1980 yılında İsveç’e yerleştim. O zamanlar çok toydum ama bir şiir kitabı yayımlayacak kadar şiirlerim vardı. Kürtçe yasaklı bir dil olduğu için de ola ki bir gün şiirlerim bulunup elimden alınabilir diye bütün şiirlerimi ezberlemiştim. Sadece şiirlerimin başlığını küçük bir kâğıda yazmıştım. Türkiye’den Suriye’ye geçtiğim zaman da o kâğıdı pantolonuma yaptırdığım gizli bir iç cepte sakladım. Suriye’den sonra birkaç ülkeye daha geçip binbir zahmetle İsveç’e vardım. Oraya yerleştikten sonra, ilk iş olarak bütün şiirlerimi kâğıda döktüm. 1980’de de ilk şiir kitabımı yayımladım.

O yıllarda, Kürtçe yazanların sayısı çok azdı. Yazan birkaç kişi de İsveç’te yaşıyordu. Bunlardan biri Mehmed Emin Bozarslan ve diğeri de Mahmut Baksi’ydi. İsveç’e gittiğim ilk gün, Mahmut Baksi beni karşıladı. Kendisi o zaman bana tercümanlık bile yaptı. Mehmed Emin Bozarslan’la da Uppsala’da tanıştım. Kısa bir süre sonra Rojen Bernas da İsveç’e geldi. Bu üç Kürt yazarla güçlü bir dostluğum vardı fakat Mehmed Uzun’u sadece ismen tanıyordum. Hatta bir yazar olarak değil de bir siyasetçi olarak ismini duymuştum. Kendisi o dönemde siyasetle ilgilenirdi hatta birkaç arkadaşıyla beraber Rizgariya Kurdistan (Kürdistan’ın Özgürlüğü) adında siyasi bir dergi çıkarıyordu. Ben bu dergiyi takip edip her sayısını okuyordum. Dergide siyasi yazıların dışında, M. Ferzend Baran adlı biri Kürtçe şiirler yazıyordu. O şiirleri severek okuyordum ve yazan kişinin de kim olduğunu hep merak ediyordum. Bir gün derginin yöneticilerinden birine M. Ferzend Baran’ın kim olduğunu sordum. Kendisinin Mehmed Uzun olduğunu söyledi. Bu duruma çok sevindim çünkü Kürt yazar sayısına bir sayı daha eklenmişti. Bir süre sonra siyaset üzerine tertiplenmiş bir konferansta bir arkadaş bizi tanıştırdı. Kendisi beni biliyordu. Bir şiir kitabımın olduğunu ve dergilerinde yayımlanan bir şiirimi de epey beğendiğini ifade etti. Ben de kendisine dergideki M. Ferzend Baran’dan söz edip şiirlerini çok beğendiğimi söyledim. Sözlerimle çok mutlu oldu. Kendisi olduğunu bildiğim halde bunu söylemedim. O da dayanamayıp M. Ferzend Baran’ın kendisi olduğunu söyledi.

O gün, kendisiyle uzun uzun sohbet ettik. Birbirimize telefon numaralarımızı verip görüşmek üzere sözleştik. İşte o gün, 1981, Mehmed Uzun’la dostluğumuz başladı ve ömrünün sonuna kadar devam etti. Birkaç yıl sonra, kendisini siyasetten tamamen soyutladı. Var olan bütün gücü ve birikimiyle edebiyata yöneldi. Çok okuyan biriydi ve tecrübe sahibiydi. İleri gelen Kürt ve Türklerle güçlü bağlantıları vardı. Her zaman sadece geleceği düşünürdü. Bir gün, bir roman yazmaya niyeti olduğunu söyledi. Roman? 1983’te Tu (Sen) adlı romanını yazmaya başladı. O sene, benim de üçüncü şiir kitabım yayımlandı. Ayrıca dergilerde öykülerim yayımlanıyordu. İkimiz de Kürt dilini ve edebiyatını yaşatmak, ayrıca Kürtçenin dünya dilleri arasında yerini alması için nesir türünde eserlerin yazılması konusunda hemfikirdik.

1984 yılında, Mehmet Uzun romanını bitirdi ve aynı yıl yayımladı. Kendisi Kürtlerden övgüler bekliyordu fakat eleştiri oklarına maruz kaldı. Bu duruma canı çok sıkıldı; ancak pes etmedi. Yazmaya devam etmenin eleştirilere verilecek en iyi cevap olduğunu biliyordu. Kendisi particiliği ve siyaseti tamamen arkasında bıraktı ve tek dünyası romanları oldu. Her ne kadar Kürt romancılığının tarihi Mehmet Uzun’dan öncesine dayansa da kendisi, Kürt romancılığına yeni bir ruh üfledi. Romanı, yazmaya yeni başlayan Kürt gençleri için umut ışığı oldu. Roman üstüne roman yazdı. Yazar olan Mehmed Uzun ismi, siyasetçi olan Mehmed Uzun ismini geride ve gölgede bıraktı. Onun da tek amacı buydu zaten.

1990’da Nûdem dergisini çıkarmayı düşündüğüm zaman, bu konuda danıştığım ilk kişi Mehmed Uzun’du. Kendisi, böyle bir edebiyat dergisi çıkaracağıma çok mutlu oldu. Bu konuda beni canı gönülden destekleyeceğini söyledi ki öyle de oldu. Hemen hemen derginin her sayısında yazdı. Romanlarını önce tefrika halinde dergide basıyorduk, daha sonra kitap halinde yayımlıyorduk. Derginin en rahat yazarlarındandı. Yazdığı metinlere müdahale etmeme hiç alınmazdı, bilakis bu konuda rahat davranmamı istiyordu. Hoşgörülü ve yumuşak huyluydu. Çabuk sinirlenmezdi. Arkadaşlığın ve dostluğun değerini iyi bilirdi. İlişkilerinde her şeyi etraflıca düşünürdü.

Onunla beraberken Stockholm’de gitmediğimiz yer, bilmediğimiz yol ve girmediğimiz delik kalmazdı. Onunla Stockholm’ün neredeyse bütün kafelerine, barlarına ve restoranlarına gittik. Sinemaya, tiyatroya ve eğlence merkezlerine gittik. Beraber uzun yolculuklara çıktık ve nice konferansa katıldık. Bir diplomat gibi gösteren görüntüsünün ardında bir çocuk yüreği taşırdı.

Kendinden önceki yazarlar gibi bir veya birkaç kitap yazmakla yetinmedi. Sürekli yazıyordu. Bir kitap bitirmeden başka bir kitabın kurgusunu kafasında tasarlıyordu. Kendi ana diliyle yazıyordu ama sadece çeviri yoluyla dünya edebiyatına ismini yazdırabileceğini biliyordu. Bu şekilde Kürt edebiyatını da dünya edebiyatına ortak edebileceğinin de farkındaydı. Böylece kitapları birçok dile çevrilmeye başlandı. Kitapları aynı zamanda Türkçeye de çevrildi, bu durumda Türkiye’de de tanınmaya başlandı. Tanınmakla kalmayıp aynı zamanda binlerce Kürt ve Türk okuyucu tarafından okunup sevildi. Kitapları o kadar satıldı ki Türkiye’de çok okunanlar listesinde üst sıralarda yer almaya başladı. Dünya edebiyatının kapıları sonuna kadar önünde açılmaya başlandı. Mehmed Uzun, artık dünyaca tanınan bir yazar olmuştu. İlk defa Kürt bir yazar, yazdıklarıyla yaşamını geçindirebiliyordu.

Artık evrensel bir yazardı ve Kürt edebiyatını da evrensel bir değere taşıdı. Kendisi, Kürt edebiyatının bir diplomatı olmuştu. Başkalarının yürümekte zorlandığı yolları, koşarak aştı. Bütün zorlukları yendi ve zirveye varmasına az kalmıştı ki kötü bir hastalık yakasına yapıştı. Bu hastalık, onu varacağı zirveden geriye doğru çekti. Heybetiyle dağları gölgesinde bırakan Mehmed Uzun, çok kısa bir sürede zayıflayıp güçten düştü. Bütün zorlukları aşıp, bir değer haline gelen Mehmet Uzun; geç bir sonbaharda yaprak döken çınar gibi solmaya başladı. Ölümü hiç düşünmeyip sürekli geleceğe dair planları olan o ulu çınar, eriyip yataktan çıkamaz oldu. Hastalığının ilk gününden son gününe kadar hep yanındaydım. Eşi Zozan, kardeşi Mustafa ve çocukluk arkadaşı olan Keya Îzol gibi hep başucundaydım. Ölüm döşeğinde yatarken bile umudunu hiç yitirmedi. Sadece İsveçli doktorlar, kendisinin iki haftalık ömrü kaldığını söylediğinde umudunu yitirdi. Bizler de yıkıldık ve gizli gizli gözyaşları döktük.

Bir gün hepimizi odasına çağırdı. Gurbet elde ölmek istemediğini söyledi. Diyarbakır’a dönmek istediğini belirtti. Hepimiz, bu sözleri karşısında şaşırıp kaldık. Kendisinin şoka girip, bu yüzden bu sözleri sarf ettiğine kanaat getirdik. Daha sonra hepimiz, ortak bir sonuca varıp bu dileğini yerine getirmeye karar verdik. Kendisi bu arada yayınevleriyle olan görüşmelerini sürdürdü. Onun bu tavrı beni çok şaşırtıyordu. İsveçli doktorlara göre iki haftası kalmış olan Mehmed Uzun, geleceğe dair planlar kurmaktan geri durmuyordu. Birkaç gün içerisinde bir heyet oluşturarak Diyarbakır’a gittik. Diyarbakır Büyük Şehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, bize her türlü imkânı sundu. Kendisiyle ilgilenmek üzere birçok doktor ve hemşire ayarlandı. İzmir, İstanbul ve Ankara’dan tutun da Türkiye’nin bütün şehirlerinden okuyucuları kendisini görmeye geldi. Hastanenin bahçesinde çadırlar kurup onun için gün boyu beklediler. Çevre köylerden birçok kadın, kendisine şifa olur diye yemekler getirdi. İmamlar, hastalığı yensin diye kendisine muskalar yaptı. Şarkıcılar onun için şarkılar söyleyip besteler yaptı. İsveçli doktorlara göre iki haftalık ömrü kalmış olan Mehmed Uzun, bir yıldan fazla yaşadı. Hatta o dönemde İsveç’e bile bir defa geldi. Ben de ailemle beraber Diyarbakır’a gittim. Kendisiyle bir haftalığına Van’a gitmek için sözleştik. Kendisi hastaneden çıkmıştı. Diyarbakır’dan bir villa alıp ailesiyle beraber orada yaşamaya başladı. Ailecek ziyaretlerine gittik. Morali iyiydi. Hatta kanseri yendiğine inanmıştı. Küçük oğlum Miran’ı gördüğünde, ona sarılıp saçlarını okşadı; gördün mü Miran, amcan ölmedi, dedi.

Ziyaretimizin ertesi günü Van’a gidecektik. Ancak gideceğimiz sabah hastalığı tekrardan nüksetti. Kemoterapiye girmesi gerekiyordu. Biz Van’a gittik. Kendisi de daha sonra geleceğini söyledi. Gittik ama kötü bir haber alırız diye yüreğimiz ağzımızdaydı. Van’da bulunduğum zaman, kendisini gece gündüz her gün telefonla aradım. Sesinden anlaşılıyordu çok halsiz olduğu. İçime bir korku düştü. Nihayetinde çıkıp eşi ve çocuklarıyla Van’a geldi. Çok durgundu ama keyfi yerindeydi. Birkaç gün beraber kaldık ve güzel zaman geçirdik. Biz İsveç’e geçtikten birkaç gün sonra ebedi yolculuğuna çıktı bize veda etmeden. Gitti, arkasında koca bir boşluk ve büyük bir hüzün bırakarak.

 

Kürtçeden çeviren: Musa Bêjevan

Paylaş
Önceki İçerikGerçekten Kotarılmış Bir Kurgu: Parıltı’nın Kozu Veyahut Bir Şehir Romanı
Sonraki İçerik“Öykücülüğüm ve Bakış Açım Hep Değişip Dönüşüyor, Tıpkı Kendimin de Dönüştüğü Gibi.”
Avatar
Mardin doğumlu. İlk gençlik yıllarını Nusaybin’de geçirdi. Henüz yirmili yaşlarına varmadan Kürtçe edebiyata yöneldi. 1980 yılının hemen öncesinde İsveç’e yerleşti. O zamandan beri edebiyatın çeşitli alanlarında Kürtçe eserler üretmektedir. Kürt edebiyatını siyasetin cenderesinden çıkaran Nûdem dergisini on yıl boyunca aralıksız çıkardı. O yıllardan itibaren öykü alanında daha çok yoğunlaşan Cewerî, aynı zamanda dünya edebiyatından klasik ve modern onlarca eseri Kürtçeye çevirdi. Modern Kürt edebiyatının temel taşı olarak nitelendirilen "Hawar" dergisini yeniden toparladı ve Nûdem Yayınları arasından basılmasını sağladı. 1987 yılından itibaren İsveç Yazarlar Birliği’nin üyesidir ve İsveç PEN Kulübü yönetim kurulu üyeliğinin yanı sıra yıllarca “Sürgündeki Yazarlar Komitesi”nin başkanlığını yapmıştır. Bugüne kadar Kürtçe on üç kitap yazan Cewerî, Dostoyevski, J. Steinbeck, A. Çehov, S. Beckett, Yaşar Kemal, J. P. Sartre, Gunnar Ekelöf de dahil pek çok yazarın eserlerini Kürtçeye çevirdi. Kürtçe ve İsveççe edebi çalışmalarını sürdüren Cewerî’nin öyküleri; İsveççe, Almanca, Farsça, Arapça ve Türkçeye çevrildi, Türkçede "Solgun Romans" adıyla öykülerinden bir seçkisi de Avesta Yayınları arasında yayınlanan Cewerî, aynı zamanda Kürtçede son yılların en önemli edebiyat olaylarından sayılan iki ciltlik Antolojiya "Çîroken Kurdi"yi (Kürt Öykü Antolojisi) yayınlayarak geniş kitlelerin Kürt öykücülüğünü en başından tanımasında yardımcı oldu. Şu ana kadar üç romanı; "Geç Bir Sonbahardı", "Birini Öldüreceğim" ve "Lehî" Muhsin Kızılkaya tarafından Türkçeye çevirildi. "Maria Melekek Bû" (Maria Bir Melekti) adlı yeni Kürtçe romanıyla okuyucularıyla buluşan Cewerî, edebi çalışmalarına İsveç ve Türkiye’de devam etmektedir.