Yıl 1950. İkinci Dünya Savaşı sona ermişti. Savaşın ardından Avrupa büyük yaralar almıştı. Toplumun, bireyin acıları, sorunları çok fazlaydı. Kendini sorgulayan insan düşüncesinden varoluşçuluk felsefesi doğdu Avrupa’da. Bizde de aydınlar bu felsefeyle ilgilenmeye başladılar. Arkadaşlar ateşli tartışmalar yapar, Leyla da bu konuya duyarlı, düşündüklerini, okuduklarını haykırmaktan çekinmezdi.

Sürekli tartışırdı benimle. Sanki ondan farklı şeyler düşünüyormuşum gibi. İçinde militanca, baş eğmeyen duygularını taşırırcasına konuşurdu.

“Varoluşçuluk dediniz. Bu felsefeyi biraz açalım dilerseniz. Bildiğim kadarıyla, Ritter’e göre varoluşçuluk, “Köklerinden kopmuş, temelini yitirmiş, geçmişe, tarihe güvenini kaybetmiş, toplumla yabancılaşmış, mutsuz, huzursuz insan varlığını dile getiren felsefe,” demek.”

Ne güzel oldu. Kısa ve öz tanımladınız. Teşekkür ederim. Leyla kadın cinsiyetini özellikle ailedeki kadının sıkıntılarını gözlemleyerek gelmişti o güne dek. Dört amcam, babam denizciydi. Kadınlar eve dönüşlerini sessizce, sabırla beklerlerdi erkeklerin. Babanın vazgeçilmezliği, otoritesi, toplum kuralları onun kafasını sürekli meşgul ediyordu. Kadının kimlik sorunu, cinsiyetini sorgulaması, batıda ve doğuda kadının yeri konularını düşünüyor, tartışıyordu sık sık çevresiyle. Neden, niçin soruları pek çoktu.  Bu gidişi durduracak başka yol yok muydu? Her bireyin özgürlük, eşitlik gibi hakları olmalıydı.

Hüzünlü sessizliğin, şikâyetini dillendirmeden bekleyen kadınların durumuydu belki Leyla’nın canını yakan, içinde isyan duygularını kabartan. Bu ataerkil düzen içinde kadının baskı altında tutulması onu düşünmeye, hayatı sorgulamaya yönlendirdi. Bu duygularını öykülerine, öykü karakterlerinde aktarmaya önem verdi. Yazmayı çok istiyordu.

Leyla’nın yine aşk çıktı karşısına. Üniversite son sınıfa giderken bu defa. Hem de Sait Faik’in öldüğü gün. Bu kez Süleyman Demirel’in okul arkadaşı Yüksek Mühendis Mehmet Erbil’di aday. Kısa süre içinde evlenmeye karar verdi. Yine sormadı, danışmadı bizlere.

15 Mayıs 1955 de evlenip Ankara’ya taşındı Leyla. Ama şair Ahmet Arif için tam bir felaket oldu bu karar. Leyla onun duygularını biliyordu. Ahmet Arif bu evlilik haberiyle yıkılmış. Ona, “Suskun” adlı şiirini yazarak düğün armağanı vermiş.

Ah Leyla. Zalım Leyla oldun. Ama coşku dolu, duygunun zirvesinde şiirler yazdırdın Ahmet Arif’e. Türk Edebiyatına ölmez eserler kazandırdınız. Dillerden düşmeyen şarkıların sözlerinde sen varsın. Suskun adlı şiiri kim bilmez.

……..

Rüya bütün çektiğimiz,

Rüya kahrım, rüya zindan.

Nasıl da yılları buldu,

Bir mısra boyu maceram…

Bilmezler nasıl aradık birbirimizi,

Bilmezler nasıl sevdik,

“Hasretinden Prangalar Eskittim,” nasıl da güzel şiirdir.

              Hasretinden prangalar eskittim.

              Saçlarına kan gülleri takayım,

……..

Ahmet Arif ne şiirden, ne aşkından vazgeçmedi. 1954-1957 Yılları arasında Leyla’ya yazdığı mektuplar çok özeldi. Çok sonraları ben de okuyabildim. Aşk işte. Mantık kabul etmiyor. Bu aşkın cevabı hep ret olsa da tek taraflı sürdü gitti. Yalnız her vakit takdir ettim. İki arkadaş olarak kalmayı başardılar. Dostluğa dönüştürerek yıllar boyu sürdürdüler.

Leyla Ankara’da evliliği dolayısıyla yaşamaya başladı. Ancak orada da öykücü, romancı, şair, ve sanatçı dostlar bulmakta gecikmedi. Girişkendir kardeşim. Şanslıdır aynı zamanda. O yıllarda Ankara Hukuk Fakültesi öğrencisi olan Vüs’at O. Bener,öykü ve roman yazarı Nezihe Meriç, öykü, roman, makaleleriyle öne çıkan Can Yücel, şair İlhan Berk, ressam Orhan Peker, ressam, gazeteci, yazar Fikret Otyam, müzisyen Hikmet Şimşek gibi isimlerden oluşan bir aydınlar grubuyla dostluğunu pekiştirdi. 1950 Yılında yazdığı ama yayınlatmaya cesaret edemediği “Uğraşsız” adlı öyküsünü arkadaşlarının desteğiyle okuyucuya sundu. Seçilmiş Hikâyeler adlı kitapta yer alan bu ilk öyküyle aktif yayın hayatına girmiş ve adını duyurmuş oldu.

“Uğraşsız” öyküsü demişken biraz açıklamaya ihtiyaç olabilir. Erkek ile dişi cinsiyetinin kendi varlığını sorgulayışını, iç içe geçmiş iki cinsiyeti anlatmaya çalışırken Leyla Erbil genel toplum yargılarına dudak büken, sorgulama yapan tavır takındı. El yakan, ayıp sayılan konuların üstüne üstüne gitti.”

Öyle. Yetenek, cesaret, farklı düşünme biçimi, yaratıcılık dediğimiz sanatın anahtarına Leyla sahipti. Anlattıklarının yanı sıra, dilbilgisi kurallarını da yok saymak sıradan kişilerin işi olamaz.

“Yine izninizle araya girmek istiyorum. Öz Türkçenin kullanımı konusuna da çok duyarlıydı. Arapça “şey” yerine “nen” kelimesini getirdi. Öykülerinde yer vererek kullanımının benimsenmesine çalıştı. Notlarımı sizinle de paylaşmak istiyorum. Aşağıdaki cümleleri okuyorum:

“Başucumdaki adam, -Sırtın soyuluyor- diyo. Sırtıma dokunuyor böylece. -Aldırma, soyulur- diyorum. -Sırt işte,- -Ne hard kadın bir kadınsın!- diyo.”

“Bir insanın, öbür insandan binen anlamayışını düşünüyorum. Bu önemli bir durum gibime geliyor. Bu oyunlar sürüp gizli aksaklıklar, bu pirelenmeler kaçırıyor tadını dostlukların, sevilerin, yaşantıların tadını, cıvıl cıvıllığını diyorum.”

Güldürdünüz beni. Leyla böyledir işte. Baştan beri yakaladığı, can suyu gibi sarıldığı budur işte. Kadının bedenine baktırabilmek. Bir yandan çok çalışkandır, boş durmayı, üretmemeyi hiç sevmez. Ankara’da bulunduğu sırada Devlet Su İşleri’nde çevirmenlik ve sekreterlik yaptı Leyla. Çalışma hayatından uzak kalmadı.

1957 Yılında eşinin işleri dolayısıyla İzmir’e gittiler. Gurbetteydi kardeşim, evliydi, kendi hayat mücadelesini veriyordu. Ama yine de edebiyat ve sanat tutkusundan hiç vazgeçmedi Leyla. Evlilik, eş olmak gibi kimliklerin ağırlığı altında ezilmeden yazmayı sürdürdü. Hayat işte, bazen istenildiği gitmeyebiliyor. Eşi ticaret yapmayı çok istiyordu. İzmir’de mobilya atölyesi açtı. Leyla eşinin yanına gitmek zorundaydı. İstanbul ve Ankara kadar hareketli olmasa da İzmir’de yaşamaya mecburdu.

Sırlıdır Leyla. Yaşamındaki olumsuzlukları pek dile getirmez. Mutlu, başarılı kadını oynamaz da hani. Ne anneme benzer, ne bana. Açık yüreklidir, doğaldır. Eniştem ticarette başarılı olamadı. Ama biricik kızı Fatoş’umuzu burada dünyaya getirdi. İzmir macerası kısa dürdü neyse ki. Üç yılın sonunda İstanbul’a gelip Teşvikiye’de oturmaya başladılar. Kavuştuk yine kardeşimle. Eniştem de karayollarında işe girince hayatları düzenini bulmuş oldu.

Leyla da çok sevdiği İstanbul’a yine kavuşmuştu. 1960 Yılına gelindiğinde kendisi de daha sıkı çalışma temposuna girerek öykü yazmaya eğildi. Ürünleri yavaş yavaş okunmaya başladı. Yazardı artık. Dost, Papirüs, Türk Dili, Türkiye Defteri, Yeditepe, Yelken gibi dergilerde yayınlandı öyküleri.

Birinci baskısı 1960 yılında Dost Yayınları’nca yapılan,“Hallaç” adlı ilk öykü kitabıydı. İlk çocuğu Fatoş’un doğumuyla aynı yıla rastlamıştı. Bu kitaptaki öyküler, yayınlandığı zamanlarda ilgi görmedi, sıradan okurun anlaması güçtü. Ancak Memet Fuat ve Behçet Necatigil gibi önemli kalemlerin beğenisini kazanmayı başardı.

Bilgi birikimi, yabancı dilin ona sağladığı avantaj, kişisel merakını hesaba katarsak elbette Leyla farklıydı. Yazdıklarına yansımış entelektüel düzeyi inkâr edilemezdi. Dünyaya bakabiliyorduk. Yirminci yüzyılın başında Sanayi Devrimi’yle insanın eşit düzeyde yaşama umudu ne yazık ki savaşın yıkımıyla yerle bir oldu. Dünya Savaşı kitlelerin ölümü, şehirlerin yıkımı ile sonuçlandı. Büyük bir moral bozukluğu, kaybetmişlik duygusu ile karşı karşıyaydı insanlar. Bu hayal kırıklığı varoluşçuluk felsefesini yarattı. Bireyin kendini yeniden keşfetmesi, sorgulamasıydı esas olan. Fransız düşünür Sartre’in öncülüğünde gelişti akım.

Leyla bu akımı çok iyi şekilde inceledi. Türk edebiyatında bu düşünceden etkilenen, en çok inceleyen yazarların başında Leyla geldi. Bireyin varlık, yokluk, hiçlik adı altındaki izleklerini takip etti. Hallaç’taki öyküler bu felsefenin ışığı altında yazılmıştı. Bence çok önemliydi ve anlaşılmayı, okunmayı hak ediyordu. Bu araştırmayı yaparken bu kitabı da incelemiş olmalısınız. Pek çok yönden ilktir çünkü. Haksız mıyım?

“Çok haklısınız. “Hallaç” adlı kitaptaki öykülerde özgürlüğün uç noktalarını yansıtmış öncelikle. Bilinç akışı yöntemiyle karakterleri konuşturmuş. Bireyin varoluş mücadelesinin, yalnızlığının, kıstırılmış tekdüze yaşamını anlatmış. Itır, fesleğen, ağaç gibi bitkiler, sarı, siyah, kırmızı gibi renkler, kuş, kedi, köpek gibi somut ve soyut anlatımı tercih etmiş. Karakterlerini A,B,C diyerek isimsizleştirmiş. Zekâsını konuşturmuş yine. Bilgisi, görme biçimi inanılmaz.

Öykü karakterlerini çevreleriyle problem yaşayan kişiler olarak seçerken, aslında bastırılmış düşünceleri, baskıları, bireyin sıkışmışlığını anlatmak istemiş. Leyla Erbil’in Hallaç’ı için İnci Enginün’ün de dediği gibi:

“Seçtiği temalarda kendisini gösteren isyan, üslubuna da yansımış ve Hallaç’ın attığı pamuk yığınlarını andıran, okurken insanın nefesini kesen bir anlatım şekli oluşturmuştur. Kötümserliğin isyanla aşılmaya çalışıldığı bu hikâyelerde, kadınların mutsuzlukları ön plandadır.”

Bilinçli Eğinim” adlı öyküsünde,

“…Annemle babamı dikip, ekip, sulamakla da başka bi biçimle yeniden yaşamaya başlamalarını sağlamış değil miyim?… annemdir onu kışkırtan. Kendi uğraştığı yetmedi… Annemle bi olup sıkıyolar boğazımı şimdi, canım yanıyor hah!”

Teşekkür ederim. En etkileyici satırları yakalamışsınız. Leyla gördüğünüz gibi en başından beri aldığı eğitimin ve ilerici görüşlerinin sayesinde hep çağdaşları olan yerli yazarlardan farklı, yüksek seviyede öyküler yazdı. Dilde, konuda çığır açtı. Düşünceleri, davranışları özgürce, cesurca oldu. Köklerine bağlılık, muhafazakârlık gibi kavramları kıyasıya eleştirdi, mücadele etti. Elbette bazı çevreler tarafından benimsenmedi yazdıkları. Ancak ne yazdıklarından ne siyasi duruşundan ödün vermedi ölene dek.

 

Leyla Erbil – Birinci Bölüm
Leyla Erbil – Üçüncü Bölüm
Leyla Erbil – Dördüncü Bölüm

 

 

Paylaş
Önceki İçerik“Düşünmek dışarlıklı bir faaliyettir.”
Sonraki İçerikNâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı Yeniden Okurken
Avatar
1966 Aksaray doğumlu. İlköğretimini Sakarya’da, liseyi Bursa’da tamamladı. Eskişehir Anadolu Üniversitesi İktisat bölümü mezunu. 2011’den bu yana Yaratıcı Yazarlık Atölyelerinde eğitim alarak öykü yazmaya başladı. Notos, Lacivert, Vagon, Edebiyatist, Gamlı Baykuş, Roman Kahramanları gibi dergilerde öyküleri, kitap tanıtımları, söyleşileri yer aldı. 2018 yılı Mart ayında "Son Cevizlik" adlı ilk öykü kitabı Notabene Yayınevi’nden çıktı. İzmir’de yaşıyor. Evli bir kız, bir erkek çocuk annesi.