Yazarın ilk romanı “Tuhaf Bir Kadın” adlı eserinin anlatımıyla kurgu röportajı sürdürüyoruz.

1971 Yılında öykü kitaplarının ardından bu kez romanla okurun karşısına çıktı Leyla. Başkarakter Nermin’in 1950-52 yılları arasında üniversite dönemiyle açılan roman, bir anlamda tarihsel belge niteliğinde. Okura bir kadını anlatmanın dışında evde, kentte, Cumhuriyet devrinin entelektüel yaşamında, 70’lerin sol camiasında kadın olmayı korkusuzca işledi. Kız, Baba, Ana ve Kadın olmak üzere dört bölümden oluşan roman, muhafazakâr, geleneksel aile yapısı, evlilik kurumu, bekâret, ensest, cinsellik, kutsal annelik gibi tabulara dokunmaktan çekinmezken, sanat ve politika çevrelerini de yansıttı. Bu yüzden sert eleştiriler almadı değil.

“Kahramanımız Nermin, her durumda özgürlük mücadelesi vermeye çalışan bir kadının çelişkilerini, çıkmazlarını gözler önüne serer. Örnek vermek gerekirse, Nermin gittiği meyhanedeki aydın kesim erkeklerinin kendisiyle beraber olduğunu duyup kavga eder,

“Atatürk, bizi rahat bırakın diye size genelevler açtı, ama cebinize para koymayı unuttu,” der.

Ne önemli bakış açısı ve cesaret değil mi? Nermin’in burjuva ahlakı ve evlilik sorgulaması da gerçekten düşündürücü. Annesinin üniversiteye giden kızlar için sarf ettiği çirkin sözler ve baskısından kurtulmak için yaptığı evlilik, yıllar sonra babası ölmek üzereyken eve dönmesi, hele babasının Karadeniz ağzıyla yaptığı iç monologlar, dilinin işlevine, anlatımının çeşitliliğine de güzel örnekler. Babasının cenazesiyle birlikte başka bir sorgulama karşımıza çıkıyor. Duvardaki Lenin fotoğraflarını parçalamaya kadar giden babasının muhafazakâr yakınları sol ve halk, sevgi ve nefret çelişkisini apaçık ortaya koyuyor. Nermin ekonomik özgürlüğünün yanı sıra bireysel özgürlüğünün peşindedir. Bu yoldaki mücadelesinde siyasal anlamda, kadın hareketi içinde faaliyette bulunmaktan çekinmez. Gecekondulu kadınlarla konuşan Nermin düzenden, sınıf toplumundan bahsederken erkek sözünden dışarı çıkmayan, sıkıntıyla dinleyen kadınlar için umutsuzluğa düşer.

“Filiz Aygündüz romanla ilgili Radikal ekte şu satırlara yer vermiş:

“Tuhaf Bir Kadın ilk roman. Taa Gecede’den belki de Hallaç’ta ilk izleri verilmiş bir kadınlık durumunun kaldırılan örtüsü ve hem kabukları, koparılmış, kanlı, günebakan. Tanıyıp bildiklerimizi unutabilsek bile, Erbil’inkileri silemeyeceğiz belki de hafızalarımızdan. Maddenin en katı hali olan evden sokağa uzanan. Sokaktan eve dönen. Tekrarlı bir bunaltı. Ev toplumun içinde eve dönen. Birbirlerinin makro ve mikro izdüşümleri… Ne orada, ne burada olabilen kadın.”

Romanın okunması, eleştirisi, tartışması uzun yıllar devam ederken, yazdıklarının anlaşılmasından ve ses getirmesinden, eleştirmenlerden kabul görmesinden memnun oldu Leyla. Sessiz bekleyişin ardından 1977 yılında Cem Yayınevinden “Eski Sevgili” adlı üçüncü öykü kitabını çıkardı.

“Yani “Modern Lanetler, Kargışlar” dediğimiz geleneğin kara eleştirisi olan kitap…”

Evet. Ruhsal yaralar almış kadını sorgularken hücrelerine ayıra ayıra bakar, baktırır Leyla Erbil. Öfke, isyan, ilenme, lanet, argo, küfür, sövüp saymalar vardır cümlelerinde. Kalemi sakınımsızdır bu kitabında. Kendi kimliğini bulmaya çalışan kadın başkarakterlerin, erkeklerin ve toplumun kurulu düzenine başkaldıran, seçimlerini özgürce yapabilmek için çabalayan, lanetlerle yüzleşen feminist söylemli kargışları yani lanetleri ve ilenmeleridir bir bakıma.

“Bunak” adlı öykü iyi bir örnek olacak bu duruma. Uykuyla uyanıklık arasında, gerçekle düş karışımı sızlanıp duran anne, gerillaya karışan oğlu için:

“…keşke taş doğuracağıma dedim; rezil rüsva etti muhitime, ehbaplarıma, ehbablarıma ki, paşazadelerdir hepsi de sarayzadeler bir de; nasıl bakacağım yüzlerine.”

Yüreği yanan anne, oğlunun düştüğü durumdan çevresine çatar, oğluna baştan çıkaranlara beddua eder:

“Ailesine, vatanına ve Amerika’ya karşı ki dünyasına demektir, yarısı Amerika, dünyasına, kendi dünyasına lanetler, kargışlar taşıyan bir çocuk, getireceğine yeni bir nur, bir ana olarak, bir memleket olarak bizi bu çocuktan utandırmaya mı yazdın tanrım…”

Anne isyanlar içinde kendini ve oğlunu sorgularken, “Osuruk akıllılar”, “turp sıkayım aklınıza”, “anan olacak orospu”, “namussuz Adile’nin piçi” gibi küfür-argoyla öfkesini kusar.       

Bir de “Konuşmadan Geçen Bir Tren Yolculuğu”nda öykünün anlatıcısı yedi yaşındayken başına gelen olayı hatırlar. Tekvin ninesinin çeşitli ilaçlar yaptığı kutsal tası pencereden fırlatırken annesinin Tekvin’in ruhu tarafından lanetlendiği sözleri küçük bedenindeki lanet kalıntılarıyla yüz yüze kalışına dikkat çeker. Tekvin aynı zamanda yaratan anlamına gelir ve tanrısal bir bağlantı oluşturur.

Leyla Erbil’in öykülerinin tamamında başkarakterler kadındır. Hatasıyla, sevabıyla kendisi dahil, erkekleri, hemcinslerini aşağılayan, lanetleyen, küfre boğan, katı, masum, hem günahkâr, hem merhametli özellikleriyle kargışlar içinde kadınlar.

“Üç öykü kitabı ve romandan sonra Leyla Erbil’i edebiyat dünyasındaki yerini sağlamlaştırmış, kendini kabul ettirmiş olarak görüyoruz. Bundan sonra1979 yılında Amerika Iowa Üniversitesi’nden teklif aldı değil mi Leyla Erbil?”

Doğru. Dört ay süren atölye çalışmalarına katıldı Amerika’da. Dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen yazarlarla tanışma, karşılıklı bilgi alışverişinde bulunma imkânı buldu. Maalesef hayat, mesleğindeki başarılara sevinmesine izin vermedi. Babamdan on bir yıl sonra annem Emine Huriye Hanım’ın ölümü hepimizi derinden üzdü. Üç yıl önce Alzheimer yakalanmıştı ve yatağa bağlı yaşıyordu annem. Bir yazar olarak Leyla bu acıyla otobiyografik bir çalışma yaptı. Belleğini kaybeden annemden yola çıkarak, “Karanlığın Günü” adlı romanını yazmaya başladı. Nuriye Hanım karakteriyle annem yeniden vücut buldu adeta. O hüzünlü hastane yılları, kız-anne ilişkileri, yaşamın, cinselliğin, ölümün iç içe örüldüğü sahnelerle dile geldi. Bu roman ayrıca 1930’lardan 1980’lere Türkiye’nin gündelik hayatına, idamlara, banker krizine, inanışlarına, yemek kültürüne kadar pek çok konuyu içine aldı.

Neslihan’ın zihninin tüm karmaşasıyla yatağına uzandığında cama bakarak hem kendini hem de cama yansıyan dışarısının anlatımıyla başlar roman. Yazar olan Neslihan kendisi, annesi, toplum, şimdiki zaman ve geçmişle yoğunlaştığında cam mecaz olarak kullanılır.

“Kitaptan şu alıntılarla sanırım daha iyi anlaşılacaktır:

“Cam ne kadar da kirli! Yılların isi-pası katmanlaşmış üzerinde… Cam değil toprak ayna,,,temizleyemiyorum onu: eklem yerleri annemin kımıldamıyor,,,silemiyorum.”

“Zamanla kalınlaştı cam,,,üzerine düşeni zaptetti,,,sakladı,,,biriktirdi,,,bir gün ola ki dışarıyı almaz olacak,,,yok edecek her şeyi,,,silecek geçmişini -şimdiyi-geleceği; sinsi bir balıkçı gibi,,,başkalaştıracak kendini, belleksizleştirip asılsızlaştıracak.”

Neslihan’ın hafızasının katmanları ve kırışıklıları arasında dolaşırız roman boyunca. Tarihsel dönemler ve anlar Neslihan’ın şimdiki zamanına denk düşen yazar, yayıncı, gazeteci aydınlarının farklı konumlanışını, hem de solla bağlantılı bu figürlerin gönül ilişkileri, cinsel pratiklerini, aralarındaki rekabeti de izleriz. 1985 Yılında Adam Yayınları’ndan çıkan kitap hakikat arayışından vazgeçmeyen modernist bir metin olarak kabul edildi.

“Şimdi acı bir habere daha sıra geldi. 18 Şubat 1986 yılındayız.”

Çok acı hem de. Tezer Özlü’yü kaybettik ne yazık ki. Leyla’nın en yakın dostu tedavi gördüğü Zürih’te kansere yenik düştü. İki mücadeleci kadının, erkek dünyasına karşı direnme, çıkar ilişkilerinin sürdüğü zamanda birbirlerine yazdığı mektuplarla kötülüklere meydan okuma niteliğindedir. 1977 yılının kanlı 1 Mayıs’ını hatırlamak gerekir. Ne büyük yaralar, üzüntüler… Tezer’le Leyla o gün orada, yere serilmiş ölü bedenleri görürler. Bu ağır travmanın ardından Tezer Özlü uzun süre olayın etkisinden kurtulamayıp Berlin’e gitti. Ancak dostlarının hele Leyla’nın hasreti dayanılmazdı. 1995’te Tezer Özlü’nün Leyla Erbil’e yazdığı mektuplar, vasiyeti üzerine Yapı Kredi Yayınları tarafından kitaplaştı. Coşku dolu, sevecenlikle yazılmış, taşkın duyarlı, ne duygulu mektuplardır.

“Amerika’dan sonra Leyla Erbil’in bir diğer durağı 1988 Haziran ayında davetli olarak gittiği Moskova, Leningrad, Lituanya ve Petersburg’dur. Yazar 1963 yılında ölen Nazım Hikmet’i Moskova’daki mezarında ziyaret eder, bu kentte incelemelerde bulunur. 1993 yılında ise Fransız Kültür Bakanlığı’nın davetlisi olarak Paris’e gider.”

Bu arada Leyla’mızın kızı, yeğenim Fatoş yüksek mühendis Ahmet Pınar’la evlendi. Bora adında bir oğlu oldu. Leyla Erbil torun sevincini yaşadı böylece.

 

Leyla Erbil – Birinci Bölüm
Leyla Erbil – İkinci Bölüm
Leyla Erbil – Üçüncü Bölüm
Paylaş
Önceki İçerikNâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı Yeniden Okurken – 3
Sonraki İçerikGerçeküstücülük ve Garip Şiiri
Avatar
1966 Aksaray doğumlu. İlköğretimini Sakarya’da, liseyi Bursa’da tamamladı. Eskişehir Anadolu Üniversitesi İktisat bölümü mezunu. 2011’den bu yana Yaratıcı Yazarlık Atölyelerinde eğitim alarak öykü yazmaya başladı. Notos, Lacivert, Vagon, Edebiyatist, Gamlı Baykuş, Roman Kahramanları gibi dergilerde öyküleri, kitap tanıtımları, söyleşileri yer aldı. 2018 yılı Mart ayında "Son Cevizlik" adlı ilk öykü kitabı Notabene Yayınevi’nden çıktı. İzmir’de yaşıyor. Evli bir kız, bir erkek çocuk annesi.