Elif Işıl Yılmaz

29 Ağustos 2018

 

Philip Roth’un “İnsan Lekesi” İsimli Romanı Üzerine Düşünceler

İkinci dünya savaşı sonrası Amerikan edebiyatının en önemli isimlerinden Philip Roth çok yakın bir zamanda hayatını kaybetti. Philip Roth’un Pulitzer dâhil pek çok ödülü var. Edebiyata ve yazmaya dair kendi konuşmalarının yanı sıra, edebiyatına ilişkin pek çok esere ulaşmak da mümkün. Bu yayınlardan birisinde kendisinin Yahudi yazar, Yahudi-Amerikalı yazar ya da Amerikalı-Yahudi yazar olarak anılmasını hiçbir zaman kabul etmediği ve her zaman Nathaniel Hawthorne ve Henry James’in temsil ettiği ana akım edebiyat geleneğinden gelen bir Amerikalı yazar olarak tanımladığı ifadesine rast geldim.[1] Bu tanımlamanın gerekçesini mutlaka tartışmıştır bir yerlerde ama ben ulaşamadım. Yine de bu hassasiyet İnsan Lekesi ile ilgili düşüncelerimi yazma cesaretimi artırdı.

Hawthorne’un 1850 yılında yayınlanan The Scarlett Letter- Kırmızı Leke isimli eserinde, evlilik dışı bir çocuk doğuran kadın ve kızı boyunlarında kocaman kırmızı bir A harfi taşır. Toplumsal normlar ve bu normların normali karşısında insanın suçlu gibi yaşamak zorunda kalması… Roth, İnsan Lekesi isimli eserinde Hawthorne’u selamlarken, normların değişmesine aslında etkisi olmayan politik doğruculuğun[2] yüzeyselliğini sağlam bir hikâyeyle “ama” denilemeyecek şekilde ortaya koyuyor.

2000 yılında yayınlanan İnsan Lekesi, Ayrıntı Yayınları tarafından 2011 yılında Türkçemize kazandırılmış. Kısa özetinde saygın bir edebiyat profesörünün ırkçılıkla suçlanarak istifaya zorlandığı yazılmış. “Irkçı damgası vurularak hakkında başlatılan cadı avından farksız bir soruşturma sonucu kariyeri yerle bir edilmiş Profesör Coleman’ın hayatındaki sır perdesi aralandıkça şaşırtıcı ve ürkütücü gerçekler çıkar ortaya.[3]” Gerçekten de şaşırtıcı gerçekler var.

Bu roman sinemaya uyarlanmış. Film, kitabın özünü, anlatılmak istenilen esas meseleyi çok iyi görmüş ve yorumlamış.

Film ve kitabı birarada ele almak, günümüz edebiyatında etkili olan post moderniteyi de birlikte düşünmek önemli. Edebiyatta, sinemada klasik son kahramanların evlenmesi ya da kahramanın ölümüdür. Bugünün yazarlarından beklenen bu gibi klişeleri bozmak, dışına çıkabilmek. Klişe son yazmamak övünülecek bir şey. Kadın ezilmemiş intikam almıştır, ya da üvey anne iyi bir kadın çıkmış, bütün klişeleri bozmuştur. Klişeyi bozma klişesini bozan eserde ise kahramanlar ölüyor.

İkinci kaçınılan yaklaşım, edebiyatla, sanatla ders verme, topluma iyiyi, güzeli doğruyu öğretme. Modernitenin tek doğrusu, iyisi olması meselesi. Herkesi bir kalıba sokma takıntısı. Bu yolda gele gele insanlığın geldiği noktayı biliyoruz, o yüzden de ürküyoruz. Modernist, pozitivist bakış açısını sanattan sildik attık. Sanat, artık tek doğrunun dayatıldığı toplum düzeni için bir eğitim aracı değil. Bu klişeyi yıktık. Fakat bu sefer de özellikle bizim ülkemizde, sanatın ders vermemesine o kadar odaklandık ki, o kadar korkuyoruz ki bu klişeden, ya bir şey söylersek, ya doğru budur dersek, klişeye düşmemek için hiçbir düşünce, felsefe kırıntısı olmayan güzel sözler dizgelerini öyle ardı arkasına diziyoruz. Oysa burada yazar/yönetmen ders veriyor bize, toplumsal normların, zenciliğin kötü bir şey olarak norma dönüşmüş olmasının bir insanın hayatında nelere mal olacağını gösteriyor, böyle yapmayın bu kötü diyor. Klişeyi bozma klişesini yıkıyor. Yıksın, bu güzel.

Eserin başka klişeleri de var. Baba, oğlunun “yalnız siyahların gittiği” Howard’da okumasını istiyor, oysa çocuk spor tutkunu, babaya karşı gelmek/gelememek de bir alt motif olarak karşımızda, farkına bile varmadan geçtik, klişe mi evet. Kullanmış mı ona da evet.

Sevgili, üvey babanın tacizinden kaçan bir kız çocuğu, oradan oraya sürüklenmiş bir kadın, klişe. Aslında zengin ama fakir, baba meselesini çözememiş, eski kocası da yeni sevgilisi de kendisine göre çok yaşlı, daha da yaşlı olması gerektiğini söylüyor. Hatta kötü eski koca ve onun elinden sevgilisini korumaya çalışan yeni sevgili de klişe. Korkmadan, umursamadan kullandığı bütün klişelerle bu günün klişeden ölesiye korkan ve küçümseyen sanat anlayışına meydan okuyor.

Anlatıcı meselesinde ise yeni olanın, güncel olanın yanında durulmuş. Günümüz edebiyatının en büyük kaygısı olan her şeyi bilen tanrı anlatıcıdan yazar kaçınmış. Filmde de bu yaklaşım korunmuş, anlatıcıyı biliyoruz, Nathan Zuckermann[4], bu kadar bilgiyi nasıl bildiğini de. Anlatıcı meselesinde klişeyi bozma klişesi geçerli, anlatıcı meselesi üzerinde düşünülmüş, anlatılan her şey, ya kahramanın kendi yazdıkları, ya da ablanın Nathan’a anlattıkları, fazlası yok. Fazlası sadece eski kocanın psikologla konuşmaları, bunu bilemez ama onun için de Nathan psikologla gidip konuşmuş olabilir. Sonunda adama gittiğinde de konuşulmuş olabilir. Anlatıcı meselesinde çağın beklentileri ustalıkla gözetilmiş.

Peki film/kitap ne anlatıyor. Klişeyi bozma klişesini burada da bozuyor film, ana fikri var.

Toplumsal normlar üzerine düşünmek gerekli. Toplumsal normun ne kadar içimize işlediğini fark etmiyoruz. Politik doğruculuk denilen mesele eskinin iyisinin bu günün kötüsü olduğunun farkına varılması sadece, işin özüne etkisi yok. Kahraman siyahi öğrencilerine “öcü” dediği için, onları aşağıladığı, ayrımcılık yaptığı suçlamasıyla karşı karşıya kalıyor. Ayrımcılık yapılmaması gerektiği çağımızın klişesi. Ötekileştirmemek. Bunu hep söylüyoruz. Söylemek yetmiyor ama önce öteki olmayı anlamamız lazım. Film, siyah olmamak için, bu kadar “aşağılık” bir varlık olmamak için Yahudiymiş gibi yapan, bütün hayatını böyle kurgulayan bir adamın ayrımcılıkla suçlandığında hayatının alt üst oluşunu, yine de “ben siyahım” diyemeyişini çarpıcı bir anlatımla, muhteşem bir kurguyla anlatıyor.

Siyah olmak ten renginden ibaret bir kimlik, beyazımsıysan kurtardın demektir. Kurtarmak bu kadar önemlidir. Sapsarı saçlı sevgilinin evlenemem demesi mi tek sebep, tek yüzleşme. Filmde geri gidişlerle siyahi bir ailenin çocuğu olmakla olmamak arasında, bu ikilemde nasıl kaldığını, nasıl beyaz olmayı seçip annesini, abi ve ablasını hayatından hiç var olmamışlar gibi çıkardığını görüyoruz. Siyahi aileyle ilk karşılaşmada, düzenli bir ev, gösterişli bir akşam yemeği masası var. Baba takım elbiseli, sert mizaçlı, disiplinli, adeta bir asilzade havası var. Sofradan treni kaçırmamak için izin isteyerek kalkıyor. İtinalı, düzgün giyimli, belli ki iyi bir işi ve hayatı olan baba, ani bir krizle hayatını trende kaybediyor. Trenin yemekli vagonunda garson. Çarpıcı bir ters büküş. Birçok şey yüzümüze aynı anda vuruyor, tokadın izi var kendisi yok.

İnsan haklarının bu kadar vurgulandığı, insanın var oluştan eşitliği, bütünlüğü, saygınlığı, haysiyeti, onuru üzerinden yürütülen onlarca kuramsal tartışmaya rağmen Amerika’da iş başvurusunda “ırk” bu gün de pervasızlıkla, gayet normal bir şeymiş gibi, bir takım bahanelerin ardına saklanarak ama mutlaka, illaki soruluyor. Neden? Nedeni basit, göçmen, siyahi, beyaz olmak, iş tecrübesinden, eğitimden, kişilikten daha önemli. Kahramanın filmde sorduğu gibi sadece kimsek o olamıyoruz. Etrafımızdaki aynalar bize bizi yansıtırken çarpıtıyor, öteki olduğumuz bilinciyle yüzleşip, bu yüzleşmenin yarattığı suçluluktan, üzüntüden, eksiklik duygusundan kaçmaya uğraşıyoruz.

Coleman siyah olmaktansa annesiz, kardeşsiz hatta çocuksuz olmayı göze alıyor[5]. Bir gün olsun dönüp de bakmıyor arkasına… Hiçbir şey siyah olmayla yüzleşmek kadar zor değil çünkü. Ne çok sevdiği karısının ne de filmde hiç görünmeyen ama kitapta var olan çocuklarının haberi var bu gerçekten. Kimsenin haberi yok. Yazar Nathan’a bile söylememiş. Cenazeden sonra Yazar mezarın yanında gördüğü yaşlıca zenci kadının kimliğini tahmin edemiyor, tabi ki çok şaşırıyor. Onurlu bir aile, bildiğimiz, normal sağlıklı insanlar, eğitimli, saygın kimseler hepsi. Yine de kahraman bir kez olsun adlarını anmamış. Neden? Siyah olmak, bütün bu “iyi” başlığı altındaki özellikleri kapatıyor, görünmez ve önemsiz kılıyor. Çarpıcı. Her şeyiyle toplum normlarının normali olan ailesini reddederken, her şeyiyle normların dışında yaşayan, öteki, ama beyaz sevgiliye sahip çıkıyor. Ne yaman çelişki değil mi?

Sevgilinin seçimi, karşısına çıkışı, güzelliği, gündelik hayatla ilgili minicik detaylar, filmi izlenir kılan, süreklilik sağlayan akış. Oyuncular, mevsim yaz-kış, aşkın dayanılmaz cazibesi. Bir de zamanda geriye gidip bu güne dönmeler, şimdiki zaman akışı, kamyonet, kazanın başta ve sonda aynı kaza olması ama aradaki küçük fark, kaderle cinayet farkı, bütün bunları da görmezden gelmemek gerekir sanırım. Sinema, ne sadece tema, ne sadece oyuncular, hepsi ve daha fazlası.

Kitabın iki yüz yirminci sayfasında Nathan’ın Coleman için düşündükleriyle bitirelim:

“… Onun çekiciliğini oluşturan şey, bu sır. Aklı çelen şey, orada olmayan bir şey ve baştan beri beni çeken de bu; kendisinin ve yalnız kendisinin olarak tuttuğu o esrarengiz şey. O kendisini, ay gibi yalnız yarı yarıya görülebilecek şekilde ayarlamış ve ben onu tamamen görünür bir hale getiremiyorum. Bir boşluk var. Söyleyebileceğim tek şey bu.”

 

 

[1] States of Trail-Manhood in Philip Roth’s Post-War America, Ann Basu; Bloomsbury Publishing, 2015, sf.15

[2] Political Correctness, ayrımcılığa veya ötekileştirmeye yol açan ya da toplumun bazı kesimlerini incitme ihtimali olan sözlerin, deyimlerin kullanılmasından ya da böyle anlaşılabilecek davranışlardan kaçınılması.

[3] İnsan Lekesi, Philip Roth, Ayrıntı Yayınları, 2011, Arka kapak.

[4] Roth’un Ghost Writer (1979), Zuckermann Unbound (1981), The Anatomy Lesson (1983) isimli eserlerinde de yer alan yahudi yazar.

[5] Roman ve film arasında çocuk sahibi olmak açısından fark var. Romanda Coleman, kıvırcık, dolaşık bir saç çalılığına benzeyen saçları olan beyaz Iris ile evleniyor ve dört çocukları oluyor; filmde Coleman’ın çocukları olduğuna dair bir gönderme yok. Iris’le evlenme kararını düşünürken Coleman’ın aklından geçenler çarpıcı “…Coleman’ın içinden Iris Gittleman’dan istediği tek şeyin, görünümünün doğacak çocuklarının saç dokusu için sağlayabileceği açıklama olduğuna dair uğursuz, çılgınca bir korku geçti.” (sf.144)

 

 

Elif Işıl Yılmaz – Özyaşam Öyküsü

1970 yılında Ankara’da doğdu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümünden 1992 yılında mezun oldu. Halen bir kamu kuruluşunda çalışıyor. “İyilik ve Kötülüğün Toplumsallaşması Bağlamında Erdemli Davranış ve Toplumsal Ahengin Kurulması – Eleştirel bir Yaklaşım” konulu araştırmasını hazırlamaktadır. Çeşitli dergilerde ve internet platformlarında yayınlanmış öyküleri bulunmaktadır. ODTÜ Mezunlar Derneği Felsefe Kulübü ve İlhan Tekeli Şehircilik Vakfı Mütevelli Heyeti üyesidir.