Bahri Vardarlılar ile İrem Uzunhasanoğlu Söyleşisi

14 Nisan 2018

 

 

Bahri Vardarlılar, yazdığı post modern çizgideki öyküleriyle son yıllarda ismi sıkça duyulan öykücülerimizden ve aynı zamanda üç öykü kitabının da sahibi. “Şu Çay Demleninceye Kadar”, “İlahi Bugs Bunny Komedyasına İki Kişilik Metro Bileti” isimli kitapları Dedalus Yayınevi’nden çıkmış. Son kitabı “Hacivat Seni Çağırıyor” ise Everest Yayınevi’nden yayımlanmış. Kendisiyle öyküleri, metinle kurduğu ilişki ve edebiyatla olan bağı hakkında söyleştik. Bahri Vardarlılar, bizi kırmadı ve Mevzu Edebiyat adına İrem Uzunhasanoğlu’nun sorularını yanıtladı.

 

Leviathan Meseli adlı öyküde Orhan Bey,” Düşüncelere dalabilmem için bana büyük bir şehir siluetinin karmaşıklığı lazım” diyor.  Peki siz nasıl ve hangi koşullarda düşünüp yazmayı tercih ediyorsunuz?

İşin düşünce kısmı her zaman gizemini koruyor.  Eğer esin ya da ilham dediğiniz şey o ana kadar birbirlerinden habersizce kafanızın içinde dolaşan iki farklı düşüncenin  mutlu bir rastlantı sonucu karşılaşarak bir birliktelik yaşamaya başlamalarıysa bunun yeri yok, şu ana kadar bulunduğum her ortamda başıma geldi. Ama böyle bir durumla karşılaşınca yaptığım biraz not alıp konuyu olgunlaşmaya bırakmaktan fazlası değil. Yazmaksa apayrı bir konu: Mutlaka tanıdık ve uzun süre huzurumun kaçmayacağına inandığım bir yer istiyor. Belki konsantrasyon sorunlarımdan, profesyonel yazar olmadığımdan ya da elimin yeterince çabuk olmamasından. Ardından bloknotlara yazdığım ilk taslak, sonra bilgisayara geçiş ve genelde bir ay kadar sonra da düzeltme faslı geliyor.

Metinlerinizde Tevrat, İncil, Kuran gibi kutsal kitaplara ve dinsel metinlere atıflar var. Binbir Gece Masalları, İlahi Komedya gibi eski metinlerin isimlerini de sıkça kullanıyorsunuz. Tam bu noktada sormak isterim: Bahri Vardarlılar eski metinlerden, dinler tarihinden ne kadar yararlanıyor ve etkileniyor?

Kutsal kitapları eskiden canım sıkıldıkça okurdum.Üstelik onlarla yetinmedim, örneğin  bir ara sahaflardan Ahmet Cemil Akıncı adlı yazarın  kısasenbiya kitaplarından bazılarını alıp okumuştum. Her ciltte bir peygamber! Temiz zanaat ürünleri, içerik açısından gayet ucuz denebilir, Batının dinsel romanlarının bizdeki karşılığı. Bunları severim, ama benim gözümde yerleri sözgelimi çizgi romanlardan, gezi kitapları ya da biyografilerden farklı değil. Dinsel metinler eğlendiricidirler, kendilerine özgü bir bakış açıları vardır, bilge, pragmatist, çatık kaşlı ve kısmen egzotik,  güzel hikâye anlatırlar,  epey referans kaynağı da sunarlar size.  İlahi Komedya’ya gelince, oradaki amacım dudağında ay çiçeği kabuğu olan Bugs Bunny  tişörtlü kızı -ki başka hikâyelerimde de görünür- soylu Beatrice Portinari diye anmaktı. Sonrası kendiliğinden gelişti.

Öykülerinizin çoğu, sembol ve imgelerle bezenmiş. Çoğu öyküde yer yer ironik durumlar ve ironik karakterler, yer yer de Kafka absürdizmi mevcut. Kullandığınız metaforlar ve popüler kültür öğelerini de göz önünde bulundurunca size post modernist bir öykücü diyebilir miyiz? Kendinizi kimlerin yazınına yakın hissediyorsunuz?

Bir kurgu yapıtından söz ediyorsak simgelerden kaçınmanın olanaksız olduğunu kabul edersiniz: Öyle ya da böyle gelip sizi bulurlar. Ayrıca Happy Birthday To Truckers ya da Ruh Doktoru gibi şeyler yazıyorsanız  mizah zaten elinizin altında durmak zorunda. Absürt olanı sevdiğim de doğru, sonuçta sizi her türlü anlam arayışından azade kılan bir yanı var, az şey mi bu? Ve gene geldik konu bu gibi şeylerden açılınca bir yerlerden fırlaması hep an meselesi olan post modern sözcüğüne. Siz de bilirsiniz, yerli yersiz ve çoğunlukla olumsuz anlamda kullanıla kullanıla o kadar kendini tüketmiş bir sözcük ki bu, onunla artık apaçık ve tekil bir şeyi kastetmenin olanağı yok. Yine de peki: Evet, post modern bir öykücü olduğum söylenebilir: Metinlerin hayatı üzerine düşünmeyi  seviyorum.Bazen eski metinlerime,  bazen  başka metinlere dayanmayı seviyorum. Metinlerin sürekli birbirine açılmasını, birbirleriyle fısıldaşmasını, karşılıklı alış verişlerini seviyorum.

Öykülerinin bazıları bilimkurgu öğeleri de içeriyor.  Bir deniz canavarı çıkageliyor, bir yerden Gollum ya da R2 D2 fırlayabiliyor. Ruh Doktoru öyküsünde de doktora giden bir ruhla karşılaşıyoruz. Bu bağlamda fantastik ve bilimkurguya ne kadar yakınsın? Dünya edebiyatında çok önemli bir yeri olduğunu göz önünde bulundurursak Türkçe edebiyattaki yerini nasıl değerlendirirsin? Bilim edebiyatımızın ne kadar içinde?

O deniz canavarı aslında benim paleontolojiye çocukluğumdan beri ilgi duymamdan kaynaklanıyor. Boğazın derinliklerinden bir mosasaurus çıkartmak istiyordum: Bu arada lütfen Google ‘a bir bak da mosasaurus’un nasıl bir şey olduğunu gör! Denizde bu yaratıkla karşılaştığını söyleyecek palavracı bir adama ihtiyacım vardı, ben de Baba Faik’i buldum. Gerisi bir şekilde oturdu. Bazen kurguya böyle sorular sormak gerekiyor, Poe’nun Philosophy of Composition ‘da yaptığı gibi. Ruh Doktoru  insanların öldükten sonra da gitgide sönükleşerek bir kaç gün ortalarda dolaşabildikleri bir paralel dünya hikayesi, ama aslında fanteziden çok absürde yakın. Hikayelerimin çoğunda fantastik yapının bunlar kadar ağır bastığını söyleyemem, hatta bu özellikle kaçındığım bir şey.

Yine de fantastiğe eskiden okur olarak epey ilgi gösterdiğim doğru. 1990’ların başındaki ilk uzun Paris ziyaretimden en iyi hatırladığım şeylerden biri Robert Laffont Yayınevinden her biri bin sayfadan fazla üç büyük ve beyaz cilt halinde çıkan Lovecraft toplu eserlerini alınca duyduğum sevinç. İçinde her şey vardı: Toplu hikâyeleri, denemeleri, şiirleri, hayalet yazarlık örnekleri, o ünlü mektuplarından kimi seçmeler , bazı hikâyelerinin sonradan terk ettiği ilk taslakları ve hatta İnnsmouth ve Arkham bölgelerinin eliyle çizdiği kimi sokak planları, ayrıca bazı karakterlerinin soyağaçları. Ve o zaman Türkçede Lovecraft ile ilgili henüz hiç bir şey yayınlanmamıştı, hiç bir şey. Bunu bir örnek olarak söylüyorum, başka örnekler de var. Şimdiki kuşak bunlara ulaşma açısından çok daha şanslı bir kuşak. Ama kendilerine aşırı bir güvenleri de var. Bu  Türk siyasetçilerinde de benzerini  gördüğüm bir  güven ki  insana zevksiz, aptalca bir çok şey yaptırabilir. Bilim edebiyatımızın ne kadar içinde? Ben bilim insanı değilim, sadece örnek yerine geçecek bir soru soracağım: Hayatında doğa tarihini hiç mi hiç merak etmemiş bir insan evrimi ne kadar anlayabilir? Tamamen politik temelde bir evrim tartışması yapılıyor. Ortadoğulu olmanın yazgılarından biri de bu sanıyorum:   Günlük siyasetle ilişkilendiremedikçe hiç bir konuyu merak etmeyen insanlar.

Taksim Metrosunda Vergilius’u, Maçka Parkında Beatrice’yi görebiliyoruz. Geçmişi gelecekle, var olanı var olmayanla, gerçeği hayalle harmanlıyorsun. Burada Hegel’e bir selam edelim mi? Yoksa Bahri Vardarlılar gerçekle hayal arasında bir köprü görevi mi görüyor?

Teşekkür ederim, gerçekten güzel bir soru. Gerçekle fantastiğin çoğu durumda birbirinden özerk, apayrı yapıları olduğuna kuşku yok. Bu yazarın sürekli göz önünde bulundurması gereken bir olgu. Ama şöyle bir şeye dikkat çekmek isterim: Ortaçağ batı mitolojisinde tek boynuzlular, Blemmalar, Sciapodeler gibi yaratıklar var. Bunlar dev bir tek ayağı olan ya da ağızları göğüs bölgesinde bulunan hilkat garibeleri. Doğunun upuzak bölgelerinde, Hristiyan Kral Rahip John’un (ya da Johannes, nasıl istersen) topraklarında yaşıyorlar.  Ve Umberto Eco’nun sürekli vurgulamaktan keyif aldığı gibi, Batılı kaşifler doğu topraklarına biraz da bu yaratıkları aramak için gidiyor. Onların kurgusal varlığı gerçek bir keşif yapılmasına önayak oluyor. Bilmem ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum, bu gerçekten çok önemsediğim bir şey: Öykülerimden birinde kayıp oyuncağının su altında başka bir oyuncakla evlenip yuva kurduğunu düşleyen çocuk ona son bir merhaba diyebilmek için yüzmeyi öğreniyor. Ya da Öteki Denizin Haritasının başkarakteri Nahit, içten içe aşık olduğu oyunbaz kızın ona hediye ettiği tuhaf kitabı soruştururken kendisini gezi Olaylarının ortasında buluyor. Kitap alternatif gerçekliklerle dolu, bunların içinde Dostoyevski’nin İblislerin başındaki bir hatasını kabul ettiği kızgın bir mektup da var, ama o kitap, o kız ve Nahit’in kendi tuhaf saplantıları onu en sonunda Gezi’de bambaşka bir saptamayla karşı karşıya getiriyor. Bazı rastlantıların sonucunda gerçekle düşsel olanın neredeyse zorunlu olarak birbirine açıldığı durumlardan söz ediyorum. Bir şey ararken ele geçirilmiş ve bambaşka bir kapıyı açmaya yarayan bir anahtardan. Buradan bir çeşit kurgu metafiziğine de varılabilir, ama Türkiyeli öykü okurunun ilgisini çeken bir konu değil bu.

Karakterlerinden vaz geçemeyen yazarlardansın, üç öykü kitabın var, üçünde de yarattığın karakterlerle tekrar tekrar karşılaştığımız öyküler var. Kendini öykücü olarak nitelendirsen de aslında uzun bir roman yazıyor gibisin. Kendi meselenin etrafında döne döne onu yeniden kurguluyorsun sanki. Burada şunu sormak isterim; türlerin önemi var mı? Yoksa senin yazının koskoca bir anlatı mı?

Tekrar teşekkürler, evet bir durum oluyor, karakterler de olaylar da onlarla işimin bitmediğini bana hissettiriyor. Bu, evleriyle, bahçeleriyle , sokaklarıyla  tek tek uğraşmaya çalıştığım küçük bir kent aslında. Daha önce de söylediğim gibi onlarla birlikte muazzam öykü haritasının bir bölümüne kendi küçük bölgemi işaretliyorum. Kendi öykü dünyam için -kozmogoni diyip senden dayak yemeyeyim şimdi- söyleyeceğim bu. Hepsi neredeyse aynı dünyanın parçası. Ve tür sınırlarına inanmıyorum. Bir ırmak roman, bir destan, bir öykü, bir haiku, bunların hepsi bir şehrin kuruluşunu da yok oluşunu da rahatlıkla anlatabilir.

Son olarak şu anda neler üzerine çalıştığınızı sormak istiyorum. Okurlar merak edecektir, mesela yeni bir öykü dosyası ya da farklı bir tür var mı çalıştığınız?

Neden? Boyumun ölçüsünü almamış gibi miyim sizce?

 

Bahri Vardarlılar – Özyaşam Öyküsü

İstanbul’da doğdu, büyüdü. Sarıyerli.  Saint Benoît Fransız Lisesi ve İstanbul Üniversitesi, Fransız Dili ve Edebiyatı  Bölümü, sonrasında da Marmara Üniversitesi Radyo  Televizyon ve Sinema bölümünde yüksek lisans yaptı. Birçok yerde edebiyat ve sinema üzerine makale ve eleştirileri yayınlandı. Kitapları;

İlahi Bugs Bunny Komedyası’na İki Ciltlik Metro Bileti, Dedalus Kitap, Mayıs 2013.

Şu Çay Demleninceye Kadar, Dedalus Kitap, Şubat 2014.

Hacivat Seni Çağırıyor, Everest Yayınları, Ocak 2017.