Oblomov by Ivan Goncharov. Illustrator S. Yakutovich, 1982.

 

Umut Dağıstan

8 Eylül 2018

 

Edebiyat çalışmalarında ünlü kurgu kahramanları ortak bazı özellikleri nedeniyle belirli sınıflara sokulmuşlardır hep. En iyi âşıklar, en kıskanç olanlar, hayatlarını bir kefaretin ödenmesine adayanlar, iyi yürekli katiller gibi… Böyle eğlenceli ve ilginç sınıflandırmalar alana değişik bakış açıları kazandırma potansiyeli taşımanın yanında edebi bir magazin işlevi de görürler. Peki kurgu kahramanları çok konuşup da bir türlü eyleme geçemeyenler diye tasnif edilecek olursa bu kümenin en ünlü kahramanları kimler olurdu acaba? Elbette bu soruya verilen her türlü yanıt, sübjektif bir tercihi ortaya koyacaktır. Ama yine de belli bazı kahramanlar daha çok akla gelecektir diye düşünmeden edemiyor insan.

Kanımca, edebiyat tarihinin çok konuşan ama eyleme bir türlü geçemeyen ya da çok zor geçen kahramanlarının en ünlüsü Hamlet’tir. Öyle ki, babasının intikamını almaya çalışan bu acılı evladın son ana kadar bunu başarıp başaramayacağından emin olamayız. Hamlet bütün oyun boyunca devamlı bir şeyler söyler, sürekli hedefin etrafında döner, zekâ fışkıran parlak laflardan kendine ve niyetine bir maske yapar. Hamlet’in heyecanı da, acısı da kendi imgesi üzerine düşünen, fazlasıyla içe dönük seçkinci bilinçten kaynaklanır. Tüm dünya edebiyatında Hamlet kadar karmaşık bir karakter az bulunur, onu açıklamak ve anlamak için binlerce kitap ve makale yazılmıştır, ama bu kaynaklar Danimarka prensiyle ilgili sorunu daha da çapraşık hale getirmekten öteye gitmemiştir ve kahraman çapraşıklaştıkça da ona duyulan ilgi o kadar artmıştır. Bu kadar çok konuşup bu kadar giz ve muamma barındıran başka bir karakter Shakespeare’in diğer oyunlarında da bulunmaz. Sanki varoluşunun amacı budur. Konuştukça suyu bulandırır, bulandırdıkça da kelimelerine kelime eklemeye devam eder. Hamlet ancak oyunun sonunda harekete geçer, ondan sonra tam anlamıyla bir kıyım yaşanır ve böylece retorik bir şemsiye gibi kendi üstüne kapanır oyun.

Gevezelik konusunda bir diğer ünlü kahraman, belki de Hamlet ile giriştiği yarışı burun farkıyla kaybeden, hiç durmamacasına anlatan; şakaları, kelime oyunları, zekâsı, saplantıları ve yer yer çocuksuluğu ile bizi büyüleyen Tristram Shandy’dir. Bütün dünya sanki onun ağzından çıkan kelimelerle var oluyormuşçasına anlatmadan duramaz ve o anlattıkça da biz okuyucular bir süre sonra, bütün dünyanın gerçekten de onun ağzından çıkan kelimelerle oluştuğuna inanmaya başlarız. Ama bu öyle bir dünyadır ki, bu dünyanın herhangi bir dayanağı ya da merkezi yoktur, belki de bu yüzden bu anlatı bir edebi eserden çok, merkezi olmayan gerçek hayata daha çok benzer. Tristram Shandy bize aslında hiçbir şey söylemeyerek çok önemli bir şey söyler; ya da çok şey söyleyerek, aslında bilip de hep unuttuğumuz bir şey söyler. Hayatın tek bir merkezi, tek bir hedefi, tek bir anlamı yoktur. Belki de belirli bir anlamı bile yoktur. Bu doğmayı bir türlü başaramayan geveze çocuğu alt yüz küsur sayfa boyunca takip ederiz ve kitabı kapattığımızda hissettiğimiz şey, bir roman okuduğumuz değil, birçok hikâyenin ve olasılığın iç içe geçtiği zengin bir hayat yaşadığımızdır. Kitabın sonunda ya da hayatın sonunda diyelim, Tristram Shandy doğar, biz okuyucular ise ölürüz.

Peki Leopold Bloom? Joyce’un bu geveze, ele avuca sığmaz, devamlı hareket halindeki zihni, bütün Dublin’i dolaşsa da bir eylem adamı olarak tanımlanabilir mi? Tartışmaya açık bir konu. Bloom mekânları dolaşır, köprüleri aşar, hayvanları sever, tanrıyla didişir, bir güne bir hayatı sığdırır, ama hayalle engellenmişlik arasına sıkışmış geveze zihni hep adımlarından önde gider. Joyce bir anlamda düşüncenin röntgenini çeker onunla. Bloom kafasının içinde pimi olmayan bir el bombasıyla dolaşır, bizse aklımızın bir köşesiyle boşa beklediğimizi bildiğimiz halde, bir patlama umuduyla romanı okumaya devam ederiz.

Peki Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway romanının ünlü Septimus Warren Smith’inin proaktif zihninin çekiciliği, kendisini tüm hayattan soyutlamasından mı gelir sadece? Ya da monoloğunun içeriğinden mi? Yoksa en sonunda tümden eylemsizliği seçmesinden mi? Septimus yüksek bir pencereden ölüme atlayıncaya kadar sadece konuşmaz, aynı zamanda konusu tıkanmış bir yaşam olan bir şiir de okur adeta. Böylesi bir benliğin tek bir eylem seçeneği vardır. O da; eylemi toptan reddetmektir. İntihar kaçınılmazdır.

Peki Karamazov Kardeşler’in ünlü, kaotik, karizmatik, derin, hümanist ama mesafeli, ateşli ve adalet için başkaldıran kahramanı Ivan Karamazov nerede durmaktadır? Ivan, düşünerek gerçek acıları kavrar ve varoluşçu yazarlara ilham veren bir kesinlikle felsefesini oluşturur: Tanrı icat edilmiştir, uygarlık bu icadın üstüne inşa edilmiştir ve zemin bu nedenle sağlam değildir, o halde her şey mubahtır. Üvey kardeşi bu felsefeyi yanlış yorumlayıp babasını öldürse ve bu yükle mücadele edemeyip ihtiyar etse de, Ivan en başından beri suçun paylaşılması gerektiğine inanmaktadır zaten. Suç hepimizindir. Suç tüm insanlığındır. Ivan’ın özelinde düşünen zihin, bir noktada bütün eylemleri yargılamaktadır.

“Yapmamayı tercih ederim,” on dokuzuncu yüzyıl ortalarında, Wall Street’teki bir hukuk firmasının karizmatik kâtibinin kullandığı bu cümle, edebiyat tarihinin en meşhur cümlelerinden biridir. Bir karakterin belirli bir cümleyi devamlı tekrar etmesi, metnin içinde bir yerden sonra hiciv öğesi işlevi görür. Ancak kâtip Bartleby’nin hikâyesinde bu cümlenin kullanımında mizah olsa da, metnin bütünü içinde cümlenin işlevi ve yarattığı duygu kullanılan yere göre değişmektedir. Herman Melville’in bir anlamda pasif direnişçi kahramanı Bartleby, sadece yapılması gereken görevleri reddetmekle kalmaz, aynı zamanda tüm varoluşu sorgular. İtaatsizlerin, reddedenlerin, başkaldıranların, bilinçli tutunamayanların öncüsüdür o. Zira Bartleby, yapmam, demez, yapmamayı tercih ederim, der.

Gonçarov’un Oblomov’u olmadan böyle bir liste oluşturulamaz sanırım. Gonçarov, Oblomov’un özelinde uyuşuk ve yeniliğe kapalı Rus aristokrasisini eleştirmekle kalmamış, bunun yanında yarattığı kahramanla evrensel bir kişilik tipini belki de ilk kez tanımlamıştır. Literatüre Oblomovluk diye bir kavram hediye etmiştir. Oblomov, her türlü sorunun farkındadır, teşhisi de her zaman doğru koymayı başarır, çözüm yolları kurgular, etkili planlar yapar, fakat bunların hiçbirini hayata geçiremez. Böyle insanlarla sürekli karşılaşırız ya da hayatımızın bir yerinde hepimizin Oblomovluk yaptığı bir dönem olmuştur. Onlara ya da bu dönemi yaşayan kendimize sinirlensek de, bir yönüyle sempatik bulmaktan da kendimizi alamayız. Oblomov tipi kişiler yakından sinir bozucu ama uzaktan sevimli insanlardır.

Bütün bu unutulmaz kahramanlar eylemeyerek eylerler aslında. Hepsi bize kendi özel hikâyelerinde farklı üsluplarla ortak bir şey söylerler. Onlara göre, eylemlerin en büyüğü ve en ıstırap vereni, zihinde gerçekleşendir. Karamazov Kardeşler’de dört kardeşten sadece biri cinayeti işlemiş, ama diğerleri de bunu aklından geçirmiştir. Hepsi kendisini suçlu addeder. Zihinde bunu istedikten ve kurguladıktan sonra eylem onlar için sadece bir detaydır.

Bazı edebi kahramanlar ve bazı durumlarda vicdan farklı düşünse de, hukuk halen bu konularda eylemi yargılamaktadır. Bu açıdan bakınca, gerçek hayatta yaşayan biz okurlar, kabul etmek gerekir ki, kurgu kahramanlardan daha şanslıyız.

 

 

Umut Dağıstan – Özyaşam Öyküsü

1978 yılında Adana’da doğdu. Çukurova Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bitirdi. Akdeniz Üniversitesi’nde yönetim alanında Doktora yaptı. İlk romanı Üst Kattaki Cinler 2008 yılında, ikinci romanı Boşluğun Sesi 2012 yılında yayımlandı. Şu aralar üçüncü romanı üzerinde çalışmaktadır.