Gerçek hayat edebiyata yol gösterir mi? Yazar, neyi yazar? Başımızın üzerindeki yıldızlar, çevremizi saran okyanus bora ile savaşırken dahi hepimize yol gösterecek. Denizlere açılmak ve yalnız olmak. Josep Conrad bir denizciydi, seyir halindeyken yaşadıkları ve özellikle deniz, yazılarında sıklıkla kullandığı temalar olmuştur. Polonyalı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş fakat daha sonra İngiliz vatandaşlığını almıştır. Buna rağmen kendini hep bir Polonyalı olarak tanımlamıştır.

Türkçe’ye ‘Ölüm Seferi’ olarak çevrilmiş olan eserinin orjinal adı ‘Narcissus’un Zencisi’dir. Ve hem Narcissus hem de o zenci gerçekten var olmuşlardır. Conrad, aynı adlı gemi ile Bombay’den yola çıkmış ve bu seferdeki yol arkadaşlarından biri, gerçek adı Joseph Barron olan siyahi olmuştur.

Conrad neden adı Narcissus olan bir gemiye binmiş ve onu romanının temel karakteri yapmıştır? Gemi güzel, gemi sağlam. Denize karşı vakur ve cesur. Zamanının en iyilerinden. Ama adı kaderini de belirliyor. Kendi güzelliğine vurgun bir Narcissus, her şeye rağmen yenilmiyor. Hikâyesi onun için iyi bitse de içindekiler için küçük bir zaman diliminde verilen mücadelenin, Sisifos’un cezası gibi sonsuza dek devam etmesinden başka bir şey değildir.

Narcissus Bombay’den yola çıkar. İstikamet Londra’dır. Bu aynı zamanda doğudan batıya ve sıladan memlekete yapılan bir yolculuktur. Bütün günahlarının sebebi ama bir yandan da merak ve acıma duygularının ve hatta merhametin odak noktası kara derili Wait’in kaderinin yolculuğudur bu. Yaşlı denizci Singleton’un kehaneti gibi, belki de bütün denizciler karayı gördüklerinde ölümü seçerler. Bir başka deyişle ölmek için karayı görmeyi beklerler. Onları hayatta tutan tekrar karaya ulaşma umududur ama asıl sevdaları denizdir.

Gemiye en son binen Wait, ilk karayı gördükleri güne kadar hasta rolü yapar ve kendisine ayrılan bir kamarada yatarak vaktini geçirir. Gemi mürettebatı ikiye ayrılır. Bazıları ona acır ve inanır, bazıları ise onun bir şeytan olduğunu, ruhunu temizlemesi gerektiğini düşünür. Bu şeytan imajı ve ruhun kurtuluşu vurgusu ile dinsel öğeler kitabın içine sinmiş olsa bile Conrad dini bir tema olarak işlememiştir. Kitabın yazıldığı dönem, modern döneme geçişten hemen önce olması nedeni ile modernizmin izlerini taşımaktadır. Conrad kendi ana dili olmamasına rağmen İngilizce olarak yazdığı kitabın girişinde, en güzel yıllarının geçtiği denize olan sorumluluğunu, daha çok o günlerin anısına, denize destan niteliğinde bu kitabı yazdığını belirtir.

Gemi bildiğimiz dünya dışında bir dünya, bir nevi Nuh’un Gemisi’dir. İçinde kendine özgü ve dünyayı temsil eden bir topluluk vardır. Ve bu insanlar, zor şartlar altında, birbirlerini gerçekten sevmeseler ve tanımasalar bile dayanışma göstermek zorundadırlar. Bir yolculuk yapılır ve bu yolculuk ruhun kurtuluşunu asla sağlamayacaktır. Sıradan bir yaşam döngüsüdür bu. İyi ve kötünün savaşı hiç bitmez. Menfaatler bir yerde birleşir ama sonsuz bir birlik ve sadakat asla yoktur bu yeryüzünde.

Aslında bir parça da Thomas Moore’un Ütopya’sını andırır hikâye. Olmayacak bir değerin peşinde, kimsenin bilmediği bir adada, denizin ortasında yalın bir demokrasi kurmak ve herkesin hakkını herkese vermek.

Wait hem kara derilidir, hem hasta. Denizci olmasına ve bir sefere çıkmasına rağmen asla çalışmaz. Fakat zengindir de bir taraftan. Diğer denizcilere nazaran. Yanında taşıdığı sandığı bir nevi “Pandora’nın Kutusu” gibidir. Gözler onun üzerindedir. Açılmak istenen bir sandıktır o. İçindekiler dışarıya çıkmalıdır. Bu, gemide isyanı da başlatan bir unsur olur. Onu koruyup gözetenler, demokratik haklarını ararlar. Bir denizci köle değildir. Bir denizci bir misyon sahibidir. Yolculuğu güvenle bitirmek ana amaçtır. Hasta olmak herkesin hakkıdır ve iyileşmek de. Wait, onu günahlarından arındırmak isteyen aşçıbaşından kurtulmak için kamaradan çıkmak ve çalışmak ister ama sonuç bir isyan ve hüsran olur. O zaman kime güveneceğiz? Her insan yalnız. Gemi bizi kendimizle yüzleştirir. Bilge kişi her zaman bilgedir. Kendi içine bakamayan sınavı geçemez. Denizde gelen ölüm sadece bir anlığına dikkatleri çeker. Wait’in cansız bedeni denize bırakıldığında nefesler tutulur çünkü bu aynı zamanda hepsinin kaderidir. Karaya ayak basılıp, paralar cebe indirildiğinde birlikte içkiler içilir ama herkes kendi yoluna gider.

Conrad, romanında Wait’e özellikle şeytani özellikler verip, gemi yolculuğunu da bir nevi cehenneme yapılan yolculuğa benzeterek alegorik ve sembolik bir yazım stilini benimsemiştir. Romanda birçok alt okuma yapılabilir. İlk okuma düz, gemi seferine çıkmış çeşitli milletten eğitimsiz, alt düzey ve hatta suç işlemiş bir topluluğun olağan yolculuğunu anlatıyor gibi görünse de çok daha komplike bir hikâye söz konusudur. Bir anlatıcı vardır. Ve bu anlatıcının gerçekten kim olduğunu bilmiyoruz ama tahmin ediyoruz ki gemideki denizcilerden biridir.

Wait’in ismi de geminin ismi gibi sembolik anlam taşımaktadır. Wait şeytanın ta kendisi olduğuna göre, kamarası da bir fırın kadar sıcak, yani cehennemin merkezidir. Önemli karakterlerden biri olan Donkin, ikiyüzlü ve açgözlü bir hırsızdır. Wait’in sandığını ele geçirmek uğruna isyanı çıkartır. Bu düzene ve kurallara karşı işlenmiş bir günahtır. Denizciler bunu yaparak, önce vahşi bir hayvan topluluğu olarak tasvir edilirken umutsuz ve sahipsiz ruhlara devşirilirler. İtaatsiz ve kendini beğenen Donkin ve Wait ile birlikte gemi cehennemi sembolize eder.

Deniz neresindedir bütün bu cehennemî dünyanın. Denizdeyken kendine aşırı güven iyi değildir. Onun kendi kuralları vardır. Ve bu kurallara uyulmadığında intikamını alır. O bir âlemdir. Fırtına sırasında Narcissus’un verdiği mücadele, bir başıbozukluğun verdiği mücadeledir. Gemi tek tek denizcileri ifade eder. Kendini beğenmişlik ve kuralsızlık neredeyse geminin batmasına yol açacaktır. Fakat tam da o fırtına anında ümitsizliğin ortasında, kaybolmuş ruhlar ve hayaletlerle yoluna devam eden gemi, denizle bir anlaşmaya varıyor ve kendini kurtarıyor. Bütün bu olayların ortasında hasta olduğuna ve çok yakında öleceğine inanılan Wait’i kurtarmak için seferber oluyorlar. Bir an herkes ölüler diyarı Hades’e gittiğinin ayırdına varıyor. İşte aslında hayat tam olarak ta budur. Başı ve sonu olan bir döngü. Metamorfoz romanın bütününe yayılmıştır. Bir gemi masalı, mitolojiden ve kutsal metinler üzerinden bizi karaya ulaştırır. Donkin artık denizci olmaktan vazgeçer. Bu biraz Conrad’ın da yaklaşık yirmi sene denizlerde dolaştıktan sonra bir yazar olmaya karar vermesini hatıratır bize. Donkin, kaybeden olmak istemez. Kim ister…

İz bırakmayı kim istemez. En zavallı insan bile hayata başarmak için gelir. İsterse, didinir ama hayat her zaman kontrolümüz altında değildir. Tıpkı Narcissus’un kendini fırtınaya bırakması gibi. Bazen işlerin düzelmesi için bırakmak gerekir. Ruhu serbest bırakmak. Dünyevi olan sembollere değil, içimize dönmek.

Conrad bir dünyayı küçük bir gemiye sığdırıp, onlara bir yolculuk yaptırarak, hayatın döngüsünü ve insan soyunun yalnızlığını öyle iyi anlatıyor ki, aslında Wait içinde bütünleşen iyi ve kötü ve onun dışarıya yansıması, bu yansımanın diğerlerinin içindeki iyi ve kötüyü göstermesi, bir nevi her insanın bir diğerinin aynası olduğunu söylemektedir. Denizin ortasında Narcissus isimli bir gemi metaforu, kendini sevmenin hiç bir şeyin orta yerinde bizi sadece yok olmaya götüreceğini sembolize eder. Kendini bu denli sevmek, kendi kendinde boğulmak bir anlamda. Bunu en iyi Wait ve Donkin karakterinde görebiliyoruz. İki yüzlülük de deniz metaforunda hiç bir işe yaramaz. Bu özellikler cehennemîdir. Kanımca bu sebeple şeytan, hades, ateş gibi sembolik ifadeler özellikle kullanılmıştır roman boyunca. Wait’ dilimizde ‘bekle’ anlamına gelir ve Bay Wait cehennemî özellikler atfedilmiş kamarasında ölümü beklemektedir. Bunu öyle olağanüstü bir şekilde yapmaktadır ki, bu sefer için para alacak olmasına rağmen, kaptan bile onun öleceğine kesin gözü ile bakmakta ve çalışmak istemesine rağmen ona izin vermemektedir. Bu durumda acaba aslında bildiğimiz bir hayatı mı yaşıyoruz. Deniz, engin feza, gemi de içinde yaşadığımız dünya mı? Kaptan dünyanın yasaları, Singleton hep doğruyu öngören, görmüş geçirmiş bilge kişi, Gemi tayfası kendisine hayat –ölüm döngüsü içinde çalışmaktan başka bir şey verilmemiş olan halkı mı ifade ediyor? Bütün bu yansımanın içinde deniz yani evren kendi yasalarına göre var olmaya devam ediyor.

Peki yalnızlık bütün bunların neresinde?

Yalnızlık bir seçim değil çünkü herkes yalnız bu hayatta. Bu, insan olmanın temelinde var olan bir duygu. İnsan bir yandan da yapayalnız olmak istemez. Fakat en sonunda kendi kendine kalır. Herkes kendisinin yalnızlığı içindedir. Romanımızda fırtına metaforu, yardımlaşma duygusunu ifade eder. İnsan olağanüstü koşullar söz konusu olduğunda kollektif hareket edebilen, bu özelliğe sahip bir varlıktır. Bu duygu da içinde var olmaktadır. Özündeki bütün duygu durumları, ancak belli şartlar altında ortaya çıkar. Hepsi aynı anda, hepsi aynı koşulda değil. Deniz, özellikle romanda okyanus, uçsuz bucaksızdır. Nuh’un gemisine sığınanlar tufanı atlatabilirlerse günahkâr olmaktan kurtulacaklardır. Tufanı sadece Wait atlatamaz. Onun içindeki iyiye tüm gemide sadece bir kişi sonuna kadar inanır. Ve bu küçük toplulukta herkes isyan sonrası çıkan fırtına ile kendine gelir. İsyan birleştirir, fırtına birleştirir fakat sadece bu koşullar sürdüğü müddetçe. Bu gerçek bir dayanışma değildir. Hayatta kalma içgüdüsüdür. Ve insan tek başınadır. Kimse kimseyi gerçekten anlama hevesinde değildir. Menfaatler yönlendirir her şeyi. Bu durumda insan bir makinanın parçası gibidir. Teknoloji gelişip, insana ihtiyaç azaldıkça, var oluşun en temel sorularından biri ile karşı karşıya geliriz: Neden varız?

İşte bütün mesele budur…

Var olmak.

 

*Yahya Kemal Beyatlı / Sessiz Gemi

 

Bu eser, Hikmet Temel Akarsu ve Türkiz Özbursalı’nın hazırladığı Denizcilik Edebiyatı konulu proje için hazırlanmıştır.

 

Ölüm Seferi, Joseph Conrad, Çev: Haluk Şahin, Adam Yayıncılık, 1995.

 

Paylaş
Önceki İçerik“Bir nesneyi, olayı benzetmeden anlatırsanız, kupkuru olur.”
Sonraki İçerik“Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim”deki Komünistler
Avatar
1969 yılında Tirebolu’da doğdu. İstanbul Kız Lisesi/Erenköy Kız Lisesi ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesini bitirdi. Halen uluslararası ticaret ve uluslararası ticaretin finansmanı konularında serbest danışmanlık yapmaktadır.  İlk öykü kitabı "Babam İntihar Etmemişti", 2016 yılında Notabene Yayınevi tarafından yayımlandı. Öykü ve yazıları Notos Öykü, Sarnıç Öykü, 14 Şubat Dünyanın Öyküsü, Galapera Öykü, Gergedan Kitapevi fanzinlerinde, Yeşil Gazete ve Kitaplık dergilerinde yayımlandı. Bir öyküsü 2011 İstanbul Mimarlar Odası öykü ödül yarışmasında birincilik kazandı ve diğer dereceye giren öykülerle birlikte kitaplaştırıldı. Bir başka öyküsü Aylak Adam Yayınevi’nden çıkan "Öyküden Çıktım Yola" adlı öykü seçkisinde yer aldı.