Leyla Erbil’in 1960 yılında yayınlanan “Hallaç” adlı ilk öykü kitabına kaldığımız yerden devam ediyoruz.

“Yine araya gireyim izninizle. Yazarımızın öykücülük anlayışı için Atilla Özkırımlı şu yorumu yapmaktadır:

“Alışılmış öykü tekniğinin dışına çıkarak yeni biçimler aradığı, söz dizimini kırarak kendine özgü bir anlatım dili oluşturduğu yapıtlarında, önceleri varoluşçu bir anlayışla çağdaş insanın toplumla çatışmasını, başkaldırıya varan bunalımı işledi. Daha sonra biçim arayışlarını sürdürerek ele aldığı kişileri toplumcu bakış açısıyla irdelemeye çalışan, gerçekçiliği değişik boyutlarıyla yansıtmayı amaçlayan öyküler yazdı.”

Elbette. Bakınız “Yatak” öyküsünde toplum yargılarını dışına çıkamayan yalnızlığa ve yokluğa sürüklenen kadın şöyle der:

“Yıllardır havalandırılmamış yatağa girip çıkıyorum. Islak çürümüşlüğüne biçimsizliğim oyulu. Onu güneşlendirmeliydim. Kemiklerim sızlıyor hep. Uykulara sabahları dalıyorum.”

Kadın yaşamını değiştirmek kendi elinde değildir. Ördüğü kazağı toplum bir kere giydirmiştir.

Erkek cinsine “Öyküsüz” adlı öyküde anlatıcının başkaldırısı yine hiçlik kavramından yola çıkarak anlatılır. Kaderin, alınyazısının, maddi, manevi tüm sıkıntıların, bir süs eşyası gibi metaya dönüştürülen kadın bilincinin anlatımı ise eşine rastlanacak gibi değil.

“Buzullar kusuyorum., ilk çağlardan kalma buzullar., us’umu, böbreğimi, belmaları, hayınlıkları donmuş acı bir kaygıyla tüm yalanlar, altın bilezikli bizim kadınları, Rüstemleri öldürüyorum.”

“Hallaç” kitabındaki aynı adı taşıyan öyküsünde ise, İncil’de geçen Balam ve Balak öyküsünü hatırlatır okuyucuya. Öyküde adı geçen Balam, Balak ve Bella adlarıyla kelime oyunu yapar. “Bal,al lam, bal ak bak lak”(Hallaç 107) Tanrı, Oğul(İsa) ve Kutsal Ruh” üçlemesini anımsatarak ”Üç Birlik” gizemini ”b” sesiyle anlatmaya çalışır.

Bu kitabın ardından yine eniştemin işi gereği 1967-1968 yılları arasında Zürih’e gittiler. Leyla hemen Türk konsolosluğunda çalışmaya başladı. Bu süreyi de boşa geçirmemiş. İstanbul’a geri döndüğünde Nurer Uğurlu ve şair Metin Eloğlu’nun desteğiyle yeni bir kitap hazırladı.

“Söz artık “Gecede” adlı ikinci öykü kitabına geliyor. “Vapur” öyküsü ne kadar önemlidir değil mi?”

Olmaz olur mu? Maddi, manevi. Bu kitabı kendi imkânlarıyla bastıran Leyla “Sait Faik Öykü Armağanı” yarışmasına gönderdi. Ancak ödül Orhan Kemal ve Faik Baysal arasında paylaştırıldı. Bunun üzerine durur mu Leyla? 1969 yılında Selim İleri ile birlikte arkadaşlarına hiçbir ödüllü yarışmaya katılmama çağrısında bulundu. Bu girişime yeterli destek alamayınca da bireysel olarak kararından dönmedi yıllarca.

“Hatırlatmakta yarar var. Asım Bezirci 1972 yılı basımlı inceleme kitabında,“Gecede” kitabı ve “Leyla Erbil” için şunları yazmıştır:

“Erbil, ilk eserinde varoluşu hiçlenen, bağsız, bırakılmış, yabancılaşmış kişilerin boğunçlu durumlarını yansıtıyordu çoğunlukla. Bunu yaparken –dolaylı da olsa- bozuk düzene baş kaldırıyor, fakat kötülerin kaynağına inmiyor, temel çelişkilerden, değiştirici güçlerden söz açmıyordu. “Gecede” ile bu görünüm epey değişiyor. Gerçi yazar, o eski başkaldırıcı, yergici tavrı bırakmıyor. Çevresindeki bağlayıcı töreleri, yozlaşmış kişileri, azgınlaşmış saçmalıkları yine iğneleyici, eğlenceli bir anlatımla sergiliyor, yine bunda ölçüyü kaçırdığı oluyor ama bu arada “olması gereken”i de sezdirmekten geri durmuyor. “Ne yapmalı?” sorusuna kendine göre bir cevap getirmeye yöneliyor. ( Özellikle “Çekmece ve Vapur hikâyelerinde) Böylece, yıkıcılık eğilimli yapıcılık çabasıyla, devrimci anlayışıyla birleşerek bir bütün oluşturuyor.”

Evet, bu kitap için çok şey yazıldı. “Vapur” öyküsü hakkında özellikle. Simge olarak vapurun başkaldırı serüvenine tanık olurken, İstanbul’un tarihinde geziniyorsunuz. Düşle gerçek arasındaki anlatımı yolcusuz dalgalı sularda gezinen, nereye gittiği sır olan vapurun özgürlüğü benzersizdir. Ama öykünün devamında vapurun bireysel bağımsızlığına daha geniş anlamlar yüklenir. O lidersiz, kaptansız kalmış bir vatandır, halktır. Din, meslek, büyük küçük farkı gözetmeksizin boğazın iki yakasını doldurmuş halkın korku dolu çığlıkları arasında, oyuncu vapur yüzlerce ayaklı canavara benzetilerek kişileştirilir. İlerleyen paragraflarda vapur anneyle ilişkilendirilir. Donanmanın vapura müdahalesinde annenin teslim olması ise, hayatın ona biçtiği “düzen bekçisi” rolüne göndermedir. Ani bir değişimle annenin kendi bocalamalı hallerini, “düzen karşıtlığı”nı ise kızına miras bırakmıştır. Donanma ile vapur arasındaki mücadelenin sonunda donanmanın yenik düşmesi, anne kız çatışmasında, kızın annesine karşı zafer kazanacağına dair ümit olarak kabul edilebilir.

Kocası Denizci Hasan’ı çıktığı yolculuktan dönmeyeceğini bilse de elinde örgüsüyle bekleyen kadının soranlara cevabı ilginçtir:

“Hasan efendi nerelerde hiç görünmüyor gene?”

“…..mektup gönderiyor ya.”

Diğer önemli öykü, “Çekmece” de, Dursun Kaymaz 1941, 1957,1959 tarihli üç mektupla karısına işleri konusunda bilgi verir. Karısıyla başlarını sokacakları evin hayali, “Kırk Kişi Boğuldu” başlıklı gazete küpürü haberiyle suya düşer.

Aynı kitapta yer alan, “Tanrı” adlı öyküye gelince, Almanya’ya zengin olma umuduyla giden, karısını, çocuklarının unutan bir koca vardır. Zarife evinde dört çocuğuyla bekler. Kocasının onu boşamak istediği haberi geldiğindeyse Zarife, “Ben ondan boşanmam, istediğini yapsın, bana da koca olmasın,” der. Ancak kocasının:

“Beni çocuklarını seversen beni boşa ve beş yıl sonra bekle, geleceğim,” sözlerine kanıp boşanır. Boşuna bir çabayla Almanya’ya giderek kocasını araması sonunda akıl hastanesine düşmesi, ablasına yazdığı mektuplarda anlaşılır Zarife’nin.

Leyla Erbil’in kadın karakterleri başarısız da olsalar pes etmeyen, kişiliklerini ararken çektikleri sıkıntılardan, eziyetlerden yakınmazlar. Katı kurallarla yetişen kadının bilinçlenmesi, kendisi olması elbette uzun bir süreçtir. Leyla Erbil başkaldırı ve değişimden yanadır. Kurulu düzen sorgusu ve değiştirme isteğinden yola çıkar öykülerinde. Kuşaktan kuşağa aktarılan, bireyleri sakatlayan durumları anlatmayı tercih eder.

Dünyada kadınları özgürlüğe, eşitlik kurma düşüncesine iten kadın hakları hareketi ve feminizm olmuştur. 19. Yüzyılda Seneca Falls ile kadınları anlatan eser sayısı artmıştır. 20. Yüzyılın ikinci yarısında ise kadınlar erkeklerle boy ölçüşebilecek düzeye gelmiştir. Virginia Woolf, Mary Shelley, Aphra Behn, George Eliot, Sylvia Plath, Lousia May Alcatt, Willa Carter, Gertrude Stein, Tonı Morrisan, Alice Walker, ülkemizde de Leyla Erbil, Firuzan, Latife Tekin, Sevgi Soysal, Sevim Burak, Adalet Ağaoğlu, Pınar Kür, Buket Uzuner, Tomris Uyar, Nazlı Eray gibi yazarlar kadın diliyle yazmaya başladılar.

Bulgaristan Yazarlar Birliği’nin daveti üzerine Sofya’ya giden Leyla Erbil, Türk edebiyatseverler ve Bulgar yazarlarla 1969 yılında bir araya geldi. Ancak aynı yıl acı bir haberle ailemiz sarsıldı. Babam Hasan Tahsin Bey’i siroz nedeniyle kaybettik. Bu derin üzüntü yeni kararlar almasına yol açtı. Leyla eşinin Fransa’da dönmesiyle birlikte çalışmayı bırakarak, sadece yazarlık yaşamına yoğunlaşıp kalemiyle geçinmeye başladı.

1970’de Türkiye Sanatçılar Birliği’nin, ardından da 1973’de Aziz Nesin’in girişimiyle 1974’de kurulan Türkiye Yazarlar Sendikası’nın kurucu üyesi arasına girdi. Böylece toplum yaşamında daha aktif yer alacak, ilk romanını yazmaya başlayarak da verimli bir döneme girecekti.

 

Leyla Erbil – Birinci Bölüm
Leyla Erbil – İkinci Bölüm
Leyla Erbil – Dördüncü Bölüm
Paylaş
Önceki İçerikİnce Memed, Yaşar Kemal ve Doğa
Sonraki İçerikTers Kule: Mekâna Çivilenmiş “Saat” Zamanı Ölçmek İster mi?
Avatar
1966 Aksaray doğumlu. İlköğretimini Sakarya’da, liseyi Bursa’da tamamladı. Eskişehir Anadolu Üniversitesi İktisat bölümü mezunu. 2011’den bu yana Yaratıcı Yazarlık Atölyelerinde eğitim alarak öykü yazmaya başladı. Notos, Lacivert, Vagon, Edebiyatist, Gamlı Baykuş, Roman Kahramanları gibi dergilerde öyküleri, kitap tanıtımları, söyleşileri yer aldı. 2018 yılı Mart ayında "Son Cevizlik" adlı ilk öykü kitabı Notabene Yayınevi’nden çıktı. İzmir’de yaşıyor. Evli bir kız, bir erkek çocuk annesi.