Hüseyin Hakan

27 Kasım 2018

 

“Göç, içimizedir.”
[Cahit İbn Zarif]

 

Temasını mevsimlerin renklerine ayıran bir metnin, giriş cümlesini zarif bir adamdan alıyor olduğu gerçeğini göz ardı etmezsek, kendi çapında bir kıyametin kopacağına şüphe yok. Mevsimlere renkler arayan bir kimse için meseleyi zamana ve ölüme taşıyacak olan hamle, aynı anda mevsimlerin hayata karşı bir duruşunun olduğunu ilan etmeye de varacaktır, şüpheye mahal yok. Yine de böylesi bir hamle, cümlelere zarafet katacağı gibi, sarsılacağımızı da alenen müjdeler. En azından bu metnin, okyanusun herhangi bir yerinde, kendisine ayrılan rotaya sadık kalacağı, bihakkın ilerleyeceği, itiraf etmek gerekir ki önünde sonunda buzdağına toslayacağı açıktır. Titanik’ten hallice olduğumuz kesin, ama uyarmakta fayda var: Bu metni de suya bırakırsanız batar. Diğer yandan mevsimlerin ve renklerinin üzerine uzun uzadıya düşündüğümüzde zihnimizde beliren görüntü demetleri sonbaharın hafif soluk sureti ve eşlik eden sararmış yapraklar, yağmurun yeryüzüne intiharı, bunu olanca güzelliğiyle başarması, kışın beyaz ile ünsiyeti, yaz aylarının en az ilkbahar kadar canlı ve belirgin tonları şeklinde uzar gider. Ancak bu metin, paradigmaya kafa tutmanın peşinde. Bardağa boş tarafından da bakmanın, gözden ırak olanın da gönle yakın olmasının derdinde. Dolayısıyla bu yazı ölümlülere, bilhassa can çekişmekte olanlara gelsin.

Mevsimlerin renkleri, bizlerin, mevsimlerin döngüsü süresince neler kazanıp neler kaybettiğine göre değişir. Yıllarımızın paketlenip bir sonraki doğum günümüzde önümüze konulduğunu düşünelim: Bütün güzelliğine rağmen içerisinde geçmişi, utançları, pişmanlık ve öfkeleri, huzuru, ah’ları, vah’ları, Nazım’ları, Turgut’ları, kafiyeler ve uyakları, ağır aksak kavuşmaları, koşar adım ayrılıkları, baş ağrılarını, uykusuzlukları, sonbaharı, ilkbahar ve kışları… Hatta yazları bile barındıran bir hediye. Bu sekansın merkezinde olan insan, insanın merkezinde ise zaman… Sanırım böylesi bir ilişki, sıcak bir günde buz satan adamın hikâyesine benzer: Bilenler bilir, sıcak bir günde bir adam buz satıyor ve kendisini şaşkın gözlerle izleyen kalabalığa şöyle sesleniyormuş: “Kardeşlerim! Sermayesi buz olan bu adamdan alışveriş yapın!” Pekâlâ, kavurucu bir sıcakta buz satan birisinin telaşına anlam vermek kolaydır. Nihayetinde çabucak satamayacağı her buz eriyip kaybolacak ve kendisi de geçimini sağlayamayacaktır. Ancak göçün yönü içimizeyken, bu kıssaya, bunca mecaza bir mesaj gözüyle bakmak durumundayız. Hayatımızın o buzdan ne farkı var? Veya bizlerin o satıcı adamdan… Mevsimler, sermayesi buz olan bizlerin, yani vakti buz olanların, zaman eriyip gitmeden değerlendirmemizin habercileridir. Renkleri ciddidir, nettir, bulanık değil, berraktır. Gerçeği arayış, ancak ittifak ile başarılacak bir iştir ve mevsimler de bu ittifakın üstesinden gelebilmenin rengidir.

Samimi bir dostuma, bizlerin bu çağın gürültüsü karşısında hayrete düşmüş ve ne yapacağını bilemeden oradan oraya koşturup duran bir kavim olduğumuzu söylediğimde de mevsimlerin renklerinden dem vurmuştum. Yalpalayarak, dünyaya henüz gelmiş bir bebeğin gözlerindeki tuhaf hayreti yüreğimizde taşıyarak yaşıyoruz. Ayağımızın kalbi yok, ancak ayak tabanlarımızda telaş atıyor. Musa Peygamber, mevsimlerin rengi çabucak değişmeden elimizdeki sermaye ile nasıl başaracağımızı öğretti. Süleyman Peygamber de öyle. Nuh Peygamber, tufandan kurtulmak, mevsimin azgın renginden alnımızın akıyla kurtulmak için neler yapmamız gerektiğini öğretti. Keza İbrahim Peygamber, putların alacakaranlığı karşısında, mevsimlerin en donuk, en hareketsiz ve itaat ettiren rengi karşısında nasıl zafere ulaşacağımızı öğretti. Filozoflar, bilge adamlar, profesörler, yakayı kurtarmışlar, çok gezenler, az bilenler… Mevsimlerin renginin buz kütlesinden hallice olduğunu kavramış olanlar da bizlere çok şeyler öğrettiler. Hatta Einstein gelecek yerden Tesla da esirgenmedi, fakat yine de bizler, afili kaybedip duranlar, bu çağa yabancı kaldık. Hüsranımız bundandır. Mevsimlerin renklerine, sermayenin eriyip gidiyor oluşuna hayli uzak kaldık. Aynı anda ışık hızını geçmeye çalışırken, ışığı hızla kaybettik. Hem fiyakalı hem de bilimsel kaybettik. Anlayacağınız, bir taşla iki kuş vurduk da, kuşlardan birisi bizatihi bizler olduk. Tam da bu yüzden, bu yazı ölümlülere gelirken, sıradaki şarkı da bir sonraki şarkıya gelsin.

Peki, çok mu geciktik? Asla. Bir yerden sonra fazlaca karamsar görünen metni sonbaharın soluk rengine benzetiyorum; sırılsıklam olsak da, üşüyüp dizlerimize kadar kire batsak da gidilecek sıcak bir yer, sığınılacak Hira elbet vardır. Ne diyor, Zarifoğlu? “Göç, içimizedir.” Kıymetli bir sosyal bilimci de felaketin eşiğinden dönmemizin reçetesine refleksif modernite diyor, yani felaketin kendisi üzerinde düşünmek. Bir başkası anomi, beriki de Cesur Yeni Dünya… Aslında dönüp dolaşıp “mevsimlerin rengi üzerine düşünün” demeyi kıl payı kaçırmış da olabilirler. Olsun, bunu sonradan biz söylemiş olalım.

Peki, ne yapacağız? Dilimiz değmişken, ölümü de idealize edecek, bunu yaparken ona netlikler değil, aleni paradokslar yükleyeceğiz. Ancak bu şekilde mevsimlerin rengine, telaşına anlamlar yükleyebiliriz. Ölüm, yaşanmış ile bir daha asladır. Tekrarı mümkün olmayan ile belki bir gündür, var ile yoktur. Anlayacağımız, ölüm, mevsimin en ciddi rengidir. Bunları sıkça hatırlayacağız. Sonra?.. Sonra, saniyede dört yüz altmış beş kilometre hızla dönen koca dünyayı düşünüp kendi mevsimimizin rengini de tayin edeceğiz: Madem Titanik’ten halliceyiz, batarken de fiyakalı batacağız. Sermayesi buz olanlardan alışveriş yapacak, mevsimlerin renklerini ıskalayıp geçmeyeceğiz. Kütüphanemize, kendimize döneceğiz. Yıllarımız da dağınık kalmayacak, paketleyip hediyeleşeceğiz.

 

Hüseyin Hakan – Özyaşam Öyküsü

1992 yılında Van’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Van’da tamamlayan Hakan, 2013 yılında Gaziantep Üniversitesi Sosyoloji bölümünde öğrenim görmeye başlayıp 2017 yılında buradan mezun oldu. Halen aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı’nda Yükseklisans eğitimi almaktadır. Bununla birlikte Kent Çalışmaları üzerinde de aktif olarak öğrenim gören Hakan’ın sosyal olgular üzerine birçoğu yayımlanmış olan akademik çalışmaları da mevcuttur.