hesse, kullandığı anlatım tekniği sonucunda metin üzerinde otorite kurar. Üst anlatıcının metin üzerindeki güçlü etkisi, dilin öznellik sorunu olarak ortaya çıkar. Klein, anlatının öznesi midir, nesnesi midir?

“Hepsi de ilginçti, hayli gerçekdışıydı; ama topluca pek sevimli bir manzara oluşturuyor, insana teselliye benzer bir şeylerin müjdesini sunuyordu. Bu güney denen şey anlaşılan vardı gerçekten, söylence değildi. Köprüler ve serviler gençlik düşlerinin gerçekleştiğini gösteriyor, evler ve palmiyeler adeta şöyle konuşuyordu: Eskiler geride kaldı artık, bundan böyle seni hep yeni şeyler bekliyor. Havada ve güneş ışığında baharatımsı, güçlü bir tat vardı, insan daha raht soluyabiliyordu; yaşamak daha olanaklı ve tabanca daha az gerekliydi, raylar üzerinde cansız serilip kalmak eskisi gibi ivedilik taşımıyordu artık. Denemeye değerdi, her şeye karşın bir kez daha denemeye. Kim bilir belki de yaşam katlanılamayacak gibi değildi.”

“Klein’ın kafasında işte bu düşünceler geçti birden: öyle hissediyordu ki, kendisi için önemli bir şey söz konusuydu, hayatı söz konusuydu kısaca. Ama bir yumak gibi birbirine dolanmış bu anımsama ve düşünceleri tel tel ayırıp yerli yerine oturtmak anlatılmaz ölçüde güçtü. İçinde ansızın çakan bu kurtarıcı sezgiler yorgunluğa yenik düştü derken. Doğrulup kalktı, gidip yüzünü yıkadı, odada yalınayak bir aşağı bir yukarı gezindi, üşür gibi oldu bir ara, yatıp uyumayı düşündü.”

Klein’ın Harry Haller ile Benzerliği

Klein ve Wagner (1919) ile Bozkırkurdu (1927) kitapları bir yazarın zihninden ortaya çıkan iki ayrı eserdir. Metinlerde işlenen konular, kaygı ve endişeler ortaktır. İki eser, hem yatay hem dikey biçimde benzerlikler taşır. Bozkırkurdu’nda Harry Haller isimli karakter, bohem yaşantısının yüküyle yıllar sonra yeniden geldiği kentte bir oda tutar. Günler boyu yaptığı kent gezilerinde psikolojik durumuna göre etrafa bakışı değişkenlik gösterir. İntihar etmek konusunda saplantılı düşüncelere sahip olan Haller, Hermine adında bir kadınla tanıştıktan sonra hayatında bir dizi değişiklik yaşar. Bozkırkurdu’nda dans, yaşama tutunma ve çevreyle iletişim kurmanın kolaylaştırıcı bir aracıdır. Bozkırkurdu’nun çözüm bölümünde olay örgüsü “Sihirli Tiyatro” isimli bilinçaltı bir mekanda geçer. Klein ve Wagner’da, Klein kaçarak geldiği İtalyan şehrinde bir otel odasına yerleşir. Yaşamın anlamını sorgularken, sık sık cinayet işlemeyi ve ya intihar etmeyi hayal eder. Bu kavramlara, karşı konulmaz bir yakınlık ve büyük korku ile yaklaşmaktadır. Olay örgüsü Klein’ın rastlantı eseri bir dans etkinliğinde tanıştığı Teresina üzerinden açılır. Klein ve Wagner’da “Castiglione”, bir eğlence alanı ve büyülü bir mekan olarak karşımıza çıkarken, Bozkırkurdu’ndaki Sihirli Tiyatro’yu andırmaktadır. İki eserin ana karakterleri de intihar kavramına karşı ikircikli bir tutum takınır. Görüldüğü üzere iki eserin yatay öyküleri ve olay örgüleri birbirine paralel ilerlemektedir.

Hikayeler dikey anlamda; kişilik bölünmesi, farklı bir dünyayı keşfetme arzusu, savaş karşıtlığı ve toplumun yozlaşmışlığını ele alır. Harry Haller ve Klein bu dünyanın sürgün karakterleridir. Haller ve Klein bastırılmış, horlanmış ve yalnız bırakılmışlardır. Kişinin kendiyle devinimi / savaşı eserlerin dikey temasıdır. Harry Haller nasıl, ikiye bölünmüş bir kişiliği temsil ediyorsa –bozkırkurdu ve insan- Klein da eylemlerini nefretle karşıladığı Wagner karakterini bilinçaltında taşır. Klein’ın çatışması ahlak kavramı çerçevesinde somutlaşır.

Öteden beri iki ayrı Friedrich Klein var olagelmişti, biri gözle görülen, öbürü gizli, biri memur, öteki katil, biri aile babası, öteki cani Klein.”

Klein ve Wagner’da “Ophelia” Etkisi

Shakespeare’in klasik eseri Hamlet’te, akli dengesini yitiren Ophelia karakteri ırmak kenarında vakit geçirirken bir anda suya düşerek ölüme sürüklenir. Ophelia yüzü, sular içinde kaybolmaktayken şarkı söylemeyi sürdürür. Bu ölümün kaza mı yoksa bir intihar sonucu mu gerçekleştiği konusu belirsizliğini korur.

Klein, anlatı boyunca arzu ettiği ve kaçındığı ölümü korkusuzca kucaklarken, “Ophelia” etkisi okurun dikkatini çeker. Hesse, edebi atası Shakespeare’in Ophelia’sına, Klein’ın suda yitip gidişi üzerinden gönderme yapar.

Sandalın kenarına oturdu, ayaklarını suya sarkıttı. Usul usul öne doğru eğildi, derken sandal esnek bir oynayışla altından kayıp gitti. Evrenin koynunda buldu kendini.”

“Derken kendi sesini işitti Klein: Ezgi söylüyordu. Yeni, güçlü, aydınlık, çın çın öten bir sesle bağırarak ezgi söylüyor, çın çın öten yüksek bir sesle Tanrıyı övüyor, ululuyordu. Baş döndürücü bir tempoyla ırmakta akıp giderken, milyonlarca yaratığın ortasında ezgi söylüyordu, bir peygamber ve bir müjdeciydi. Şarkısı çın çın ötüyor, seslerden oluşan katedralin kubbesi giderek yükseliyor, Tanrı da bu kubbenin altında oturuyordu. Ve müthiş bir gümbürtüyle akıp gidiyordu ırmaklar.”

 

Klein ve Wagner, Hermann Hesse, Çev: Kamuran Şipal, 3. Baskı, 2018.

 

Ömürcan Bozali – Özyaşam Öyküsü

1991’de Trabzon’da doğdu. Karadeniz Teknik Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü’nde lisans eğitimini tamamladı. Edebiyat ve tiyatro alanlarında çalışmalar yapıyor. Eleştiri, öykü ve çocuk edebiyatı türlerinde metinler yazıyor. Yazıları dergi, kitap eki, internet sitesi gibi çeşitli mecralarda yayımlanmaya devam ediyor