Umut Dağıstan

28 Haziran 2016

 

Edebiyat tarihinde sansasyon yaratmış, yasaklanmış birçok roman sayılabilir. D. H. Lawrence’ın Lady Chatterley’in Sevgilisi, Flaubert’in Madame Bovary, Henry Miller’ın Yengeç Dönencesi, James Joyce’un Ulysses, Burroughs’un Çıplak Şölen adlı romanları bunlardan sadece birkaçıdır. Bu tip romanlarda insanları rahatsız eden ya da rahatsız oluyormuş gibi davranmalarına neden olan, ama aslında merakla ve gizli gizli bu romanların çok okunmasını sağlayan husus, bu yapıtların cinselliğe yaklaşım biçimleridir. Yasaklara karşı çıkan, özgürlüğü seçen ya da ana akım kabullerle uzlaşmayan, hazla tabu, tutkuyla günah arasında salınan bir zihnin farklı nedenlerle, bazen sonunu düşünmeden yıkıcı bir şekilde bedeniyle toplumsala başkaldırışını okuruz. Elbette bu romanların hepsini belirli bir kategoriye kolayca giriyorlarmış gibi topyekûn bir değerlendirme içine almak fazla indirgemeci bir yaklaşım olacaktır. Onun için her eserin kendi içinde farklı farklı dertleri olduğunun altını çizip, bu yazının konusu olan, belki de bu kategorinin en sansasyonel romanına geçelim. Yazıldığı dönemde kelimenin gerçek anlamıyla bir deprem etkisi yaratan, yankıları uzun süre devam eden ve ünü, büyük bir üslupçu olan yazarının da önüne geçen ve bu durum yazarı için kanımca büyük bir haksızlık olan eser Nabokov’un Lolita’sıdır.

Bazı romanlar hakkında bırakın yazmayı, düşünmek bile zordur; bu romanlar tuhaf bir suçluluk duygusuyla ve bu suçluluk duygusunun yanında yine onun kadar tuhaf bir gururla, sanki bu eserleri bizden başkası anlayamayacakmış, sanki yazar sadece bizim için yazmış gibi okuruz. İşte Lolita böyle romanlardandır. Lolita, günümüzde artık bir popüler kültür ikonu haline gelmiştir. Bunun nedeni romanın başlığının yanlış bir şekilde genç ve güzel kadınlara yakıştırılan bir sıfat olarak kullanılmasıdır elbet. Ancak bu sıfatın ima ettiği kadın profilinin pek tabii romanla bir alakası yoktur. Bu durum, popüler kültür takipçisi olan ve sorgulamadan önüne konulanları tüketen büyük kesimin, belki de sadece (bu da küçük bir ihtimal) kitap kapaklarından Nabokov’un romanını bildiklerini göstermektedir.

Lolita yüzeyde bir pedofilin öyküsünü anlatmaktadır. Kırk yaşındaki anlatıcının, on iki yaşındaki bir çocuğu istismar edişinin tüyler ürpertici hikâyesi vardır önümüzde. Romanın yayınlanmasıyla birlikte, hem okuyanlardan hem de okumayı reddedenlerden konusu nedeniyle kitap şiddetli tepkiler almış ve yazar romanını bastırmakta zorlanmış, basıldıktan sonra da çeşitli zamanlarda ve yerlerde kitap yasaklanmıştır. Konuyu düşününce, ilke olarak hiçbir kitabın yasaklanmaması gerektiğine inansak da, itiraf edelim önce bir yutkunuruz. Peki ama, normal şartlarda şiddetle karşı çıkacağımız bu romanda, biz sadık Nabokov okurları bir açıdan, büyük kesim ise başka bir açıdan nasıl bir tuzağa düşmektedir? Cevap için romana biraz yakından bakalım.

Lolita’nın pedofil karakteri Humber Humbert, on iki yaşındaki Dolores Haze’i (Lolita) kendi fantezi dünyasının kurbanı yaparken, aslında Annabel adındaki kayıp çocukluk aşkını aramaktadır. Böyle bir korelasyon anlatıcıyı kurtarmayacaktır elbet. Zaten yazarın da bizim de anlatıcıyı kurtarma gibi bir niyetimiz yoktur. Burada başka bir detay vardır. Nabokov metnini kurarken hikâyeyi birkaç katmanda kurgulamıştır. Annabel karakteri Edgar Allen Poe’nun ünlü Annabel Lee şiirine bir göndermedir. Humbert Humbert’in romanda jüri üyelerine durumunu izah ederken Annabel hikâyesiyle, işlediği kriminal suç arasında bağlantı kurma çabası, bir anlamda trajedisine rasyonel bir neden bulma gayreti, biz okurlar için bu kabul edilmesi imkânsız suça sanatsal, estetik bir boyut açmaktadır. Nabokov daha romanın başında nasıl bir oyunun içinde olduğumuzu açık etmektedir.

Humbert Humbert’in roman olarak okuduğumuz anlatısı ya da savunması bir itirafnamedir. Yargılanmadan önce her şeyi tüm boyutlarıyla anlatmak, aslında kurbanın kendisi olduğuna biz okurları (jüriyi) inandırmak istemektedir. Nabokov böylece oyun sahasını mahkeme yerine, romanı okuyan her bir bireyin vicdanı yaparak genişletir. Üstelik daha başlangıçta, romanın oyunbaz önsözünde, Humbert Humbert’in duruşmanın başlamasına bir iki gün kala damar tıkanıklığından öldüğünü okuruz. Mahkemesi görülmemiş bir suçun yegâne tanıklarıyızdır artık. Kabul etmek gerekir ki, okuyucular açısından acımasızcadır bu durum. Ama yine kabul etmek gerekir ki, Nabokov’un düzyazısında bu acımasızlık hep vardır, güzellik ve kötücül olan at başı ilerler orada. Onu okurken hem büyük bir haz alırız, hem de girmek istemediğimiz, zihnimizin derin kuyularına attığımız düşüncelerin ortaya çıkmasından, okuyucuyla kedi fare oyunu oynayan bu yazardan rahatsız oluruz. Bu rahatsızlık aynı zamanda okumadan duramamanın, ona teslim olmanın, yazara biat etmenin rahatsızlığıdır da. Hatırlatmakta fayda var, Nabokov problem yazacak kadar usta bir satranç oyuncusudur ve roman yazmak onun için şeytani satranç problemleri kurmak demektir.

Piyasaya çıktığı 1955 yılından itibaren Lolita üzerine kopan fırtınanın ya da düşülen tuzakların dışında kalabilmek için biraz daha yazara odaklanmak gerekmekte sanırım. Nabokov, Tolstoy’un dikkatini övüp Dostoyevski’yi delilerle ilgili duygusal hikâyelerinden ötürü yerdiği edebiyat derslerinde yazarları, hikâye anlatıcılar, öğretmenler ya da büyücüler diye üçe ayırmıştır. En iyilerde bu üçünden bileşenler vardır ona göre. Sadece dâhiler, bilhassa büyücü sınıfına girerler. Nabokov’un düzyazısı onun doğal bir büyücü olduğunun ispatıdır adeta. Düzyazıda Flaubert’ci anlamıyla mükemmeliyetçidir. Her şeyden önce, döneminde çoğu yazarın sinirini bozacak şekilde, yukarıdan bakan, uzlaşmaz bir estettir. Yazıya gösterdiği aristokrat tavır, kendi yaşamının bir izdüşümüdür sanki. Zengin bir Rus aristokrat ailede doğmuş, Bolşevik Devrimi’nden sonra tüm malını mülkünü yitirmiştir. Berlin’de, Paris’te sürgün hayatı yaşadıktan sonra Amerika’ya göç etmiş ve böylece sadece memleketini değil, ilk romanlarını yazdığı dilini de kaybetmiştir. Belki de yeryüzünde sonradan öğrendiği bir dille, sanki bunu vurgulamak istermiş gibi, bir çeşit gövde gösterisi yaparmış gibi, dilsel oyunlarla bu kadar parlak romanlar yazan başka bir yazar yoktur. Lolita bir aşk serüvenidir evet, ama Humbert ile Dolores Haze arasındaki bir aşkı anlatmaz, İngilizceyle Nabokov arasındaki romantik aşk ilişkisini anlatır.

Lolita’daki anlatıcı psikiyatri alanında uzmanlaşmaya çalışırken, hayatı anlamlandırabilecek esas disiplinin edebiyat olduğunu anlamış ve itirafnamesini dünya edebiyatının büyük yazarlarına göndermeler yaparak kurgulamıştır. Burada suç karşısında yapılan oyunbaz, yer yer bilgiç, alaycı savunma aynı zamanda sanatsal bir söylem çerçevesinde oluşturulan estetik bir sunumdur. Humbert Humbert zekâsıyla ve söyleminin edebi bagajıyla biz okurları adeta teslim almaktadır. Her bir sayfada hem yapılan eylemin kabul edilemez olduğunu düşünür, hem de anlatıcının devamlı çerçevesini genişlettiği anlatısının tekrarlarla örülü mimari girdabına kapılmaktan kendimizi alamayız. Zira anlatıcı sadece utanılacak zaafını, Lolita’nın kendi gözünden nasıl göründüğünü, onun için nelere (çirkin annesiyle evlenmek zorunda kalmıştır) katlanmak zorunda kaldığını, çektiği acıyı itiraf etmez, aynı zamanda göz kamaştırıcı bir üslupla, bizlere hayatın nasıl bir şey olduğunu, mutluluğun ve mutsuzluğun bir duygu durumundan ziyade, bir piyango olduğunu, yaşamın bizim acılarımız ve dertlerimizle hiç ilgilenmediğini, bir resmin en küçük ayrıntılarına inerek anlatır gibi kapsayıcı bir şekilde anlatır. Humbert Humbert diliyle, rahatsız eden duygudaşlığıyla, ironisiyle, çektiği acıyla, bir keman sonatı sergiler, önümüze tecavüzden doğan bir aşk hikâyesi koymaya çalışır. Biz ona güldükçe, acısına inandıkça, dahası onu anladıkça artık onun suç ortaklarıyızdır. Hem ona büyük bir öfke duyup hem onun söyleminden kaçamayarak biz de acı çekmeye başlarız. Humbert Humbert bir kız çocuğunun bedeninde affedilmez bir suç işleyerek zamandışı bir güzelliği ararken, biz okuyucular ise Nabokov’un düzyazısında o zamandışı güzelliği buluruz.

Lolita’yı pornografik bir roman okuyacağını sanarak okumaya başlayanlar büyük bir hayal kırıklığı yaşarlar. Nabokov’un da roman için yazdığı sonsözde belirttiği gibi, pornografik edebiyatın kendi içinde bazı kuralları, numaraları, geleneksel anlatı biçimleri vardır. Okuyucu dozajı giderek artan malum sahneler için bu romanları okur. Bu sahneler yeni çeşitlemeler ve yeni bileşimlerle sürekli değişip dururken, aradaki geçişlerin, anlamı sağlayan dikişlerin olması gerekir, ama bunlara çok da büyük bir özen ve yer vermeye gerek yoktur. Zira okuyucu başka saiklerle oradadır, aldığı hazzın uzun süre bölünmesini istemez. Lolita’da ise böyle sahneler bulunmadığı gibi, pornografik ya da erotik bir romanın tam tersine ondaki asıl mesele bizatihi bu geçişlerin, dikiş yerlerinin, anlam arayışının kendisidir. Ya da Nabokov’un tabiriyle “estetik bir mutluluk” arayışıdır.

Roman Humbert’in itirafnamesi olduğu kadar, aynı zamanda bir yol hikâyesidir, Amerika’nın küçük motellerinin, kasabalarının, taşrasının, bir yabancının gözünden yeniden kuruluşudur. Nabokov karısı Vera’yla ülke içi seyahatlerinden ötürü çok iyi bildiği bu yerleri, tüm kasvetiyle romanına koymuştur.

Zor bir romandır Lolita. Sadece okuyucu ve uzun süre onu yayınlamaya cesaret edemeyen yayıncıları için değil, aynı zamanda yazarı için de oldukça zorlu bir süreç olmuştur onu yazmak. İlk müsveddeleri yakma girişiminde bile bulunmuştur Nabokov, biz okuyucular, onun uzun yol arkadaşı, sekreteri, hep ilk okuyucusu olan karısı Vera’ya bu duruma engel olduğu için şükran borçluyuz. Roman ilk kez önce Fransa’da yayımlanabilmiş, Amerika’da ise ancak üç yıl sonra dönemin ünlü romancısı Graham Greene’in kitap hakkında yazdığı olumlu bir eleştiri yazısından sonra basılabilmiştir. Fransa’daki yayıncısı o dönemde pornografik kitaplar da basan Olympia Press’tir,  Nabokov çok sonra bunun farkına varmış ve sözleşmedeki bir maddenin ihlal edildiğini bahane ederek, romanı Amerika’da yayınlanmadan hemen önce bu yayıneviyle antlaşmasını feshetmiştir. Roman daha sonra Fransa’da iki kere, ardından İngiltere’de yasaklanmıştır. Graham Greene’den sonra, Dorothy Parker’dan William Styron’a kadar dönemin bir dizi edebiyat devi de romanı methedici yazılar yazar, ancak Amerika’da birçok kütüphane romanı yine de kabul etmek istemez. Buna rağmen satışlar inanılmaz bir hızla sürmektedir. Lolita, Rüzgâr gibi Geçti’den bu yana en hızlı satılan roman olmuştur. Nihayet aynı yılın sonlarına doğru, 150 bin dolar gibi dönemi için fahiş bir ücret karşılığı romanın film haklarını Stanley Kubrick satın alır. Roman kötü eleştiriler yanında yığınla methiye almış olsa da, Nabokov roman hakkında çıkan küfüre varan yazılardan rahatsızdır. Hatta edebiyat eleştirmeni arkadaşı Edmund Wilson’a sürekli romanının ahlaki derinliğinden dem vurup, ondan dikkatli bir eleştirmen gözüyle başkalarının gözden kaçırdığı hususları görmesini ister. Wilson bunu yapmayınca da, araları bozulur.

Romanın sonunda Humbert Humbert, Lolita’yı elinden alan kendisi gibi bir pedofil ve oyun yazarı olan Clare Quilty (burada bir ses oyunu vardır, açık suçlu anlamına gelir bu isim) adlı karakteri öldürür. Ama burada da başka bir oyun vardır. Quilty karakteri bir anlamda Humbert Humbert karakterinin alter egosu gibi durmaktadır. Lolita’yı elinden almıştır, ama iktidarsızdır. Humbert Humbert onu öldürürken aslında hazzın yanında kendisine de büyük acı veren sapkınlığını öldürmektedir. Bu cinayet sahnesindeki bir detay da önemlidir. Quilty ölümden kaçabilmek için histerik bir şekilde hem piyano çalar, hem de Humbert Humbert’in onun için yazdığı lirik idam hükmünü okur. Anlatıcı “şairane adalet” terimini kullanır burada. İntikam sanatsal bir şekilde alınır. Bu sahnede hem parodi vardır, hem gerçeküstü bir tını. Zaten anlatıcı da Lolita’sını kaybettikten sonra bize elinde kalan yegâne şeyin kelimeler ve sanat olduğunu söyler.

Nabokov okuyucunun aldığı hazla, anlatıcısının aldığı haz arasında sanat kanalıyla bir türdeşlik kurmak gibi çılgın bir işe girişmiştir. Canımızı yakan, bunu başarmış olmasıdır. Bu romanı bu nedenle yarım asırdır okuyucular hep derinlerden gelen bir suçluluk duygusuyla okumaktadırlar. Humbert, Lolita hakkında bir hikâye anlatırken, aynı zamanda bizimle ilgili, kendi yenilgilerimizle ilgili bir hikâye de anlatmaktadır.

Ek olarak, Nabokov tarafından ortaya atılan ve çözülmeyi bekleyen son bir hınzır problem daha vardır. Nabokov, Lolita’nın ilk fikrinin, 1940 başlarında Paris’te amansız bir göğüs nevraljisi kriziyle yatağa düştüğü sıralarda, okuduğu bir gazete haberinden sonra oluşmaya başladığını yazmıştır. Peki bu haberde neden bahsedilmektedir? Bir maymun eline verilen kömür parçasıyla belki de bir hayvanın yaptığı ilk resmi yapmıştır. Söz konusu karalamada maymun kendi kafesinin parmaklıklarını çizmiştir. Lolita’nın yazım fikri işte bu haberden doğmuştur, der Nabokov. Bize de şu soruyu sormak kalır elbet. Peki şimdi bu dizede şair ne demek istemiştir?

 

Umut Dağıstan – Özyaşam Öyküsü
1978 yılında Adana’da doğdu. Çukurova Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bitirdi. Akdeniz Üniversitesi’nde yönetim alanında Doktora yaptı. İlk romanı Üst Kattaki Cinler 2008 yılında, ikinci romanı Boşluğun Sesi 2012 yılında yayımlandı. Şu aralar üçüncü romanı üzerinde çalışmaktadır.