Başkalarının yolunda yürüyenler, ayak izi bırakmazlar.
T. S. Eliot

 

2013 yılında değerli yazar Leyla Erbil’i kaybettiğimizde hakkında çıkan yazılardan, uzun, verimli yaşam hikâyesinden çok etkilendim. “Vapur” öyküsünü hayranlıkla, asi vapurun özgürlüğünü ilan ettiği sahnelerini, nesnenin kişileştirilmesini defalarca okudum. İlk öykü kitaplarından başlayıp romanlarını not alarak çalışmaya başladım. Türk edebiyatının her anlamda özel kalemini araştırıp yazmaya karar vermem de notlarımın sayesinde gerçekleşti. Yaşamını, eserlerini, düşüncelerini, edebi kişiliğini araştırırken, bu konuda en derli toplu kaynak diyebileceğimiz Elmas Şahin’in doktora tezinden oluşan kitabı rehberim oldu. Üniversite tezlerinden de yararlandım. Öykü ve roman incelemelerinde ise topluma, kadına, siyasete, feminizme bakış açısıyla edebiyatının göz ardı edilmeyip tekrar tekrar gündeme getirilmeyi hak eden bir yazar olduğuna inancım pekişti. 1931 doğumlu yazar toplumun geleneksel yapısındaki kadının yerini, sorunlarını, çaresizliğini, kadın erkek ilişkilerindeki açmazları ironik, yenilikçi, özgün biçimsel metinlerle hatta yepyeni kelimelerle farklı bir anlatımla yazdı. Hayatını incelerken ilginç bir şey yakaladım. Nasıl yazmalı sorusunun cevabı da kendiliğinden geldi.

Leyla Erbil’i ablası Mürvet’e anlattırmaya karar verdim. Bu yazı dizisi bir kurgu röportaj. Soruların içindeki hatırlatmalar, hakkındaki eleştiri yazıları, eserlerinin detaylandırılması, yazarlık yolunda kendini kabul ettirme süreçleri bu kurmaca-söyleşide kronolojik sırayı önemsenerek işlendi.

 

Leyla Erbil’i Ablası Anlatıyor 

1. Bölüm

 

Dilediğiniz şekilde başlayın, lütfen rahat olun, Mürvet Hanım.

Pekiyi öyleyse en başından anlatayım.

Kıştı. Hem de kara kış. Hatırlıyorum. Annemin kucağında görmüştüm onu. Yıllarca yalan söylüyorum, hayal görüyorum sandılar. En çok da kardeşimi kıskandığımı düşündüler. Ama hiç kıskanmadım, öyle bir duyguyu tam olarak bilmiyorum. Annem onun bebek halini hatırladığıma hiç inanmadı: “Nasıl olur, sen de dört yaşındaydın,” dedi. Varsın inanmasınlar. Aklıma yer etmişti gözleri. Beyaz kundak içinde bir çift yeşil gözdü kardeşim. Adına, Leyla, dediler. Sevilecek, çöllerde aranacak Leyla’ymış meğer. Çocuktum, bunları bilemezdim. Bildiğim değil artık önemli olan; hatırlayabildiklerim.

12 Ocak 1931 tarihinde İstanbul’un Fatih semtinde dünyaya geldi kardeşim Leyla Erbil. Fatih’teki konağımızda oturuyorduk o zamanlar. Babamız vapur baş makinisti Hasan Tahsin Bilgin, annemiz Emine Huriye Bilgin’di. Ben de bu arada Mürvet. 1927 yılında doğmuşum. Bir kız kardeşimiz daha var. Sema 1942 doğumlu. Dört amcam da kaptan ve makinistti. Yani ailemizin tüm erkekleri denizciydi. Orta gelir seviyesindeydik ama İstanbul görgüsüne sahiptik doğrusu. Eğitime önem verirdi ailemiz.

Çocukluğa dair anılarımızda bizde kalıcı iz bırakan ilk olay, o yangın sanırım. İstanbul deyince o yılların felaketi yangın akla gelir. Sönmemiş sigara, devrilen kandil ve ahşabın ateşe yenik düşen halidir yangın. Canı, malı yok ediverir. Bizim de Fatih’teki konağımız yandı. Mecburen taşındık. Önce Beşiktaş’a gittik. Okul hayatı burada Esma Sultan Okulu’nda başladı Leyla’nın. Okul, Leyla beşinci sınıftayken Çırağan Sarayı’na ek olarak yapılan Beşiktaş Kız Ortaokulu adındaki binaya nakledildi. Leyla ortaokulu bitirdikten sonra lise son sınıfa kadar Beyoğlu Kız Lisesi’nde okudu. Caddebostan’a taşınınca da Kadıköy Kız Lisesi’nde öğrenimini tamamladı.

Güzel kızdı kardeşim. Keskin zekâlıydı, derin bakışları vardı. Derslerine çok ilgisi olduğu söylenemezdi. Okulu pek sevmezdi. En çok da kurallarla arası iyi değildi. Ama edebiyata ilgisi büyüktü. Ortaokuldayken öğretmeni Vehbi bey’in desteğiyle şiirler ve öyküler yazmaya başladı. Çevresinde olup bitenleri gözlemleyen sessiz bir kız sanırdınız ancak içinde çok şeyler yaşardı. Az konuşan çok düşünen biriydi anlayacağınız. Babam gibi sefere giden denizci ailelerinde annelerin çocuklarını (özellikle kız çocuklarını) koruyup kollamak adına uyguladıkları baskılar onu hep kızdırırdı. Kabul etmezdi, neden, diye sorardı durmadan.

Öfkelenirdi birden. Nasıl bir yaşamdı bu? Neden hep kadınlar evde bekliyordu? Erkekler tercih ettikleri mesleği yapıyordu. Kadınlar ev hayatını sürdürüyordu. Ataerkil aile düzenine kadınlar mı boyun eğmek zorundaydı? Erkeğin maddi gücüne muhtaç mıydı kadın, bu durum neden hiç değişmiyordu? Kadın da çalışamaz mıydı? Erkeğin eline bakmazdı o zaman.

Ben de bu sözlerden etkilenirdim. İkna gücü hep yüksekti zaten. Sorguladıklarında haklıydı. Neyse ki çevremizdeki ailelere göre daha şanslıydık. Babam görevli olduğu şileple bizi dünya seyahatine çıkarmıştı. Okyanuslara açılmış, yeni ülkeler görmüş, hayata başka gözlerle bakabilmiştik. Hepimizin entelektüel dünya görüşüne, bilgi ve görgüsüne önemli katkı sağladı bu seyahat. Elbette Leyla’ya da. Dalgaların üstünden kaldırmadığı nazarları, uzaklara bakışı, en çok da babamı sıkıştırırcasına sorduğu soruları… Babamın çok hoşuna giderdi bu meraklı sorular. Neler de düşünürmüş güzel kızı, akıllı, fikirli bir kızmış Leyla’sı. Ben ablaydım zaten. Kardeşlerine bakan, kenarda kalmış.

Dedim ya varsın öyle sansınlar. Ben de akılsız bir kız değildim, evde oturmadım elbette. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya bölümüne girdim. Nereden bilebilirdim ki?

Yine sevincim yarım kaldı. Leyla geldi peşimden. Okuduğum okula ve çevreye konuverdi. Leyla bilinçli bir tercih yaptı. Gelecek için planları epey büyükmüş. O zamanlar hayal sanmıştım.

İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü istedi. Dil eğitimi, dünya edebiyatına ulaşmasını kolaylaştıracak, bilgi ve donanım anlamında kendini geliştirecekti. Meğer her şey planlıymış. Arkadaş çevremin içine giriverdi. Uyum sağlaması hiç zor olmadı. Kimler yoktu ki o yıllarda. Ünlü ressam ve şair Metin Eloğlu, felsefeci ve denemeci Selahattin Hilav. Çoğu yurt dışı görmüş, sohbetleri değerli insanlardı. Biz gençtik, heyecan doluyduk.

Leyla etkileyici, çekici güzelliğiyle girdiği her çevrede hemen fark edilirdi. Yaşıtlarından farklı yanları vardı. Bu özellikleriyle erkeklerin peşinde koştuğu bir kızdı. O âşık olunandı, unutulmayandı. Ben de Leyla’nın ablası. İlk eşi Aytek Say’la tanışıp evlenmesi, okulu bırakması bu yıllara rastladı. Söz dinlemedi. Üzüldük ama elden ne gelir. İlk gençlik hatalarından biriydi. Ancak bu iyi düşünülmemiş karardan dönmesi de aynı şekilde hızlı oldu. Bir yıl sonra eşinden boşanıp eve ve okula geri döndü. Ah deli kız. Hayatına kaldığı yerden, hiçbir şey olmamış gibi devam edecekti.

Elbette başardı da bunu. Kulaklarını tıkadı önce. Annemle, babamla uzun tartışmalara girmeden, yaptığı her şeyin sorumluluğunu aldı. Kararlıydı. Gerçi o hep öyle yaşadı. Vazgeçmek, geri dönmek yoktu hayat çizgisinde. Duygusal acılara yenik düşmeyecekti. Zaman önemliydi, yapacak pek çok işi vardı demek. Yazacakları, anlatacakları… Edebiyata yönelik çalışmalarına, öykülerine, şiirlerine yoğunlaştı, çok okuyordu.

Hayat ne tuhaf. Sık sık düşünüyorum bunu. Bazen biriyle tanışıyorsunuz, hiç aklınızda yokken dünyanız değişiveriyor. Öykülerine hayranlık duyduğu Sait Faik’le tanışması, Leyla’nın hayatında böyle önemlidir işte. Dönüm noktası, belki de hayatının en sarsıcı olayıydı. O günlerde Leyla’nın yüzü kızara kızara anlattığı Sait Faik’in ününü kavrayacak kadar derinliğe sahip değildik. Gençlik nedir ki, neyin kıymeti bilinir ki. Bastığınız yer kimi su, kimi toprakmış. Ne fark eder?

Burada araya girmek istiyorum izninizle. Sait Faik’in yaşamındaki yerini Yılmaz Varol ile yaptığı röportajda şöyle dile getirmiş Leyla Erbil:

“Ben onunla tanıştığımda (1953 sonu 1954 başı olmalı) hayranlığım doruktaydı. Utana sıkıla kendi şiir ve hikâyelerimi okudum. Şiirlerimi eleştirdi, hikâyelerimi övdü. Alıngan, sinirli, dürüst, utangaç alabildiğine alçakgönüllü bir adam… Yüreklendirdi beni; ben de kararımı düzyazıdan yana koydum. Oysa aynı yıllarda Ahmet Arif şiirde ısrar ediyordu.”

1953 Yılında başlayan bu dostluk Sait Faik’in 1954 yılında ölümüne kadar sürmüş değil mi?

Evet. Leyla sık sık, “Sait Faik gözümdeki perdeyi indirdi,” derdi. Büyük bir yazar olmasında payı gerçekten önemliydi. Ama hayat işte. Her zaman bir yanıyla buruk. Ben de ilk duyduğumda çok üzüldüm. Yakın çevremiz konuşuyordu. Sait Faik’in Leyla’ya duyduğu ilgi dedikodulara yol açtı. Sait Faik’in, kardeşime platonik aşık olduğu söylentileri dolaşmaya başladı. O yıllarda genç bir kızın bir erkekle arkadaşlığı, rahatça dolaşması da göze batardı.

Üstelik o erkek Sait Faik gibi ünlü biri ise. Leyla da girdiği her ortamda göz kamaştırırdı, ne yalan söyleyeyim. Ne yapacağımızı şaşırmıştık. Aynı karında yatmanın bedeli ağırmış.

Oysa tanıştıkları sırada Sait Faik siroz hastalığına yakalanmıştı. Ölümü bekleniyordu. Leyla’yla yakınlığının, yazarın bu durumunu hızlandırdığı sözleri çok yaralayıcıydı. Sait Faik’in ölümü bu yüzden hepimizi çok etkiledi. Ben kardeşime inanıyorum. Hiçbir zaman baba kız seviyesinden, dostluktan ileriye geçmemişti ilişkileri. Leyla bu çirkin iftiraya çok üzüldü. Bir dostu kaybetmenin acısının yanı sıra, duydukları içindeki öfkeyi de büyüttü. Yakıştırırdı toplum, yapıştırır, damgalardı kadını.

Abla olarak destek oldum. Aklıma gelmişken, burada Ahmet Arif’i anlatmanın tam sırası sanırım. Genç, yetenekli bir şairdi Ahmet Arif. Kardeşimin şiirlerini çok beğeniyordu. Onun çevresinde sürekli dolaşırdı, hayranları arasındaydı. Leyla’yla yakın arkadaştılar. Aynı sanat grubundaydık hepimiz. Ahmet Arif, Sait Faik’le olan bu dedikoduyu duymuştu. Ama Leyla’yı iyi tanıyordu. Onu teselli edecek bir mektup yazdı. Biliyor musunuz belki de yıllarca unutulmayacak mektupların temeli böylece atıldı. 22 Mayıs 1954 tarihli mektubun satırlarında Leyla’ya yazdığı mektup şuralarda bir yerde olacaktı. Buldum bile, okuyorum:

“Bu işte, yani ölümünde senin hiçbir -ama hiçbir- günahın, kusurun ve hatan yok. Onu cemiyetimizin rezil ve taşlaşmış kayıtsızlığı, sağırlığı, korkaklığı, berbat şarapları, her biri korkunç zehir olan şark yemekleri öldürdü.”

Şaşırmıştım bunları okuyunca. Hayat ne tuhaf değil mi? Dostane, teselli edici sıradan bir mektup, gün gelsin edebiyat tarihine kazınsın. Leyla Erbil’le Ahmet Arif’in 1954 ve 1957 tarihlerindeki mektupları edebiyat tarihimizin önemli belgeleri olacaktı. Ahmet Arif, karşılık bulamadığı aşkla o şiirleri yazacak, bizim Leyla da sevilmenin verdiği duygularla biraz şımaracak, alaycı gülüşünü takınıp salınacak.

Halbuki bir erkeğin egemenliği altına girmeyecek biriydi Leyla. Kararlıydı. Buğulu, yemyeşil gözlerinin farkında, gururlu tepeden bakan bir duruşu vardı. Özgürlüğüne düşkündü kardeşim. Hiç taviz vermedi.

 

Leyla Erbil – İkinci Bölüm

Leyla Erbil – Üçüncü Bölüm

Leyla Erbil – Dördüncü Bölüm

 

Paylaş
Önceki İçerikSöylenenlerden söylenmeyenlerin sezildiği bir roman: Dönüş
Sonraki İçerikYaratıcılıkta ‘ben’in yerine dair: Edebiyatta Narsisizm İzlekleri
1966 Aksaray doğumlu. İlköğretimini Sakarya’da, liseyi Bursa’da tamamladı. Eskişehir Anadolu Üniversitesi İktisat bölümü mezunu. 2011’den bu yana Yaratıcı Yazarlık Atölyelerinde eğitim alarak öykü yazmaya başladı. Notos, Lacivert, Vagon, Edebiyatist, Gamlı Baykuş, Roman Kahramanları gibi dergilerde öyküleri, kitap tanıtımları, söyleşileri yer aldı. 2018 yılı Mart ayında "Son Cevizlik" adlı ilk öykü kitabı Notabene Yayınevi’nden çıktı. İzmir’de yaşıyor. Evli bir kız, bir erkek çocuk annesi.