Yazar Dilek Değerli ile Nazlı Yıldırım Söyleşisi

 

İlk şiir kitabınız Salyangoz İzi’nden (2006) bu yana 12 yıl geçmiş. Yeni şiir kitabınız Kozadan Karadeliğe ile yeniden okur karşısındasınız. İlk önce Kozadan Karadeliğe adlı kitabınızın oluşum ve şiirlerinin yaradılış sürecinden başlayalım. Ne dersiniz?

Kendimi bildim bileli şiir yazdığım halde ilk şiir kitabımı çıkarmak için hiç acele etmedim.
Şiir yazmak yetiyordu bana. Kimseye okutmuyordum şiirlerimi. Dergilere bile şiir
göndermiyordum. Yıllarca dolan kuyuyu biraz boşaltmanın zamanı geldi diye düşündüm ve
2006’da ilk kitabım Salyangoz İzi yayımlandı. 2018’de yayımlanan 5. kitabım Kozadan
Karadeliğe son üç yılda yazdığım şiirlerden oluşuyor. Elbette her yazdığımı yayınlamıyorum.
Çok fazla şiir yazan biri değilim. Ama gece gündüz aklımda dizeler, imgeler gezdirir, notlar
alırım. Rüyamda bile dizeler yazdığım olur. Örneğin Kozadan Karadeliğe’deki “söz daima
çalılıktır” dizesini rüyamda seslenmiştim. Kitap dosyası hazırlarken belli bir konu belirleyip
yazanlardan değilim. Yıllar önce yazıp da bitirmeyi geç başardığım şiirleri de dosyaya dahil
ettiğim olur. Arka planda hayvan ve rüzgâr sesi olan bir kır durağanlığında yazdım bu kitabı.
Bitkilerin sessiz dili, kedilerin tırtıklı ve inatçı dilleri, köpeklerin kehribar gözlerinden akan
sıcaklık, koşar adım geçen kirpilerin dikenleri, örümceklerin mükemmel ağları, gecenin
kadınsı çakal çığlıkları, otlardan bakan ateş böceklerinin ayna parıltıları, bahçeyi ele geçiren
nane arsızlığı, kedilerin ağzından bazılarını kurtarabildiğim serçeler, fareler, köstebekler,
rüyalarım ve bazı geceler gökyüzünde durup göz kırpan bir ufo eşliğinde yazılmış şiirler…
Çok rüya gören birisi olarak gerçekle rüya arasında bir yerde yaşadığım söylenebilir.
Okumalarımın, resmin, filmlerin, rüyalarımın ve bahçenin bu kitapta izleri görülebilir. Bu
dosyadaki bazı şiirleri daktiloda yazdım. Daktiloda yazmanın ne farkı var diye sorabilirsin.
Daktilomu yıllar önce oğlum düşürüp parçalamıştı. Geçen yıl bitpazarından eski bir daktilo
alınca arada sırada daktiloyla yazmaya başladım. Daktiloda yazarken hata yapma lüksüm
olmadığından mı bilmiyorum daha yoğunlaşarak yazdığımı hissediyorum. Genelde deftere
yazanlardanım. Demlenmek için zamana gereksinen bazı şiirler karanlık odada beklerler. Şiir bazen akıntıdır. Irmağın üstündeki tahta parçası gibi giderken sözcükler, bir bakarım ki şiir kendini yazdırmış bile suya. Bazen de kekeleyen bir kargadır şiir. Dizeler seslenir kopuk
kopuk, beklerler birbirlerini bulsunlar diye. Karganın bazen ağzındaki cevizi düşürüp
bulamadığı da olur elbette.

Kozadan Karadeliğe baktığımızda, üç bölümde toplanılmış şiirler. Kaçış, Kâğıt Çayırında Zaman Kaydırmak ve Kirpi ve Siyah. Bağımsız gibi dursalar da ortak bir
noktada bütünleşiyor şiirler. Dokundukları yer aynı. Buradan yola çıkarak şiirin bir derdi olduğunu elbette anlıyoruz. Birçok değişim yaşanmasına karşın neden hâlâ aynı derdi taşıyor?

Kitaptaki şiirler bölümlere ayrılsa da dokundukları yer aynı elbette Nazlı çünkü üç yıllık bir süreçte benim düş ve dil deneyimimle yolculuk ettiler. Şiirin derdi de şairin dert edindikleriyle değişir. Şairin en öncelikli derdi dilidir. Şiirin de bir aklı vardır. Yalnızca duyguyla yazılmaz şiir. Yalnızca akılla da yazılmaz. Duygu, düş, akıl üçgeninin açılarını iyi ayarlamalıdır şair. Şiirlerimde bu üçgeni iyi çizmeye çabalıyorum. Kof duygululukla ya da salt düşünceyle yazılan şiir çok çiğnenmiş tatsız bir lokmaya dönüşmektedir. Düş dediğim aslında soyutlama yeteneğidir. Şair soyutlama becerisine sahip değilse ne imgelem ne de metafor oluşturabilir. Kozadan Karadeliğe’deki şiirlerde zamanı kaydırmaya çalıştım diyebilirim, başarabildim mi bilmiyorum. Durağan gibi görünen oda, ev içi şiirlerimde bile karadeliğe, magmaya, uzaya yolculuklar var. Dünyadan hatta uzaydan kaçış, zamandan kaçış var. Octavia Paz “Şiir, içinde yeryüzünün tınladığı bir midye kabuğudur” der. Bence artık şiir, yalnızca yeryüzünün değil değişik zaman dilimlerinin ve uzayın da tınladığı bir midye kabuğudur.

İlk kitabınızın çıkışından son kitabınıza kadar olan sürece baktığımızda şiirde
değişimler mevcut. Değişim dalgaların etkisi sadece şiire mi yansıdı? Bu etki şaire de, şiirin bulunduğu alana da sıçradı mı?

Evrim varsa değişim de kaçınılmaz. Her şair kendi evrimini şiirine yansıtır. Yaşantılar,
hayattan ve kitaplardan öğrenilenler, kişiliğimizde ve yaratılarımızda da değişiklere neden
olur. Gençliğinden ölene dek aynı şiiri yazanlara şaşırıyorum. Aynı yoldan onlarca kez
geçiyoruz, yol aynı, çevredeki mekanlar aynı, ağaçlar aynı ama biz her geçişte zamanın
değişik dalına sıçramış bir çekirge gibi farklıyızdır artık. Son kitabımda diğer kitaplarımda
olmayan karşılıklı konuşmaların yanı sıra diğer hayvanların ve nesnelerin konuşmaları da yer alıyor. (Deli Odanın Konuşkanları, Chagall Uçuşu, Rüya Mezarlığı, Konuk şiirlerimde)

– şiir miydi geçen yanımızdan
– resmin içine yazılan şiirdeyiz zaten.

(Chagall Uçuşu)

ayna: bakma bana öyle delireceğim

masa: sırtımdaki yükten kırılmak üzere bacağım.
….

odanın papağanları tekrarlıyor;
uyuşturur soğuğun fazlası uyuşturur
kapat kış ağzını hayat

(Deli Odanın Konuşkanları)

Kalabalık bir şehirde yaşarken yazmadıklarım, sessiz ve ıssız bir yerdeyken araya giren
uzaklığın ve zamanın bakışıyla şiirlerime sızdığı oldu. Burada kediniz kapının önüne
dişleyerek öldürdüğü bir fareyi armağan olarak koyabiliyor. Komşulardan birini tavuğunu
kesmiş tüylerini yolarken görebiliyorsunuz. Pencerenizden bir kirpinin ne kadar hızlı
yürüyebildiğini görüyorsunuz. Bitkilerin renkleri ve kımıltılarıyla bir dil oluşturduklarını,
karıncaların en sistemli kolonilere sahip olduklarını, örümceğin matematiği iyi bilen bir
mimar olduğunu ve Meksika resimlerine benzeyen kırmızı siyah üçgenli böcekler ve daha
nicelerini gözlemlemek… Bunların izleri elbette son kitabımdaki şiirlerde görülüyor;
“Ne zaman eski bir acının bacağından tutsa şair /caddeye çıkmış bir salyangozu kurtarır.”
“sekiz narin bacakla oturdu kara örümcek / nasıl okşanırdı ki bilemedim.”
“ipini çekince inen kuklanız olmaktansa / çölde şiir gezdiren kertenkele oldum

Bu kitapta diğer kitaplarımdan farklı olarak filmlerle etkileşimle yazdığım dizeler de
bulunmaktadır. ‘Rüya Mezarlığı’ şiirini Reha Erdem’in A Ay filmine yazdım;

“burası rüya fotoğrafçısı / “Her gördüğünü gösterebiliyor musun” / bazılarını gömüyorum
rüya mezarlığına.”
Başka bir şiirde Tony Gatlif’in ‘Korkora’ adlı filminden bir alıntı yaptım;
“kedi kılığındaki rüzgar / “suyu özgür bırakmalıyız” diyor / havlayan gerçeğin ağzına ot
tıkarak.”
‘Canlı Cenazeler’ adlı şiirimdeki bazı dizeleri ‘Köprüdeki Kız’ adlı bir Fransız filminden
etkilenerek yazdım;
“köprüde bekliyor sihirbaz geceleri / intihar edecek kadınları kurtarmaya / bedenlerine
rahatça fırlatmak için bıçakları”
‘Zamanın Sıçrama Uzayı’ adlı şiirde ise her göktaşında Bergman’ın soluk kadın yüzleri
göründü.

Şiiri yakalama biçiminiz çok farklı. Farklılıklar kimi zaman anlaşılır, kimi zamansa
anlaşılmaz. Sınırı ve hayalleri zorlayan imgelerinizden yola çıktığımızda, okurun
kafasında bir merak sorusu oluşuyor. Şiiri şiir yapan etken nedir? Yüzyıllardır
değişmez bir merak sorusudur. Ne olmasaydı şiir olmazdı?

Şiir anlaşılsın diye çaba sarf edilerek yazılmaz. O zaman şiir olmaktan çıkar. Şiiri yakalama
biçimim farklı görünüyorsa bu sevindirir beni. İlk kitabım yayınlanmadan önce
anlaşılmamayla ilgili kaygılarım vardı. Hatta bu nedenle bazı şiirlerimi elemiştim. Ama
sonraki yıllarda anlaşılmama korkusunun anlamsız olduğunu düşündüm. İmgelerimin, sınırı
ve hayalleri zorlaması da bilinçle yaptığım bir şey değil. Birbirine dolaşmış hayalgücüm,
aklım ve ruhumdaki ışıklar, gölgelerle karanlıkları yansıtır imgelerim. Çocukken zihnimde iki
karşıt görüşle konuşurdum. Şizofren değilim ama bilinçli şekilde içimdeki ötekiyle oynadığım karşıtlık oyunu hoşuma gidiyordu. Diğer insanların konuşmaları çok yavan geldiğinden zihninde sürekli imgelerle dolu cümlelerle konuşan sessiz bir duvardım. Başkalarıyla konuşamadığım dil sonraları şiir olarak ortaya çıktı. Şiiri şiir yapan etkenlerden en önemlisi imge ve metafordur. İmge anlatmaz, görüntüleri gösterir. En güçlü imgeler de bir gerçeklik, yaşantıdan yola çıkıp bambaşka bir görüntüye götürenlerdir. Zorlayarak oluşturulmuş imge çıban gibi durur şiirde. Şiirde önem verdiğim diğer etken de metafordur. Ne yazık ki çoğu şairin metafor oluşturamadıklarını görüyorum. Çoğu şiirimde farklı mekanlar, durumlar, duygular ve düşünceler arasında bağ kurmak ilk okuyuşta zor gibi görünse de şiirin baştan sona bir metaforun, sarmalın içinde gel-gitlerle döndüğünü ruhunda şiir besleyenler görebilir. Hatta bazen çoklu sarmal metafor halinde iç içedirler. Şiiri oluşturan dil ve seçilen sözcükler ve ardıl sözcüklerin birbirleriyle uyumu da şiiri şiir yapan etkenlerdir. Şiirin yalnızca duyguyla yazıldığı yanılgısı içinde çoğu şair. Şairin sezgisi şiirin atardamarıdır. Şiirin kendine özgü bir aklı vardır. Her akıllı insanın şiir yazamayacağı gibi her duygulu insan da şiir yazamaz, hele ki aptal insan hiç şiir yazamaz. Valery’ye göre şair ip üzerinde dansedendir. Şiirde sinema, resim, öykü, felsefe, masal, mitoloji, müzik vb. diğer alanların da yer alması şiiri farklılaştırır. Şiirlerimde bunların çoğu yer alır. Benim şiir aklı dediğime Metin Altıok, başka bilgi alanlarına benzemeyen özel bir bilgi alanı der. Bu bilgi kavramsal ve sistemci değildir, yapısındaki imgesellik nedeniyle duyulabilen, sezgiyle yaşanabilen bir bilgidir. Bazı duyguları betimleyen sembolik imgeler tekrarlana tekrarlana çiğnenmiş sakız gibi şiire bulaşmıştır. Şiirde beklediğim, sıradanmış gibi görünenin içinde birden bir delik, bir kapı ya da bulut aralanıverip beni başka evrenlere götürmesidir. Bunu yaparken sözcükleri iyice damıtmalı belki de delibaldan sunmalı. Zehir bazen fazlalıkları atmamızı da sağlar. Evet, şiir zehirlemeli, ürkütmeli, budak verdirmeli, sarsmalı ama bunları hafifçe yalayan ılık bir meltemin diliyle yapmalı. Neden acıların yatağında doğar şiir? Çünkü mutluluk uçucudur, belleğimizde soluk, silik bir iz bırakır. Oysa acılar şairin de okuyucunun da belleklerinde silinemez kopkoyu, derin çizikler atar. Sorunu net olarak yanıtlarsam sevgili Nazlı, şiiri tetikleyenlerin içinde en güçlü duygu acıdır ve imge olmasaydı şiir olmazdı.

En dikkat çekici yönüne değinmeden geçmek istemediğimiz bir sorumuz olacak. Şiiri salt sözcüklerle inşa etmiyorsunuz. Görsel sanatların gücünü de katıyorsunuz
dizelerinize. Resimle olan ilginiz ve kitabınızda yer alan çizimleriniz üzerine konuşsak. Şiir ilişki bağlamında.

Şiirin kraliçe arısı imge sözcüklerin gücüyle bir resim çizdirir okuyana. Metaforda ise üç
boyutlu bir film hatta dört boyutluluk söz konusudur. Görüntü oluşturmak bütün sanat
dallarının ortak noktası diye düşünüyorum. Kozadan Karadeliğe’ye çini mürekkepli kalemle
(rapido) çizdiğim desenlerden koydum. Şiirlere özel yaptığım desenler değil bunlar. Ama
öznesi benim hayal gücüm olduğuna göre şiirle resmim arasında birbirini tamamlayan benzer unsurlar yer alıyor. Diğer kitaplarımda da şiirimdeki görselliğin fazla olmasından biraz yakınır gibi söz edenler olmuştu. Bir şiir ya da resim yalnızca var olan gerçekliği görüntülese düzyazı ya da fotoğraf olur. Ancak gerçekliğin uyandırdığı görüyle başka bir görüntü oluşturabiliniyorsa imge ve soyut resimden söz edilebilir. Bunu gerçekleştirirken bilinç kadar bilinçdışıyla sezgi de devreye girebilirler. Evet, şiir bana kendini görüntülerle yazdırıyor genelde. Mezar kazıcılığı yapmadım ama bir mezar kazıcısının yorgunluğu, ruh hali, toprakla ve gökle olan ilişkisinin görüntüsü belirince gözümün içinde şu dizeler doğdu;
“Mezar kazıcısı yorulunca çukura yatar bulutları çerçevelermiş”

Yıllar önce izlediğim Potemkin Zırhlısı filminden en etkilendiğim sahne olan annesi vurulan
çocuğun bebek arabasıyla Odesa merdivenlerinden inme sahnesi bilinçaltımdan çıkıp
geliverdi ve “beşikti oda, sallandıkça düşüyordu / bir bebek arabası merdivenden / uzun
bacaklı atlar da gitmişti” dizelerini yazdırdı. Kağıdı çok kullanan biri olarak her kağıda
dokunuşumda bir ağacın yok edilişi gelir aklıma;
“odalar dolusu topal anının kaçışı / yakaladıklarımı kağıda yapıştırıyorum / sonra
katlıyorum ağaca ulaşana dek”

Resimle şiir hayatımda hep yan yana olmuşlardır. Şiirde sözcüklerle resim çizilebilir, resimde
ise renk ve çizgilerle şiir yazılabilir. Olanağım olsaydı hem şiir hem resmi içerdiğinden bir
film senaryosu yazıp çekmek isterdim.

Günümüzün 2000’liler şiiri ve genç kuşak hakkındaki izlenimleriniz ne yöndedir?

İkinci yeniden farklı şiirler mi yazıldı 2000’lerde diye soracak olursak çok az sayıda
deneysel, görsel, postmodern bile denemeyecek itirafçı şiirler dışında ikinci yeniyi sürdüren
şiirler yazıldığını görüyoruz. Dünya şiirinde yer almamış bir akımla ya da denenmemiş bir şiir diliyle yazamadık. Sayıca az da olsa iyi şiirler yazılıyor. Yalnızca dergileri takip ederek iyi
şiirle karşılaşmak zor. Yayınlanan şiir kitaplarını okumak gerekiyor. Birkaç tanınmış şiir
dergisine bakıp şiir yazılmıyor diyerek şiir okumayı bırakan okuyucular oldu 2000’lerde. O
eski şiir okuyucusuyla şimdiki şiir arasında da ulaşılamaz bir uzaklık oluştu ister istemez. O
okuyucu şimdiki şiiri toplumdan uzaklaşmakla, bireysellikle suçlamaktadır, kendilerinin
yıllardır şiir okumak, iyi şiiri bulmak için çaba göstermediklerini görmezden gelerek. Şiirde
bireyselliğin artması, toplumda insanın yalnızlaşmasıyla koşut gelişmiştir. Bu bireysellik,
şairin yaşadığı çevresel, politik baskıları, ülkesinin, dünyanın ve evrenin gidişatını görmediği, şiirinde izlerinin görünmediği anlamına gelmemeli. 70’lerde yazılan toplumcu şiirde takılıp kalanlar günümüz şairini suçlamaktan vazgeçip uzun süre şiirden koptuklarını,
okumadıklarını itiraf etsinler kendilerine. Toplumsal sorunları aktarma zorlamaları şiirde
iğreti durmaktadır. 2000’lerin önemli olaylarından gezi direnişiyle de şiir duvarlara, yollara,
kısaca sokağa çıkmıştır. 2000’li yıllarda sayıları artan kadın şairler iyi şiirlere de imza attılar.
Çoğu kadın şair kendi dilini kurmayı başardı.

Genç şairlerin şiir yayınlamada ve kitap çıkarmada aceleci davrandıklarını gözlemliyorum.
Genç şairlerin bazıları yalnızca ünlü olmak için yazıyorlar sanki. İnternetin olanaklarını
kullanıp adı bilinen şairlerle yakınlık kurmak, tanışmak ve onlarla fotoğraf çektirmekle ünlü
birer şair olacağını sanan gençler görüyorum. Çıkar ilişkileriyle kendilerine ödül verilenler de
var. Diğer yandan şiirlerini geliştirmek için sessizce çalışıp iyi şiir yazan genç şairler beni şiir
adına umutlandırıyor. Kendi şiir dilini bulmuş izlediğim genç şairlerden ilk aklıma gelenler;
Emrah Yolcu, Zeynep Köylü, Lokman Kurucu, Cevahir Bedel, Ece Apaydın, Muharrem
Sönmez, Eşref Yener, Leyla Çağlı, Elif Karık, Nazlı Yıldırım, Mustafa Atapay, Özgün Ergen,
Gökben Derviş, Hicran Arslan.

Son söz olarak kitabımı okuduğun ve söyleşmeye değer gördüğün için çok teşekkür ederim
sevgili Nazlı.

 

Dilek Değerli – Özyaşam Öyküsü

20 Mayıs 1961’de Konya’da doğdu. Orta ve lise eğitimini Konya Anadolu Lisesi’nde yaptı. İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ni bitirdi. Aynı Üniversite’de master yaptı. Doktora eğitimini yarıda bıraktı, çeşitli şirketlerde mimarlık yaptı. Resim sergileri açtı. Şiirleri, çevirileri ve yazıları Sahafın Keçisi, Akköy, Eliz, Öteki-siz, Kurşun Kalem, Afrodisyas Sanat, Şiirsaati, Şiiri Özlüyorum, Hayal, Kuşak Edebiyat, Amanos, Akademi Gökyüzü, Ç.N., Berfin Bahar, Çerçevesiz Sanat gibi dergilerde yayınlandı. Çevirmenin Notu- ÇN., Sahafın Keçisi, Çerçevesiz Sanat dergilerinin yazı kurulunda yer aldı. Salyangoz İzi adlı şiir kitabı 2006 yılında Artshop yayınlarınca yayınlandı. Gece Kelebeği adlı şiir kitabı 2007’de Çekirdek Sanat Yayınlarınca yayınlandı. Yorgun Ruhlar Korosu adlı 3. şiir kitabı 2012’de Hayal Yayınlarınca yayınlandı. Rüzgâr Kuyusu adlı 4. şiir kitabı 2015’de Hayal Yayınlarında yayınlandı. Çeviri şiir kitapları; Kilitli Kapılar-Anne Sexton’ın Şiirlerinden SeçmelerGizli Cennet- Emily Dickinson’ın Şiirlerinden SeçmelerTutku Denizi- Emily Dickinson’dan Seçme MektuplarYıldızların Aşkı- Amy Lowell Şiirlerinden SeçmelerAşk Yamacındaki Ateş- H.D. Şiirlerinden Seçmeler. İnceleme kitabı; Bulutlar Prensi Baudelaire.