Fotoğraf: The Guardian

Umut Dağıstan

3 Ağustos 2018

 

Bu tip iki şıklı sorulardan hep korkmuşumdur. Zira bu sorulardaki açmaz, cevap şıklarından birinin seçilmesinin ve savunulmasının, çoğunlukla diğer seçeneğin topyekûn göz ardı edilmesi sonucunu doğurmasıdır. Onun için bu yazıda her iki şıkkın da doğru olduğunu baştan belirtmek isterim. O zaman lafı uzatmadan hemen romanın küresel pazarlama biçiminin takdir edilmesi gerektiğinin altını çizeyim. Knausgaard’ın Kavgam serisi sunumu ve hakkındaki vaatkâr yorumlarıyla son yılların en büyük edebiyat olaylarından biridir. Sadece ülkesi Norveç’te değil, çevrildiği her dilde büyük bir heyecan ve merakla karşılanmıştır, ama kabul etmek gerekir ki, öncelikle romanın kendisinden çok, kopardığı fırtına için okurlar romanı almışlardır. Serinin taşıdığı bagajın ya da mitin niteliğini hatırlamak için etrafında yaratılan haleye bakmak yerinde olacaktır.

Öncelikle sunumda bahsedilen en dikkat çekici unsur; Norveç gibi 5 milyonluk bir ülkede serinin yarım milyon satmasıdır. Burada altı kitaptan oluşan serinin edebi yönüyle ilgili bir bilgi yoktur elbet, olayın ticari boyutu vurgulanmaktadır. Ama fitil buradan ateşlenmiştir. Genellikle polisiyeleriyle bilinen kuzey ülkelerden birinden çıkan edebi bir romanın son yıllarda bu kadar satması dikkat kesilmek için önemli bir göstergedir elbet. İkinci unsur serinin içeriğine biraz değiniyormuş gibi görünmekle birlikte (yazar, etrafındaki insanları yazmıştır) yine de tamamıyla yarattığı sansasyonla ilgidir. Yazarın ailesi romanı okur okumaz onu mahkemeye vermiş, karısı hemen boşanma davası açmış, yazar bu roman için “edebi intihar” tanımlamasını kullanmıştır. Okur, meraklanmakta haklıdır. Burada tuhaf bir şeyler olmaktadır. Ama hâlâ ortada edebiyat yoktur.

Bir diğer ilginç unsur serinin üst başlığının Adolf Hitler’in otobiyografisiyle aynı adı taşımasıdır. Yeryüzünün en nefret edilen insanlarından biri olan Hitler ile Norveçli yazarımız persona non grata (istenmeyen kişi) olmak konusunda yarışmakta mıdır acaba diye sormadan edemez insan. Burada da romanın içeriği konusunda bir tartışma yoktur.

Bütün bu tanıtımla ilgili sansasyonel bilgiler elbette edebi bir dedikodu olmanın ötesine geçmemekte ve seriye dair nitelik konusunu dışarıda bırakmaktadır. Bunun yanında Kavgam serisinin tamamıyla bir pazarlama hikâyesi olduğunu ileri sürmek büyük bir haksızlık olur. Her şeyden önce Knausgaard’ın cesareti takdir edilmelidir. Bu cesaret olayını biraz açmak isterim.

Bu seriden önce iki roman yayımlamış ama istediği ilgiyi görememiş bir yazarın babasının ölümünün ardından bu konuda yazmak istemesiyle hikâyemiz başlar. Romanın açılışı ölümle ilgili bir tür denemedir adeta. Yazar bu açılışla baştan okurunu çarpmayı başarır. Ölen bir baba hakkında yazmak istemek, yazıyla uğraşan her evladın böyle bir pozisyonda aşağı yukarı vereceği bir tepkidir. Burada yeni bir durum yoktur. Ama Knausgaard uzun bir süre yazamaz, doğru sesi ve biçimi bir türlü bulamaz. Burada da şaşırtıcı bir şey yoktur. Ancak Knausgaard’ın farkı ya da hikâyesi asıl bu noktadan sonra ortaya çıkar. Yazar bir anlamda, babası hakkında yazamamasını yazar. Babasının ardından bir güzelleme değil, bir tür hesaplaşma hikâyesi, onun tarafından kabul edilmeyişinin artık kendisi tarafından kabul edilmesinin öyküsünü yazar. Romanın ilk cildi baba hakkında yazmanın değil, yazamamanın ağırlığıyla doludur. Ve sadece fiziksel değil, zihnen de babayı gömme çabasıdır.

Knausgaard, roman zamanı ile gerçek zaman ayrımını mümkün olduğu kadar kırmaya çalışmıştır. Bu çaba Kavgam serisinin bazı bölümleri için ciddi sıkıntılar doğursa ve yapıtın yer yer sarkmasına neden olsa da, serinin okuyucuya çekici gelen yönlerinden biridir. Can sıkıcı bir yemek, başıboş bir yürüyüş, çok da ilginç olmayan bir kavga ya da can sıkıntısından dolayı gitarıyla oynayan genç Knausgaard’ın anlatıldığı bir sahne gerçek bir zaman akışıymış gibi uzun uzun anlatılır. Karla çevrili bir evde ergenlik sancıları çeken bir gencin yaşadığı sıkıntıyla ilgili cümleleri sabırla okurken biz de aynı sıkıntıyı hissederiz. Knausgaard her şeyi o kadar açık bir şekilde yazmıştır ki, en mahrem anlarında yazarı, ailesini, arkadaşlarını sanki yanlarındaymışçasına izleriz. Ama yukarıda bahsettiğim cesaret kavramının her şeyi olduğu gibi anlatmayla (mastürbasyon sahnesi dâhil) bir ilgisi yoktur. Kırılganlığını, aşırı duygusallığını ortaya sermesi ve daima bir kaybeden olarak kendisini resmetmesi cesur olarak tanımlanabilir. Ama asıl cesaret bu sahneleri anlatmak değil, anlatılan bu sıradan, zaman zaman rahatsız edici sahnelerin ilgiyle okunmasını sağlayacak bir üslup bulunacağına inanmaktır. Knausgaard buna sadece inanmamış, aynı zamanda bunu başarmıştır da. Sanırım bunu yapabilmesinin en önemli nedenlerinden biri, kendisinin de bir röportajında dediği gibi, esas ilhamını edebiyata değil resim sanatına borçlu olmasıdır. Karşımızda bir resme bakarak duygulanan, dahası ondan yayılan ışıkla hüngür hüngür ağlayabilen bir yazar vardır. Seride ressamlara bolca gönderme yapılmaktadır. Ve bu ilgi yazım biçimini de büyük ölçüde etkilemiştir. Bunu belki fona dikkat etme diye formüle edebiliriz. Tam da bu nokta yazarın alametifarikasını oluşturmaktadır ve onun modern zamanların Proust’u diye tanımlanmasının da temel nedenlerindendir. Knausgaard’ı Proust’a yaklaştıran nokta onun da plaklardan ya da kitaplardan oluşan madlenleri olması değil, Proust gibi görmeyi bilen bir göze sahip olmasıdır. Açmaya çalışacağım.

Knausgaard bir sahneyi anlatırken okuyucunun zihninde sahnenin canlanmasına yardımcı olacak unsurları sahnenin kurulması sırasında anlatır. Ancak bunu birçok romancı da yapar zaten. Ama Knausgaard’ın yaptığı esas çarpıcı şey, sahnenin ortasında temponun düştüğü anlarda fonu oluşturan unsurlara usta bir görüntü yönetmeni gibi kusursuz bir kamera kullanımıyla dikkat kesilmesi ve okuyucuya yaşattığı gerçeklik hissidir. Eğretilemeler ve benzetmelerle, ardı ardına birbirini tamamlayan cümlelerle sahne canlanmaya başlar. Tıpkı Proust gibi Knausgaard da resme duyduğu ilgiyi ve tutkuyu kelimeleri boyalar gibi kullanarak yansıtır ve bizler de tıpkı onunla bir tablonun karşısındaymış gibi hayranlıkla duygulanırız. Okuduğumuz sıkıcı birkaç sayfanın ardından, o gören gözün bir süre sonra devreye gireceğini ve bize son derece alelade bir sahnedeki, manzaradaki ya da sıradan bir yüzdeki daha önce hiç dikkat etmediğimiz bir ayrıntıyı anlatmaya başlayacağını biliriz. Bu anların öyle müptelası oluruz ki, bir süre sonra sayfaları ardı ardına bunlar için çevirdiğimizi anlarız.

Kavgam serisi belki de şöyle özetlenebilir. Yıllarca Hamlet ya da Moby Dick ile eş değer bir eser yaratma hayalini kurmuş olan bir yazar, çocuklarının altını değiştirip eşiyle kavga ederken bir Hamlet yazamayacağını anlamış ve çocuklarının altını değiştirip eşiyle kavga eden bir yazarı daha önce pek de anlatılmayan bir şekilde anlatmayı başarmıştır.

 

Umut Dağıstan – Özyaşam Öyküsü
1978 yılında Adana’da doğdu. Çukurova Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bitirdi. Akdeniz Üniversitesi’nde yönetim alanında Doktora yaptı. İlk romanı Üst Kattaki Cinler 2008 yılında, ikinci romanı Boşluğun Sesi 2012 yılında yayımlandı. Şu aralar üçüncü romanı üzerinde çalışmaktadır.