Soldan sağa: Hilary Mantel, Marlon James, Anne Enright, Julian Barnes, Margaret Atwood ve Howard Jacobson.

Meltem Akpınar, 30 Haziran 2018’de The Guardian’da yayımlanan söyleşiyi Mevzu Edebiyat için çevirdi.

14 Ekim 2018

Man Booker ödülünü kazanmanın nasıl bir duygu olduğunu Margaret Atwood, Hilary Mantel, Peter Carey ve bu ödülü kazanmış daha birçok yazar değerlendirdi.

 

Bu yıl Man Booker ödülü ellinci kez sahibini bulacağı ve okuyucular daha önce bu ödülü kazananlardan en sevdiklerini oyladıkları için romancılar edebiyat dünyasının ‘Oscar’ını kazanmanın artılarını (ve eksilerini) anlattılar.

 

Hilary Mantel: “Gösterişine kapılıp yıllarını harcayabilirsin.”

Kurtlar Hanedanı (2009) ve Bring Up the Bodies (2012)

Man Booker ödülü seni farklı bir dünyaya uyandıran bir statü göstergesi. Kurtlar Hanedanı ve Bring Up the Bodies adlı kitaplarım, kısa listeye girmeden önce bile daha önceki kitaplarımdan çok sattı. Ancak kazandığım ödüllerden sonra denizaşırı sözleşmeler hızla çoğaldı ve bu benim daha önceki kitaplarımın satışını da etkiledi. Daha önceki kariyeriniz tekrar gözden geçiriliyor ve bütün eserleriniz hem edebi hem de pazarlama anlamında tekrar değerlendiriliyor.

Ödül pek bir şey olmasa da bana iyi geldi, ancak durağan giden meslek hayatınızın gidişatını bozabileceğini anlayabiliyorum. Önünüze büyük fırsatlar çıkıyor. Bu ödülün gösterişine kapılıp yıllarını harcamak ve profesyonel bir yazar olmak yerine profesyonel bir ödül kazanan olmak olası. Ayrıca sebep olduğu panik seni kötü etkileyebilir. Neyse ki ben şanslıydım, emniyetteydim, çünkü bir üçleme yazmak üzere anlaşma yapmıştım. Bu yüzden de ne 2009’da ne de 2012’de ‘Şimdi ne yapacağım?’ sorusunu sormak durumunda olmadım.

Bir yarışmacı ve bir jüri üyesi olarak, eseri okumanın ağır yükünü; sürecin belirsiz ve gergin doğasını ve kararın verildiği son toplantının dinamiklerinin ne kadar bağlayıcı olduğunu iyi bilirim. Belki sizi kısa liste aşamasına getiren yeteneğinizdir fakat biz kazananlar birazcık da olsa şanslı olduğumuzu unutmamamız gerekir. Tekrar çalışma masana dönmeli, alçakgönüllülükle oturmalı ve – eğer ödülden sonra kendini aşmayı hedefliyorsan –tekrar başarısız olmayı öğrenmelisin.

 

Julian Barnes: “Herkese karşı genel aşırı duygusal bir yakınlık hissettim.”

Bir Son Duygusu (2011)

Daima, edebi ödüllerin gençlerin cesaretlendirilmesi, yaşlıların tesellisi olması gerektiğine inandım. Yaşamının ortasında bir ödül veriliyor ve sen onunla yaşamayı öğreniyorsun. Kısacası, Man Booker ödülünü altmışlı yaşlarımın ortasında kazanmak benim için gerçekten bir teselli, aynı zamanda bir rahatlama (son otuz yıldır her defasında kısa listede yer alıyordum) fakat temelde basit bir zevkti. Yazma tarzımı değiştirme tehlikesi olmadığını biliyordum. Eski arkadaşım Ian McEwan birkaç gün sonrasında beni uyardı: “ Bu arada, bundan sonra sadece romancı Julian Barns olmadığını, Man Booker ödüllü romancı Julian Barns’a dönüştürüldüğünü anlayacaksın.” Bu gerçekten durumu ortaya koyuyordu ve çok ağır bir yüktü.

2011 yılındaki o akşamdan aklımda kalanlar? Bir arkadaşım o gece, gala yemeğindeki masaya otururken” Hiç endişelenme eğer kazanamazsan seni en az şimdiki kadar seveceğiz” deyip teselli etmeye çalışıyordu. İki saat sonra ben ona havalı havalı “Şimdi beni daha mı çok seviyorsunuz?” diye soruyordum. İngiliz ve kadın olan yayımcım kazandığım anonsunun birkaç salise sonrasında sevinçten kucağıma atladı. Amerikalı ve erkek olan yayımcım ise kitabımın yakında çıkacak olan Amerikan baskısının basım talimatını vermek için iPhone’unun tuşlarına basıyordu. Ve sonra Guildhall’daki herkese karşı; jüri üyelerine, kısa listedeki rakiplerime, garsonlara, röportajcılara -ve hatta basın konferansı öncesinde gazeteci ahbabına “Ben onu Martin Amis sorusuyla nasıl şaşırtacağım” diyerek şişindiğine kulak misafiri olduğum gazeteciye bile- genel aşırı duygusal bir yakınlık. Hiçbir şey benim absürd ama mantıklı ve iyi mizah anlayışımı sarsamaz. Man Booker ödülünü kazanamamanın dezavantajlarıyla o kadar içli dışlı olmuştum ki, sonunda kazanarak aslında kazanamamanın hiçbir dezavantajının olmadığını gördüm.

 

Margaret Atwood: “Beryl Bainbridge‘le -en çok aday gösterilen ama hiç kazanamayanla- bir yarışım vardı.”

Kör Suikastçı (2000)

Kazandığım 2000 yılındaki akşam özellikle güzel çiçek aranjmanlarının olduğu bir akşamdı. Birçok kereler aday gösterilmiştim – Damızlık Kızın Öyküsü (çok fazla feminist), Kedi Gözü (çok fazla taşralı) ve Nam-ı Diğer Grace (çok fazla sömürgecilikle ilgili) ile -ama hep Beryl Bainbridge’in -hep nedime olup hiç gelin olamamış- kategorisindeymişim gibi görünüyordu. Gerçekte, o ve ben arasında sürüp giden bir yarışmaydı bu, kazanmadan en çok kim aday gösterilecek? Kazandığımda gerçekten ilk aklıma gelen ayakkabılarımın çok sıktığıydı, çünkü fotoğraf çektirmek ve daha fazlası için sahneye yürümek zorundaydım.

Her ne kadar gerçek olsa da İlk başlarda edebi olarak Beatrix Potter’dan etkilendiğimi söylememem gerekirdi sanırım, fakat kazanmayı beklemediğim için bir konuşma hazırlamamıştım. Tabii ki heyecandan titriyordum ve müteşekkirdim ama asıl olarak rahatlamıştım. Kanada’ya döndüğümde, sanki bu bir at yarışıymış gibi, “Atwood yine kazanamadı” diye sözde sitem eden fakat gerçekte kazanamadım diye çok da mutlu ve hep bir ağızdan konuşan bir medya ile karşı karşıya kalmayacaktım. Aslında bu at yarışından çok balkabağının hiçbir şey yapmadığı ‘En İyi Balkabağı Yarışması’ gibi bir şey.

 

Howard Jacobson: “Kazandığımda arkadaşlarımı kaybettim.”

Finkler Sorunu (2010)

Eğer Man Booker tecrübesi diye bir şey varsa ben bunu fazlasıyla yaşadım; göz ardı edilmekle, kızmaktan deliye dönmekle, uzun listesiyle, kısa listesiyle, zafer sarhoşluğuyla, sevinçten havalara uçmakla. Arkadaşlarımı kaybettim. Kazandığım için değil; onların anladığı şekliyle daha önceki kızgınlığımı reddettiğim için. Bu onların naifliği. Yazdığın roman çeşidini yeterince değerlendirmiyormuş gibi görünen bir ödüle kızgınsan, bu ödülü kazandığında söylemlerini değiştirmek durumundasın.

Jüri üyelerinden yana şanslıydım. İyi ile kötüyü ayırabilen ve mizah anlayışı olan nadir üç kadın ve iki erkek üye. Tabii ki hak ettiğimi düşünüyordum ama adalet denen şey senin lehine gelen zardan daha fazlası değildir. Doğal olarak kaybetmek de aynı şekilde rastlantısaldır.

Kazanmak açtığını sandığım kapıları sonsuza dek kapadı. Bir gecede, yabancı ve hatta – ajansıma romanımın çok fazla Musevilikle ilgili olduğunu söyleyip bu anlamda eserimi o zamana kadar büyük oranda görmezden gelen- İsrailli yayımcılardan teklifler geldi.

Ne kadar Musevilikle ilgili olmak çok ilgili olmaktır? İşin şaka kısmından sorumlu olan Tevrat’ın ve Homer’in romanın babaları olduğuna dair bir tartışma vardır. Eğer durum böyleyse, bütün romanlar tartışılabilir ve diyaloğa açık bir şekilde Musevilikle ilgilidir. “Finkler Sorunu”nun kazanacağını beklememem -ki annem kazanamayacağına öyle çok inanmıştı ki William Hill’e gidip bahse girdiğinden şüpheleniyorum- korkarım sadece alenen Yahudilikle ilgili olması yüzündendir. Ne olacağını asla bilemezsin. Böylelikle ödüle aday olanlara tek tavsiyem: Man Booker ödülü için kitap yazmayın. Şansa bırakın ve zaferi de zarafetiyle yaşayın. Yapılan tüm yardıma ihtiyacımız var.

 

Anne Enright: “Kameranın Ian McEwan’ın üzerinde olduğunu sandım.”

Toplantı (2007)

Man Booker ödülünü aldıktan sonra bana verilen çok faydalı tavsiyelerden biri “Genellikle insanlara hayatlarını değiştiren bir olaydan sonra bir altı ay kadar çok önemli bir karar almamalarını tavsiye ederim.” diyen ve bana sakin ve durumumu anlayan gözlerle bakan hemşiremden geldi. Hayatımın değiştiğini bilmiyordum, sadece yazmak için çalışma masasına tekrar oturmanın ne kadar zor olduğunu biliyordum. Bu, tabii ki o akşamın büyüsünün bir parçası değildi. Kameramanın ışığı bana yönelttiğini gördüm ve sol omzumun üstünde bir yerde oturan Ian McEwan’ı hedeflediğini düşündüm. Anons başladığında bir yazar ismi söyleneceğini sandım. Jüri başkanı bir kitabın adını okudu ve bu kitabı yazanın ben olduğumu hatırlamam birkaç saniyemi aldı. Bütün bu olanı biteni bir sonraki gün Dublin’de yerel bir dinleyici grubuna anlattığımda hikayeyi çok sevdiler. Seçilmiş biri olmanın büyüsü inanılmaz güçlüydü. Fakat beni gururlandıran tek bir gerçek vardı: “Toplantı”, sadece ödül almayı iddia eden bir kadın yazar tarafından, ki bu anlamda azınlıktadır, yazılan kitaplardan bir tanesi değil; aynı zamanda kadın anlatıcısı olan -belki elli kitapta beş tanedir- çok az kitaptan biridir ve ben bütün bu acayipliği yendiğim için de çok mutluyum.

 

Peter Carey: “Kıyamet gibi patlayan flaşlara hiç hazır değildim.”

Oscar and Lucinda (1988) ve True History of the Kelly Gang (2001)

1985 yılında ‘Illywhacker’ ile kısa listedeyken, daha önce hiç hayatımda topluluk önünde bir şey okumamıştım. Kazanırsam ve konuşma yapmak zorunda kalırsam diye çok korkmuştum. İki gün boyunca Doris Lessing veya Keri Hulme’un kazandığını hayal ederek kendimi sakinleştirdim. İşe yaradı; gerginliğim için de, Keri Hulme için de.

Üç sene sonra bu kez ‘Oscar and Lucinda’ için kısa listedeyken artık farklı bir adamdım, tabii yine havayı yumruklayacak veya sahneye fırlayacak kadar olmasa da konuşma yapmaya çağrılacak olursam sesim çıkacak kadar kendimden emindim.

Ne söylediğim zaten unutulur ama ben iyi rakamlı bir çeki kabul edip kiralık olan smokinimin cebine attım. Bundan az sonra, para cebime henüz girmişken, önümde, baş edilmesi konuşmadan daha zor bir şey olduğunu keşfettim.

‘Oscar and Lucinda’ benim basılmış dördüncü kitabımdı. Çok sayıda röportaj yaptım sanmıştım. Olması gerekenden çok daha fazla fotoğraf çektirmiştim. Hayatımda daha önce hiç böyle bir şey yaşamamıştım. Demek istediğim vücudum böyle bir şeyi tanımıyordu, kıyamet gibi flaşlar, sonu gelmeyecekmiş gibi gelen sorular, ardı ardına patlayan flaşlar ve yine sorular; sağdan, soldan, oradan, buradan. Aydaydım. Böyle olduğunu söyledim. Gururluydum. Bunu da söyledim. Diğerleri de, hatta bütün ülkem gururluydu. Ne hissediyordum? Ne düşünüyordum? Mutlu muydum? Bu medya zaferi ve kutlamaları sırasında, benim basım hayatım sonsuza kadar değişiyorken, bütün bu olanların en zalim tarafı, ne kadar hissizleştiğimi fark etmemdi. Gerçekten heyecanı yaşamam Sidney havaalanı gelen yolcu salonunda bir yabancının selam vermesiyle üç gün sonra oldu. “İyisin dostum. Aferin.”

 

Marlon James: “Koltuğuma geri dönüp oturmak zorunda kaldım.”

A Brief History of Seven Killings (2015)

Kazanacağımı gerçekten düşünmemiştim. Biraz da bu yüzden bir konuşma bile hazırlamamıştım. Bir başka kitabın kazanacağına öyle inanmıştım ki tam anonstan önce tuvalete gitmeye yeltenmiştim ve tam bu sırada bana yakın olan akşam yemeği görevlilerinden panikleyen ikisi peşimden geldi. Beni dosdoğru yerime oturttular. Kazandığımı bilen yanımdaki gazeteci gerçekten bir konuşma hazırlamam gerektiği konusunda beni etkilemeye çalışıyordu ama ben nazik ancak kararlı bir şekilde hayır dedim.

Micheal Wood adımı söylediğinde afalladım. Gerçekten bir saniyeliğine kendin olmaktan çıkıp, bu son derece büyük tecrübeyi korku, acı, eğlence veya kalp kırıklığı olarak yaşıyorsun. Sanırım babamdan çok fazla bahsettiğim acemice bir şeyler mırıldandım, sonra kitabımın kolay olmayışının bütün nedenlerini anlattım. “Kolay olmamanın” okumayı değil de yazmayı tanımladığını belirtip belirtmediğimi merak ediyorum.

Hilary Mental, en az üç kere okuduğum kendimi çoğunlukla kazanmamaya alıştırmaya çalıştığım bir dönemde ödül kazanamama hakkında harika ve komik bir makale yazdı. Maggie Smith’in Akademi ödülünü kazanamayan bir aktörü oynadığı klipleri seyrettim. Çünkü dürüst olmak gerekirse şimdiye kadar hiçbir şey kazanmadım. Çok üzülmemeye çalışıyorsun ama kimi kandırıyoruz? “Aday gösterilmiş olmak onur vericiydi” cümlesi kulağa sizin düşündüğünüzden daha sahte geliyor.

Sahteliğinin yanı sıra, kazananlara saygısızlık olmasın ama beni en çok şaşırtan okuma deneyimlerim hem kısa listedeki (örneğin Monica Ali) hem de uzun listedeki (örneğin Timothy Mo) yazarlarladır. Tam gerçekten kendime iyi bir yoldaş buluyorum diye güzel bir hisse kapılırken, ödülü ben kazandım.

 

Pat Barker: “Edebiyat ödülünden çok bir Oscar gibi.”

The Ghost Road (1995)

Resmi olarak ilan edilmeden önce kazanan yazar sonucu biliyor mu acaba? Benim kazandığım yılda bir ipucu olmasına rağmen, hayır bilmiyordu. Kameralar kazananın masasına daha çok odaklanıyor gibi görünüyordu. Yayımcıma “Sanırım başardık.” dediğimi hatırlıyorum. Bunun sonrasında bir sürü radyo ve televizyon röportajları, o da hayal meyal, bir sıra mavi ışıklı kamera ve karanlığın içinden “Buraya bak!” “Buraya da!” diye bağıran sesler hatırlıyorum. Projektörlerin arasında yakalanmış tavşan gibi hissediyorsun.

Booker ödülünü kazanmak her şeyi değiştiriyor. Kariyerini dönüştürme gücüyle, diğer bir edebiyat ödülünden farklı olarak Oscar kazanmış gibi oluyor. Şans faktörünün her zaman farkındaydım. Farklı bir jüri grubu farklı bir kitabı seçebilirdi. Sorun burada; senin bu aniden gelen (ve bu yüzden de kısa süreli) bu şöhrete nasıl tepki verdiğindir. Ona sıkıca sarılabilirsin, onunla debelenebilirsin, ya da koşabildiğin kadar hızla ondan kaçabilirsin. Ben kaçtım. Yapabildiğim zaman eve gittim ve bir sonraki kitabın başarısız yazarı olarak başına oturdum. Bunu yapmak çok kolay değildi. Bir sonraki kitabının daha önceki kitaplarının olmadığı kadar eleştiriye maruz kalacağını bilmek seni kısıtlıyor. Boş bir ekranın önünde oturup saçlarımı kopartıyor olsam bile kazanmış olmaktan dolayı müteşekkirdim.

Son yıllarda, kitabın üstündeki Booker ödüllü yazan etiketin dezavantajlarının farkına varıyorum. Çok sayıda akıllı ve coşkulu okuyucu bu etiketi, birçok kitabın -kazananların olduğu kadar kısa listede olanların da- kolayca ulaşılabilir olmasına rağmen, kitabın boyunu aşacağının bir işareti olarak görüyor. “Ona bir şans ver,” demek istiyorsun “Bilemezsin, belki de iyi bir kitabı kaçırıyorsun.”

 

John Banville : “Kazanabilecek olmam fikri bile herkesi gülmemek için kendini tutmaya zorluyordu.”

Deniz (2005)

2005’teki ödül gününde, sabah 06:00’da Philadelphia’dan Londra’ya uçtum. O zaman Amerika’da uzun kalmıştım çünkü hiç kimsenin, özellikle de kendimin, romanımın kısa listede olacağına dair en ufak bir beklentisi yoktu. Bu gerçekleştiğinde, kazanma fikrinin bile herkesi gülmemek için uğraşmaya ve tepki vermeyen bir surat ifadesi takınmaya zorlamasına rağmen -yemeğe gelmeyeceğimi öğrenirlerse jüri üyeleri darılır korkusuyla- akşam yemeğine katılmam bir zorunluluk haline geldi.

Gerektiğinden daha fazla takılmak kaybeden biri için kötü olur duygusuyla, ertesi gün sabah saat 10:30’da New York’a ayarladığım uçak biletimle İngiltere’ye yalnız gelmiştim. Şimdi bütün bir gün ne yapacağımı merak ediyordum. İçmemekte kararlıydım. 1989 yılında kısa listedeyken içerek çok büyük bir hata yapmıştım. Bu yüzden Ekim güneşinde, vitrinlerde, bugün alabileceğim ama yarın alamayacağım her şeye bakarak şehirde dolandım.

Akşamüstü korkunç akşam yemeği saati yaklaşırken kendimi aylak aylak St. James parkında küçük bir gölün kenarında ekmek kabuğu için bir ördekle savaşan bembeyaz beş su kuşunu seyrederken buldum. Ördek kazandı. Ben bunu bir işaret olarak aldım ve gidip siyah kravatımı takmak için parktan ayrıldım.

 

Penelope Lively: “Ödülün güzelliği tahmin edilemez oluşu – belki sen kazanmış olabilirsin.”

Moon Tiger (1987)

Booker ödülü akşam yemeği olduğu günün öğlen yemeğinde eşim bana “Kazanacağını sanmıyorum ama ne olur ne olmaz konuşma için bir şeyler hazırlasan iyi olur.” dedi. Bu bilge sözler gerçek oldu. Favori gösterilmiyordum, bu yüzden kısa listede olan herkese tavsiyem konuşma için bir şeyler hazırlamaları olur. Booker ödülünün bir güzelliği de kime gideceğinin tahmin edilememesi; bütün herkes olası olmadığını söylese bile kazanan sen olabiliyorsun. Ve daima hatırlamak gerekir ki aslında en iyi kitap diye bir şey yok, sadece bir grup insanın üstünde iyi diye fikir birliğine varabildikleri bir kitap var.

Man Booker ödülünden sonra hayat bir veya iki yıl, belki biraz fazlası, yapmak istediğini yapmanın, ki bu yazmaktı, zor olduğu bir zaman demekti. Kitapla ilgili çok seyahat etmem gerekti, havaalanlarında çok zaman harcadım ve birçok faaliyete katıldım. Bütün bunlar otuz yıl önceydi ve şimdi bütün o seyahatler için oldukça minnettarım. İleri yaşın bir korkusu da Heathrow’u bir daha görememektir. Ben ihtiyacım olan ve yapmak istediğim seyahatleri yaptım.

Bir kere diğer kitaplarına da bir ilgi oluyor ve senin Man Booker ödülü alman demek herhangi bir okuyucunun belki de hiç rastlamayacağı bir kitabını sırf ödül kazanıp ünlendiğin için okuması demek oluyor. Bu kısa listede olmanın (hatta uzun listede de) önemi aynı zamanda -bir grup diğerlerinden ayrı tutulan kitapların adlarının altı çizilmiş oluyor. Bana soracak olursanız, gözden kaçmış ve kazanmış olması gereken başka kitaplar da var. Aklıma geliveren ikisi: Adam Thorpe’un ‘Ulverton’u ve Carol Shields’in ‘Taş Günceler’i.

 

Ben Okri: “Yazma arzusu ve hayaller hala yerli yerinde.”

Aç Yol (1991)

Belirsizlik, hayaller ve yazma arzusuyla yanıp tutuşan bir şair ve romancıyı alıyorsun, kısa hikaye formunun acımasızlığından geçiriyorsun, senelerdir gizlice yazmış olduğu romanı serbest bırakıyorsun ve Ekim 1991’de Guildhall’da tuhaf büyülü bir gecede ödüllendiriyorsun, bundan ne beklersin?

İlk başta şok oluyorsun, şaşırıyorsun, inzivaya çekilme, keyif, kutlamalar, partiler, yazma arzusuyla geçen yılların telafisi, aşırı sayıda yolculuk, okunmada patlama, Afrika yazımının büyülü penceresinin dünyaya açılması, uzayıp giden İngiliz tepkisi, birçok güzel arkadaşlık, yazarken ilk başta şaşkınlıktan doğan bir boşluğu takip eden istikrarlı ve sakin bir hasat, kalıcı edebi ve ruhsal gelişim için fırsatlar, biraz fazla çelişkili eleştiriler, paranın geliş ve gidişi, biraz içten içten gücenme, senden izinsiz alıntı yapıldığında sana yapılan komik kompliman, eserlerinin birçok dilde yayımlanması, hayal kırıklığını açıklamak için bir telaşın takip ettiği aşırı bir beklenti, sabırla ve şakaya vurdurularak katlanılan aşk okları, yenilebilir kaynaklardan bana yöneltilen aşk ve nezaket, ve kitaplarımın ne kadar alınıp alınmadığından bağımsız ve 1991’de Guildhall’da kaderini değiştiren bir geceyle daha da zenginleştirilmiş yazma ateşi ve arzusu ve hayallerin hala yerli yerinde olması gerçeğine sonsuz ve tereddütsüz minnet.

 

DBC Pierre: “Sanki bir atmışım gibi kendi üzerime 10 Pound’a iddiaya girdim.”

Tanrı Vernon Little (2003)

Bir katılımcı için Man Booker ödülünün tuhaf yanı hummalı yazma günlerini iki yıl hatta daha fazla geride bırakıyor olman. Burada aşırı bir Doppler etkisi var: sen kitabı daha sonra başkalarıyla yarışacak görüşüyle yazmıyorsun. Kendini aniden sadece yarışmanın içinde değil bir de senin üzerine bahis oynanırken buluyorsun. (Sanki bir atmışım gibi üstüme 10 Pound bahse girdim- yapmak zorundasın) Sanki koşucular bir yarışta kendilerine karşı koştular ve jüri üyelerinden seneler sonra farklı bir yerde toplanmaları istenmiş gibi ya da bowling topunu ufuk çizgisini aşacak şekilde atma gücünü yakalamak için çok çalışmışsın ve ajanslar ve yayımcılar topu aynı yerde yuvarlayıp duruyorlarmış gibi. Gecenin kendisi duygusuz. Kısa liste gerçekçi bir ödül. Sanat eserleri arasında tek bir kazanan belirlemek ne kadar mümkün, bilmiyorum. Gecede, yemek masasından bakıldığında şovun televizyon için yapıldığını hemen anlıyorsun. Kazanan açıklandığında, beş gezen kameradan birinin yüzüme doğru yöneleceğinin söylendiğini hatırlıyorum. Bu kameralar, başka biri kazandığında senin tepkini yakalamak için kullanılan kameralar. Sadece bu beşi kayıtta kazanan sahneye giderken. Kameraları erken fark ettim. Anonsu beklerken onları seyrettim ve hiç birinin bana doğru gelmediğini anladığımda çok uzun bir an yaşadım.

 

Meltem AkpınarÖzyaşam Öyküsü

1966 İzmir doğumludur. İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller Eğitim Bölümü İngilizce Öğretmenliği mezunudur. İstanbul Erkek Lisesi’nde 25 yıl İngilizce öğretmenliği yaptıktan sonra 2012 yılında emekli oldu. Evli ve bir çocuk annesi olup 2017’den beri İzmir’de yaşamaktadır.