Yazar Ebru Ojen’in, Et Yiyenler Birbirini Öldürsün adlı ikinci romanı Edebi Şeyler yayınlarından Ekim 2017’de çıktı. Ojen’in romanını okuyunca daha önce okuduğum Beat Kuşağı yazarlarının,  Charles Bukowski’nin, Dövüş Kulübü’nün yazarı Chuck Palahniuk’in edebi anlatımlarındaki tadı aldım. Sıra dışı bir roman karşılıyor sizi. Kuralları yıkan, eyvallahı olmayan, her türlü kuralı tartışmaya açan cesur bir romana hazır olun. Ojen aynı zamanda bir vegandır. Bunu bir beslenme veya diyet biçimi olarak değil aynı zamanda bir yaşam biçimi olarak seçmiş Ojen. Yazar, ilk sayfadan son sayfasına kadar akıcı anlatımıyla ve kendine has üslubuyla okurunu yerinde oturtmayı düşünmüyor.

Romanda ev hayatını, insanlık hallerini anlatıyor yazar. Ama pencere kenarına saksılar dizen, ev reçeli yapan insanları bulacağınızı düşünmeyin sakın. Hayatla cebelleşen, büyük şehirde apartman hayatının içinde sıkışıp kalmış insanların bize yansımayan yönlerini göstermiş, bunu yaparken de iyi bir dil, kısa cümleler, dolambaçsız, gerilimi dozunda veren bir anlatıyla meramını anlatıyor.

Roman, İzmir Balçova’da dört katlı bir apartmanda başlıyor. Romanın birinci bölümdeki anlatıcı ana karakter bu apartmanda kiracı olan Enver adındaki bir genç. Karakterimiz erkek ve iç dünyası oldukça karmaşık, Enver ile apartman iç içe geçmiş iki karakter desek daha doğru olur. Apartmanın sahibi Nihat Kara’nın ve aparmanda intihar eden eşinin hazin hikayesi karşılıyor bizleri. Tam onlara ısınacakken ev sahibi Almanya’ya gidip yerleşiyor. Apartmanın girişine annesi Hasibe Kara’yı yerleştiriyor, vücudundan yayılan ağır kokusuyla insanı rahatsız eden varlığıyla tüm ev sahiplerini, düzeni temsil ediyor.

Hasibe Kara, kiraları topluyor, apartmana gelip çıkan herkese “Bir koku var sen de alıyor musun?” diye soruyor. Tam da içinde bulunduğumuz kapitalist düzenin ruh halini temsil eden bir soru. Kendisinden yayılan kokudan bihaber, başka yerlerden gelen kokuya, kirliliklere aşırı duyarlı sisteme. Yazar ev sahibesini uzun kara dalları olan, ürkütücü cılızlıktaki dikenlerle dolu, zehirli sıvılar yayan, tek bir kurtçuğu ya da hayvanı üzerinde barındırmayan ölüm saçan ruhsuz ağaç olan Damkoruğu ağacına benzetiyor. Roman bir süre Damkoruğu üzerinden akıp gidiyor. Gayet başarılı eşleşmeler ve göndermeler yapıyor yazar. Okurken bu da neydi diyeceğiniz bir sürü sürprize hazır olun. Her şeyin cuk diye yerli yerine oturmasını da beklemeyin, siz hikayelerin, anlatımın keyfini çıkarın.

Kirayı veremeyen, işsizlikle boğuşan, kendine yetemeyen, ihtiyaçlarını karşılayamadığından dolayı kendini eksik ve kötü hisseden, intihar etmeyi sürekli aklından geçiren erkek anlatıcının ruh haline gark oluyoruz. İşsiz olunca parasız, sevgilisiz, arkadaşsız oluşuna, kötü ruh halinden çıkamayışına, nesneler ile kurduğu kavgalı ilişkisine, evdeki böceklerle ölüm kalım savaşına varan mücadelesine tanık oluyoruz.

Modern toplumun yarattığı okumuş işsiz, mutsuz dengesiz, uyumsuz insanların trajik hikayelere çarpıyoruz. Ev eşyaları, apartman merdivenleri, petekler bir karaktere dönüyor bazen. Yazar özellikle yapmış sanırım. İnsan bazen hiçleştirilmiş. Tam da düzenin mantığı bu. Çelişkiler o kadar çok ki, karakterlerin uyumsuz davranışlarını kanıksıyoruz.

Modern toplum insanı, gökyüzünden, sokaktaki ağaçlardan, kedilerden ziyade, apartman giderleriyle, yanmayan kalorifer peteğiyle, aidatları toplayan kapıcıyla, komşu çocuklarının çıkardığı gürültüyle, zırt pırt giren çıkanın belli olmadığı için çattığı komşusuyla, ödeyemediği faturalarla cebelleşiyor. Yazar bunu iyi görmüş, modern insanın aslında tutsak insan, kendi olamayan insan olduğunun farkına vararak modern toplumun eleştirisi üzerine kurgulamış romanını.

Ev içindeki eşyalarla, örneğin dolapla, çekiçle, kalorifer peteğiyle, böceklerle, mutfaktaki envai çeşit eşyayla, onlarla ilişkisizliğiyle, kendisiyle, eşyalarla sürekli kavga edişine, eşyaları hayatının bir parçası olarak kabul edemeyişine tanık oluyoruz. Burada uygarlık adıyla bizlere dayatılan toplu yaşamın uyumsuzluklarına şahit oluyoruz. Sıradanlaştırılan davranış kalıplarına, arkadaşlık denilen çıkar ilişkilerine, riyakarlığa, gereksiz misafir ziyaretlerine göndermeler var. Ojen bunları sakınımsız diliyle yapıyor. Ağdalı bir anlatımı yok. Kelimeler hayatın içinden seçmiş, birileri yanlış anlar diye rötuşa kalkmamış, cilasız ve ağzımızdan ilk çıktığı haliyle, kapı ağzından, banyoda bağırırken, bakkaldan bir şey isterken, çok sevdiğimiz kahve kalmamışsa verdiğimiz ‘tüh Allah kahretsin’ minvalinden doğal tepkimizi olduğu gibi yazmış. Uzun bir roman ama çokça hikâyeden müteşekkil kendini okutan, sıkmayan insan hikayeleri karşılıyor sizi. Tamlık duygusunu yakalamak derdi yok.

Kitabın kapağına ve ismine baktığınızda baştan sona veganlar ile et yiyenlerin kavgasını gürültüsünü bekliyorsunuz. Ama öyle değil, bir iki yerde kavgaya ancak rastlıyorsunuz. Bu isim konulmasa daha iyi olur muydu diye sormadan geçemiyorsunuz. Yalnız insan hikayeleri romanda baştan sona karşılıyor sizi. İşten çıkarıldığından dolayı kirasını, kapıcıya aidatı, bakkala borcunu ödemeyen okumuş insanın acizliğini, intiharı aklından geçirmesini, yetmezliğini görüyoruz. Kalorifer peteğine sarılmayı, ‘kendime sarılmaktı tek isteğim’ demesi ince bir eleştiridir içinde bulunduğumuz düzene. Herkes mutsuz ve karamsar; öyle ki gelecekten beklentisi gittikçe zayıflayan, ne yapacağını şaşırmış insanlar ordusu sarıyor sizleri. Kendi ölüsüyle sevişen, böceklere sarılan, modern işsiz, yalnız insanın trajik açmazlarını iyi yakalamış.

Elinde çanta ile kapısında beliren ve darda olduğundan dolayı da evine aldığı adamın hırsız olduğuna kanaat getirerek elindeki çantasına göz diktiği hikâye müthiş.  Bence en iyi hikayelerden birisi bu. Yardımcı olduğu adama kurtarıcı gözüyle bakıp içinde para, altın olduğunu düşündüğü çantayı aklından geçirip adama içinde ne olduğunu soruyor. Sonra onu istiyor. Sonra yalvararak talep ediyor. En sonunda da eline bıçak alıp adamın elindeki çanta için kolunu kesiyor, her yeri kanıyor adamın, kapıyı açması için yalvarıyor. Kapıyı açıyor, yaralı adam kaçıp gidiyor. O arada çantanın yerde olduğunu görüyor. Açıp baktığında içinde para, altın değerli bir şey olmadığını görüyor. Bence en etkili hikayelerden biriydi bu. Orada özet cümle bence romanın anahtarı diyebileceğimiz, romanın adı olması gereken cümleydi. “Ahmet, her şey uygarlık yüzünden oldu.”

“Denize ulaşmaya çalışan küçük kaplumbağalar gibiyim. Her an bir yengeç ya da martı beni yiyebilir. Bu saçma olasılıklar, tesadüfler can sıkıcı.”  İnsanın savunmasız halini iyi belirtmiş yazar. “Biri çıkıp beynimi yese” diyerek aslında kullanmadığımız, işlevsiz hale gelmiş beynimizi ısmarlıyor aç olan canlılara, haklı olarak.

“Keşke şimdi bir aile albümü olsaydı. Bir köşede oturup çayımı yudumlarken eskimiş fotoğraflara baksaydım. Bu amcam, bu yengem, bu kuzenim, bu da yan komşum diyebilseydim” diyerek eskiye olan özlemini de dile getiriyor yazar. Hayatla, her şeyle dalga geçiyor yazar. Slogan atan devrimciler, karşılarındaki polisler, et yiyenler et yiyenlere karşı diyerek bir sorunsala dikkat çekiyor.

Apartman hayatına baktığımızda işçi sınıfından insanlar ile Prekarya denilen yani okumuş, güvencesiz çalıştırılan, geçici işlere mahkûm, bir işe sahip olmakla işsizlik arasındaki gidip gelen insan hikayelerine yer vermiş yazar. İşçi sınıfı ile okumuş aydın sınıfı arasındaki çelişkilerin günlük hayatta da romanda da azaldığını hatta iç içe geçtiğini söylemek mümkün. Taşeronlaşan bir dünyada emekçi/işçi ile okumuş/işçi olan prekaryanın yakınlaşmasına sosyal katmanların esnediğine tanık oluyoruz. Kapitalizm, emek süreçlerini esneterek, her işi güvencesiz hale getirdi.  Doğal olarak işçi, emekçi, beyaz yakalı arasındaki ayrım kalkıyor. Yazar bu ayrımın kalktığından bahisle ince çizgilerle güvencesizliği, çaresizliği hikayelerine iyi yedirip karakterlerin davranışlarına yansıtmış.

Vegan olan yazar güzel göndermelerde bulunmuş. Sadece kendi türüne özgürlük isteyen, kedi besleyip koyun kesenin, özgürlükleri konuşup mangalın başında pirzola yiyenlere cevabı; Allah belanızı versin.

“Dedem beni seviyordu. Yoksa dedem değil babam mıydı?” diyerek hayal ile gerçek arasında gidip gelen yazarın zengin hayal dünyasını, Server Nine adlı yaşlı kadının sevişmesi anlatıyor bizlere. Hiçbir kurgusal metinde yaşlı insanların seks hayatını görmedim ben. Onların takma dişlerini, prostat sorununu, şefkatli kollarını ve nasihatlarını okuruz hep. Oysa onların da kendilerine göre cinsel hayatı vardır. Yazar görülmeyeni bizlere hatırlatıyor, bunları neden es geçiyoruz ki diyor adeta.

Televizyona kilitli kalan insanları gösteriyor bizlere yazar, ince bir eleştiri yaparak. Evlilik ve izdivaç programlarıyla seyrelen, sıradanlaşan hayatları belirgin hale getiriyor. Cinnet halini normal gösteren, bombalarla parçalanan insanları, hayatın anormal devinimlerini normalleştirilmesini eleştiriyor. “O zaman neden her şeyi düzenli ödeyen saygılı insanlar huzursuz oluyor?” sorusunu soruyor bizlere.

Romanın son bölümünde anlatıcı Özlem’in yakınlık duyduğu, İstanbul’daki oturduğu apartmanın orta yaşlı yöneticisi Cihat beyin, apartmandaki Enver’in çöp evine müdahalesini okuyoruz. Romandaki Enver adındaki karakterimiz burada artık yaşlanmıştır; emekli maaşını almakta, biriktirdiği çöp/hatıralar ile, hayatı çevresindeki insanlar için çekilmez kılmaktadır. Uzun uğraşlar sonunda yönetici ve bina sakinleri belediyeye haber vererek çöp evin boşaltılmasını sağlıyorlar. Ev boşaltıldığında Enver’in kolları ve bacaklarının çöpe dönüştüğünü, çok pis kokan korkunç bir yaratığa döndüğünü, televizyon önünde vajina ve penisin oluştuğunu görüyoruz. Yazar burada ptt yani pijama, terlik, televizyon ile vakit öldürürken bir süre sonra o televizyon ile bütünleşen insanlara ciddi ve yerinde bir eleştiri yaparak bitiriyor. Bence içinde bulunduğumuz çağa ciddi bir eleştiri yapan çarpıcı ve güzel hikayeler okurları bekliyor.

Ebru Ojen, Et Yiyenler Birbirini Öldürsün, Edebi Şeyler Yayınevi, Ekim 2017

 

Paylaş
Önceki İçerikHiç Kimsenin Öyküsü
Sonraki İçerikKaramazov Kardeşler’de Akıl ve Sevginin Savaşı: Büyük Engizisyoncu
Avatar
1969’da Diyarbakır’da doğdu. İlk şiiri 1981’de yayımladı. Erbey, 1997’den itibaren ulusal ve uluslararası alanda çok sayıda kültür sanat dergisinde, gazete ve web sayfasında, makale, öykü, deneme ve söyleşiler yayınlandı. Edebiyat, barış ve insan hakları alanındaki çalışmalarından dolayı, 1999 Ankara Barosu Öykü Ödülünü, 2003 Ümit Kaftancıoğlu Öykü ödülünü, 2010’da Hukuk dünyasının Nobeli olan ve ilk defa Nelson Mandela'nın aldığı Ludovic Trairieux Uluslararası Hukuk ve İnsan Hakları Ödülünü, 2013’de Norveç PEN Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülünü, 2014’de İsveç Pen Tucholksy Ödülünü aldı.