Bir sanat yapıtı onu meydana getiren sanatçının yaşamından ayrı düşünülemez. Gerek içine doğduğu sosyo-kültürel yapı, yaşadığı dönem, o dönemde dünyada yaşanan olaylar gibi iradesi dışında kalan etkenler; gerek yaşam öyküsü, ilişkide bulunduğu insanlar, tutkuları, zaafları, seçtikleri, vazgeçtikleri gibi iradesi dahlinde yaşadıklarının toplamından elde ettiği deneyimler, sanatçının yapıtına yadsınamaz biçimde yansır.

Bugün hayatı ve kişiliğiyle ilgili hiçbir bilgiye sahip olmadığımız sanatçıların dahi ne zaman yaşadıkları, nasıl bir hayat sürdükleri ve kişilikleriyle ilgili birçok bilgiyi eserlerinden yola çıkarak elde etmek mümkündür. Bir de yaşadıkları şehirler ve semtlerle özdeşleşen isimler vardır ki adlarını, bir şehri ya da semti anımsamadan anmak mümkün değildir. Yaşar Kemal’le Çukurova, Hüseyin Rahmi Gürpınar’la Heybeliada, Sait Faik’le Burgazada, Tevfik Fikret’le Aşiyan, Orhan Pamuk’la Nişantaşı, Can Yücel’le Kuzguncuk ve Datça… Örnekler çoğaltılabilir. Adı, belleklerimize yine bir semtle birlikte kazınmış yazarlarımızdan biri de Sevim Burak’tır. Onun kısa ömründe ortaya koyduğu eserler ışığında, Kuzguncuk’un sokaklarında yazarın izini sürmeye başlayalım mı?

Bugün, İstanbul’un Anadolu Yakası, Üsküdar sınırları içinde yer alan bir Boğaz semti olan Kuzguncuk, aynı zamanda Burak’ın, hayatı ve eserlerine damgasını vuran semtin de adıdır. Burak’ın, Bulgaristan kökenli Yahudi bir göçmen olan annesi, Marie Mandil ailesiyle birlikte İstanbul’da ilk olarak Kuzguncuk’a yerleşir. Kökleri Osmanlı sarayına uzanan bir ailenin ferdi, kaptan Mehmet Seyfullah Bey, Burak’ın annesiyle Kuzguncuk’ta tanışır ve evlenirler. Mehmet Seyfullah Bey ile Marie Mandil çiftinin ikinci çocukları olan Sevim Burak Kuzguncuk’ta dünyaya gelir ve yirmi bir yaşına kadar, yaşlı akrabalarıyla birlikte burada bir konakta yaşar.

Kuzguncuk, Delikoç Sokaktan içeri girip, sokağın solunda, köşe başında yer alan köşkün önünden geçip, yan yana sıralı birkaç evi geride bırakarak yürüdüğünüzde,  No:15’de (yenilenmiş haliyle) ahşap kaplama, kırmızı, eski bir konak karşılayacak sizi. Sevim Burak’ın doğduğu ve yirmi bir yılını geçirdiği bu yerin önünde biraz durup, yazarın kalabalık öykü kişilerine kulak verildiğinde,

“Geldiler…”

Diye başlayıp, öykü boyunca yine aynı tekrarla ilerleyen “Sedef Kakmalı Konak”tan dışarı taşan sesler işitilecek. Köşkü kuşatan Ziya Bey’in hırıltılı soluk alıp vermeleri, ardı arkası kesilmeyen öksürük nöbetleri. Nurperi Hanım’ın kâh merdiven altındaki mutfağa inen, kâh tavan arasındaki odaya çıkan; arada Bostan’a, arada Üsküdar Çarşısı’na koşuşturan yılgın adımları, topuk tıkırtıları. Finalde, ince ayaklarıyla soba deliğinden çıkıp, Üsküdar Çarşı’sına yürüyen örümceğin yapışkan adımları, bir an için tiz bir kadın çığlığına bürünüp Delikoç Sokak’taki sessizliği bir uçtan, diğer uca yırtacaktır.

Evin karşı kaldırımına geçip, her ne kadar içi oyulmuş da olsa hâlâ hayatta, hâlâ dallarını yeşertme kudretine sahip ağaca yaslanıp, yüzünüzü Delikoç Sokak, on beş numaralı eve döndüğünüzde Sevim Burak’ın pencereleriyle göz göze geleceksiniz.

“Pencere”lerin birinde yitip, diğerinde beliren o kadın. Yarı belinden aşağı sokağa sarkıttığı gövdesiyle kıpırdadıkça, karşı kaldırımda mevsimlerin içinde sarı/yeşil adımlarla gezinen bir başka gövdenin üzerinde, oynaşan gölgelere dönüşecek.. Sonra bir başka kadın, (aslında iki aynı kadın ama iki ayrı kadın) belirecek pencerelerin birinde, bir sırrını fısıldayacak kulağınıza, çok da tekin olmayan edasıyla.

“İki gündür karşı penceredeki kadının intihar etmesini bekliyorum.

Belki de etmez;                                                        

 Ne düşündüğünü bilmiyorum onun.

 Gizli kapaklı bir amacı olabilir.

İki gün oldu tam. Bir pencere bitince öbürküne geçiyorum. Pencere önlerinde durmaktan bir vazgeçsem kurtulacağım” (Sevim Burak/Yanık Saraylar, sayfa/17)

Bütün dikkatinizi bu kadınlara vermiş pencereleri seyre dalmışken, Bilal Bey geçecek önünüzden. Daha yüzünü göremeden ayak sesinden tanıyacaksınız onu. Pili zayıflamış yorgun bir saatin ağır aksak yürüyen ibresi gibi, kalbine doğru yürüyen bir iğneyi damarlarında taşıyan Bilal Bey, gayet resmi, gayet asık suratlı, gayet umursamaz kâh 08:15, kâh 08:50, kâh 09:15 vapuruna yetişmek için koşturacak. Kimi kere vapuru kaçırıp, bir sonrakini bekleyecek. Beklerken günlüğünden bir sayfa açıp yazmaya koyulacak.

“4 Mayıs 1931 Pazar

Bugün ilk vapur olan 6:50’ ye yetişmek için evden çıkılmış ise de vapurun daha evvelden gelip gittiği görülmüş, o aralık İstanbul’dan gelen vapurdan Hüseyin Efendi çıkarak kendisiyle ayaküstü görüşülmüştür. Yani’nin kahvesinde bir nargile içilmiş, bilardo oyunu seyredilmiştir. 6:50 vapurundan sonraki 7:10 vapuruna gidilmek üzere kahveden kalkıldığında sol ayak bileğimde bir ağrı ile beraber uyuşma olmuş, iskeleye kadar topallayarak gidilmiş, on dakika sonra ayağım düzelmiştir. Öğleden sonra saat 2’de ayağımda aynı âraz hissedilmiş, fakat bu defa çabuk geçmiştir.” (Sevim Burak/Yanık Saraylar sayfa/70)

Bilal Bey günlüğünü kapatıp cebine koyduğu esnada, karşı kapının demir sürgüsü çekilecek içerden. Kapı aralığından süzülüp merdivenlere yönelecek bir kadın, sivri topuklu pabuçlarıyla. Kapı mandalından bir “tık” sesi duyulacak, kapı kapandığı esnada. Elinde bir mektup zarfı, sokağa inecek kadın. İzini kaybetmeden topuk tıkırtılarını takip ederek peşine takılın o kadının.

25 Ocak 1981 Pazartesi;  Delikoç Sokağın sonunda iki ayrılacak yol. Kadın sağdakine sapıp, yokuş aşağı çarşıya doğru inecek. Elinde tuttuğu “Canım oğlum” hitabıyla başlayan mektuptan kopan bir paragraf sokağa düşecek.

“… Eğer, harfler olmasaydı başka işaretler, belki hareketler harflerin yerine geçebilecekti. Ben Hikâye mi diyelim Roman mı diyelim Anekdot mu diyelim her neyse, yazdığım (YAHUT DA YAPTIĞIM İŞLERE) kullandığım harfleri bu bayraklarla değiştirebilirim. Kelimeler yerine bayraklar, eşyalar koyabilirim. Bütün mesele hayatımızın içine karışmış olan bir yaşama dönüşmesi, paçavraların, bezlerin örtülerin konuşması, bize anlatması… Bugünden de bir şeyler var… Taşlar, demirler, bozuk elektrik ocakları, atılmış fişler, eski bir bisikletin kornası, bir evin kırmızı kapı numarası, sokak ismi (DELİKOÇ SOKAK NO:15) neler anlatmaz ki? Deli Koç’un bağlı olduğu ipi, boynuzları, eski postunu, bir de kırmızı yumurta biçiminde porselen boyalı eski bir 15 numarası, işte bizim 50 yılımızın SOMUTLAŞMASI. Yani Delikoç sokağın eski İŞARETLERİ. Geleceğe ait düşlerimiz. Onu bugün göstermemize bağlı” (Sevim Burak/Mac One’dan Mektuplar sayfa/88)

Delikoç Sokak no:15 kapı önü yine. Kapıyı çalıp çalıp bekleyen adam? Tanıdık geldi mi? Yüzünü dönse? Kim bu genç adam? Kapı açıldı ve içeri girdi. Kimdii?

“Devlet Tiyatrolarında HİS MASTERS VOICE* oyunumu kitap olarak bastıracağımı bildirerek bir kopyasının Kuzguncuk’taki adresime gönderilmesini yazdım. Ondan önce, bilmem sana yazdım mı? GENCO ERKAL diye bir tiyatro oyuncusu, yönetmeni daha çok GOGOL’UN Bir Delinin Hatıra Defteri’ni oynar, durmadan oynar nedense. Öyle isim yapmıştır. İşte Genco kapımı çalarak, Kuzguncuk’taki evimde bir saat dil döktü, benden piyesimin bir kopyasını istedi. Ben de “Piyesin kopyası olmadığını –DOĞRU- ve devlet tiyatrolarından isteyip ona okuması için vereceğimi” vaat ettim. Ama doğrusunu istersen, ben Müşfik Kenter’in “BİLAL BEY” olmasını istiyorum. Onun için niyetim, Müşfik Kenter’e vermekti hemen elime gelince”(Sevim Burak/Mac One’dan Mektuplar sayfa/153(*His  Master Voice= Sahibinin Sesi)

Sevim Burak çok dilli, çok kültürlü, kozmopolit bir ortamda dünyaya gelir ve çocukluğu bu ortamda geçer. Bu yıllarda annesinin Yahudi kimliğini gizler, onun dilinden utanır. Evlerinin alt yanında bulunan ve Yahudilerin yaşadığı yoksul gecekondu mahallesi bu utancını daha da büyütür.  İlerleyen yıllarda annesinin Yahudi kimliği ve diliyle barışacak, bu içsel barışın ardından, bir nevi anneden af dileme olarak da okunabilecek metinler kaleme alacaktır. Bu metinlerde, egemen dilin kültürüne ait en önemli unsur olan dilliyle oynayıp, onu parçalayıp, tahrip etmek suretiyle annesinin dilinin intikamını alacaktır bir bakıma.

Kuzguncuk’un yoksul gecekondu mahallesinin Yahudi sakinleri… Şimdi neredeler? Kaç hane kalmıştır onlardan geri düşünceleriyle sokakları adımlamaya devam edelim. İhtimaller: üç, beş, yedi, on beş… Ola ki ihtimallere ve düşüncelere dalmış yürürken Kuzguncuk’un kedilerine bir selam vermeyi atladınız. Kuzguncuk’un, Kuzguncuk kadar meşhur kedileri bir öyküde çıkacak bu defa karşınıza. Bir kurgunun kapısından, bir hikâyenin içine salıverilmek suretiyle ölümsüzlüklerini ele almış kediler. Nazım’ın dizelerinde dediği gibi biz basıp gidince de hikâyenin içinde ilelebet gezinecekler, biz gelmeden önce, biz gittikten sonra da bize bağlı olmadan var olacaklar. Velhasıl, hayattan silinen izler, hikâyede ilelebet kalacaklar.

“HAKİKAT ŞU:

BU YAHOUDİ KEDİLERİNİN YAŞAMLARI PEK

BEDBAHT BİR YAŞAMAKTIR.

PEK ACINACAK BİR YAŞAMALARI VARDIR

KASSAP DUKKİANE EUNUNDEKİ KEUPEKLER

ARASENDE

HER GUN VOUKOU BOULAN GHAVGHA TAARİF

OLENEMAZ…” (Sevim Burak/Yanık Saraylar, sayfa:52)

Sevim Burak’ı daha orta yaş eşiğini dahi adımlamadan hayattan alan hastalığı…

On yaşında hasarlanan ve bir daha tamir edilemeyen kalbi…

Kendi tezine göre “Islak mayoyla uzun süre durduğum için”dir. Islak mayoyla uzun süre durduğu o yer, bugün birkaç kayığın iskeleye bağlı bir ipin ucunda çırpınıp durduğu, pis kokulu bu sahil mi? Olabilir mi? Olabilme ihtimali, kâh bir kadının, kâh bir çocuğun ayaklarını suya değdirip, suda çırptığı görüntülerden bir demet serecek önünüze Kuzguncuk Sahil’de Boğaz’ın kirli sularına dalmışken gözleriniz.

Hastalığının yeniden nüks ettiği ve sıkıntılar yaşadığı bir dönemde Amerika’daki oğluna yine bir mektup yollar Kuzguncuk’tan

10 Haziran 1981

“Karaca, senin sayende yazı, yalıda geçireceğiz. Çünkü senin gönderdiğin paralarla Kuzguncuk’taki Aslanlı Yalı’nın orta dairesini tutuyorum. Bankada senin son gönderdiğin paraların 45.000 TL’sini bu işe yatırıyorum. Neyse antikalar falan iyi oldu… Şimdi de Elfe’yle bana yalıda bir tatil hediye ediyorsun. Orada geçireceğimiz her günün her saatinde sen de yanımızda olacaksın. Keşke yeşil kart çıkarabilsen de gelip tuttuğumuz yalıda bizimle olabilsen. Yalıya neredeyse sürünerek geçen 74-65 no’lu vapurları seyredersin. Vapurun zili duyuluyor. Aslanlı Yalı’yı bilirsin. Eskiden Aslanlı Yalı deyince kocaman heykeller sanırdım. Yıllar geçtikten sonra aynı Aslanlı Yalı’ya kiracı olarak giriyorum. Ve o gözümde büyüyen aslanların birer kedi’ye benzediğini görüyorum. Evet. Yalının cadde girişinin kapısının iki yanında ve deniz yönündeki balkonunda, iki yanında tam ikişerden dört tane aslan daha doğrusu dört kedi var. Oturmuş durumdalar. Belki hatırlarsın. Vaniköy’deki yalıda mutlu bir yaşam sürememiştim. Kuzguncuk’ta bunun acısını çıkaracağız hep birlikte inşallah.”

(Sevim Burak/Mach One’dan Mektuplar Sayfa:107)

28 Haziran 1981

Kuzguncuk Aslanlı Yalı

“Sana, cevap göndereli beş gün oluyor. Biz taşındık Aslanlı Yalı’ya, şimdi balkonda oturuyorum; yani denizin üstünde hatta, ortasında gibi bir şey. Vapurlar yanımızda, Şirketi Hayriye, 71, 65, 74, 68 nolu vapurlar hâlâ çalışıyor. Sen onları bilirsin; yalılara düdük çalıyorlar.

Kaptanların yüzünü görebiliyorum. Çok genç Karayağız delikanlı kaptanlar yetişmiş. Eski babacan bir iki kaptan hâlâ çalışıyor. Evin içinde dolaşırken (üç büyük oda) hepsi denizin üstünde. Hacivat’ın evi gibi, yerler süpürülmekten aşınmış tahta. Fakat bina bildiğin gibi yüzyıllık ve taştan dört aslan var önde ve arkada. Bu aslanların yok oluşlarıyla ilgili iki şey duydum. Ev sahipleri satmışlar ya da çalınmış!

Biraz önce mutfaktaydım biri aksırdı zannettim. Şöyle yüksek sesle, kim hapşurdu? Diye sordum Elfe’ye. “Anne ben de biri hapşurdu zannettim hapşuruk değil o, kaptan düdük çaldı, yarım kaldı düdüğü.

Yani şöyle vuut vuut vuut diye iki kere. Vapurları da insan gibi görmeye başladım galiba. Bir vapur hikayesi, romanı başlıyor demektir.” (Sevim Burak/Mach One’dan Mektuplar Sayfa:118)

 30 Aralık 1983’de (o zamanlar İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesine bağlı olan) Haseki Hastanesi’nde hayat hikayesini sonlandırır Sevim Burak. Nakkaştepe’deki kabrinde ebedi uykusuna yatar.

Kuzguncuk Sahil’de durup yukarılara, Kuzguncuk sırtlarına, Nakkaştepe’ye doğru baktığınızda, sessiz bir selam göndermeyi unutmayın Sevim Burak’a ve Zembul’e… Burak’ın hikâye kişisi Zembul. Son olarak, Zembul’ün mezar taşından alıntılanan satırlarla başlayan “Ah Ya Rab Yehova” öyküsünün girişini, Kuzguncuk Sahil’in kirli sularına fısıldamayı da unutmamalı.

“BAYAN ZEMBUL ALLAHANATİ

BURADA MEDFUNDUR

TARİHİ VEFAATI 7 TEMMUZ 1931

BURADA MEDFUNSUN BAYAN ZEMBUL

ÇABUK SOLDUN EY GONCAİ GÜL

MELEKLER EDER SENİ KABUL

CENNETTE EBEDİ RAHATINI BUL”

Sevim Burak/Yanık Saraylar, Sayfa: 59