Yazar Onur Çalı ile Tuğba Gürbüz Söyleşisi

11 Şubat 2018

 

Öykü ne değildir?

(İki gözüm Salâh Birsel’e saygıyla) Öykü maydanoz değildir.

 

Edebiyat üzerinden akrabalık kurduğunuz bir şairin en sevdiğiniz şiirinden iki ya da üç dizeyi bizimle paylaşır mısınız?

O zamanlar öyle yaralıydım ki

bunu yalnızca bir hayvan anlayabilirdi.

(Haydar Ergülen/ Keder Gibi Ödünç)

 

Atmosfer, bir betimlemeler zinciri değilse, nedir?

Okurun bildiğimiz atmosferi, stratosferi filan bırakıp, onları unutup bambaşka bir atmosferde, bambaşka bir dünyada nefes almasını sağlayacak birtakım edebi numaralardır. Her yazarın kendine has numaraları vardır (olmalıdır, olsa iyi olur, yoksa niye yazsın herkes gibi yazacaksa). Öykü, betimlemeler zincirinden ziyade zincirin atmasından hemen önceki gerginlikte zuhur eder.

 

Öykücü, çağının tanığı olmalı mıdır?

Öykücü çağının sadece tanığı değil sanığıdır da. Ama onu, güncel siyasete edebiyatı yoluyla müdahil olmaya zorlamak yersizdir kanımca. Diyesim, tepki verilmesi, protesto edilmesi gereken bir olay hakkında hemen ve şimdi öykü yazmak gibi bir görevi yoktur, böyle işlerin tüccarlığını yapan yayınevlerinin taleplerini karşılamak zorunda değildir! Edebiyat ahestedir. Acıları, zulümleri ağır ağır kaydeder ve yıllar sonra bile olsa bize hatırlatır. Acelesi yoktur ve fakat hafızası sağlamdır.

 

Ernest Hemingway, “…bazen bir öyküye başlayıp da tıkandığımda ateşin önüne oturur ve küçük portakalların kabuklarını ateşin ucuna doğru sıkıp yanarken çıkardıkları mavi alevleri izlerim. Ayağa kalkar, Paris’in çatıları üzerinden bakarak: ‘Endişelenme. Nasıl her zaman yazdıysan şimdi de yazacaksın. Tek yapman gereken doğru bir cümle yazmak. Bildiğin en doğru cümleyi yaz,’ diye düşünürüm,” diyor. Yazarken tıkandığınızı hissettiğinizde bildiğiniz en doğru cümleyi hatırlamak için nelere başvurursunuz?

Ben yazarken tıkanmıyorum çünkü yazmaya zorlamıyorum kendimi. Öykü gelirse geliyor, geldiğinde de “tıkanmadan” yazıyorum. Tıkanmıyorum ama yazmayı özlediğim oluyor bazen. Çünkü öykü bazen dolaşmaya çıkmış oluyor, bana uğramayı unutuyor. Ben de yazmadığım zamanlarda, yani yazmayı beklerken, kardeşimle PES atıyorum, okuyorum, dizi izliyorum, işe gidiyorum, yemek yiyorum, sigara içiyorum, uyuyorum. Yani günlük hayhuya bırakıp kendimi, öykünün gelmesini bekliyorum. Beklediğimi unutarak bekliyorum. Sonra, er ya da geç, avcı boksörün bahsettiği “en doğru cümle” geliyor zaten. Kendiliğinden.

 

Dil amaç mıdır, araç mı?

Teknik olarak ve pratikte, elbette araçtır. Nedir, araçtan fazlasıdır da. Okuduğumuz iyi yazarların çoğu dili sadece araç olarak görmeyip yazdıklarıyla dilin kuyusunu kazanlar, böylece yeraltı sularına inmeyi başaranlardır.

 

Öykücü, bir hikâye kahramanı yarattığında onu pek çok özelliğiyle var etme lüksüne sahip değil. Onu bir âna, küçük bir kesite sığdırmakla yetinmek durumunda. Buna itiraz eden, kendi hikâyesini uzun uzun anlatmak isteyen, sizi yazı masasına geri çağıran bir öykü kahramanınız oldu mu?

Uzun uzun anlatmak yasak! Bu ilkeyi benim öykü kahramanlarım da kabul etmek durumundalar. Nedir, bazı kahramanlarımın başka başka öykülerimde, hatta başka yazarların öykülerinde boy gösterdiği olmuştur. Olabilir.

 

İlhan Berk “Anlam ve Anlamı Aşmak” başlıklı yazısında, “Anlamı aşmak, her iyi şiirin neredeyse asıl sorunu olmuştur. Bu da disiplinler zincirini kırmakla başlar,” diyor. Buradan yola çıkarak soruyorum. Anlamı aşmak iyi öykünün de meselesi midir? Anlamı sarsıntıya uğratan, anlamı aşma konusunda size cesaret ve ilham veren, sizi özgürleştiren yazar/şair/metinleriniz hangileridir?

Şiir, öykü ya da roman gibi standart dile dahil değildir; bir meta-language’dir (üst-dil). İlhan Berk’teki “anlamsızlık” için de, bir meta-anlamdır denebilir. Şiirin us’la işinin olmadığını söyler. Ona göre, akıl dışıdır şiir. Ekleme yapalım: Şiir, tüm “ilkel” sanatlar gibi insanın kolektif bilinçdışını kurcalar. Sözcüklerin çağrışım gücünden, seslerinden, ritimden (de) faydalanarak kurar yapısını. Bunun için anlama sırtını dönebilir (anlamı aşmanın ilk koşuludur bu). Peki ya öykü? Öykü (ya da hikâye) bunu yapabilir mi, yani anlamı aşabilir mi? Bana sorarsanız, öykü kendini tahkiye’den, gevezece anlatma geleneğinden, kısacası anlatma illetinden kurtarmadıkça bu pek mümkün görünmüyor. Bu da yetmez! Tekinsiz kızkardeşiyle (şiirle) de çok sıkıfıkı olmamalı, seviyeli bir birliktelik tutturmalıdır. İşte o zaman öykünün kendi yolunu/yerini bulma ihtimali doğabilir.

Ezcümle: Öykünün önünde, kendini kaptırmaması gereken iki yol uzanıyor: Şiir ve Anlatı. Öykü, belki de bu iki yolu birbirine katıp bir üçüncü yol yaratma çabasıdır, kimbilir.

Bu çerçevede yol gösterici bulduğum yazarlar var elbette. Birinin adını anayım, saygıyla: Orhan Duru.

 

Kim konuşuyor burada? Öyküde “ben” kimdir? Öykücü metnin neresindedir?

İdeali, olması gerekeni söylersek: Hiçbir yerinde olmamalı. Metnin dışında, uzakta bir yerlerde çayını sigarasını içiyor olmalı. Tabii bu ne kadar mümkün, bilemiyorum. Ancak şöyle bir patika da mevcut: Kendinizi, başka bir “ben” gibi yazmak. Zaten bunu yapabildiğinizde öykü oluyor, aksi halde günlük, anı, mektup yazmış oluyorsunuz.

 

“Eserin ilk hâli bok gibidir” demiş Ernest Hemingway. İlk taslak ortaya çıktıktan sonra, yazarını bekleyen zor görevdir, yeniden yazmak, bozmak, kulağı tırmalayan, fazladan anlatılmış, gereksiz ayrıntıları silmek, beklemek, metne defalarca yeniden dönmek… Hiç bitmeyecek gibi görünen yeniden yazma süreci sizin için ne zaman biter? Dergilerde yayımlanan öykülerinizi kitaba alırken ya da kitapların sonraki baskılarında herhangi bir değişiklik yapar mısınız? Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

En zor soruyu sona saklamışsın!

Dürüst olmak gerekirse öyküyü yazıp bitirdikten sonra ona dönmek, ince işçiliğini yapmak bana, nasıl desem, zül geliyor çoğunlukla. Belki en büyük eksikliklerimden biri de bu. Bir kelimeyi defalarca söylediğinizde bir anlamsızlık, saçmalık ve bıkkınlık hissi oluşur ya, işte yazdığım bir öyküyü düzeltirken hissettiklerim tam da bunlar! Ayrıca Ernie’ye katılmıyorum, eserin ilk hali illa bok gibi olacak diye bir kaide yok. Bu, nasıl yazdığınızla ilgili; daha doğrusu yazma yönteminize, alışkanlığınıza bağlı bir şey. Yakın zamanlarda Yusuf Atılgan okuduğum için, ondan örnek verebilirim: Uzun zamanda yazarmış Yusuf Atılgan ama yazmayı bitirdiğinde artık o metinle işini bitirmiş olurmuş. Kimi yazarlar da düzelte düzelte yazıyordur. Bunda bir beis yok. Aslolan sonunda, yani metni okura sunduğunuzda ne halde olduğudur, metnin nasıl oluşturulduğu okuru ilgilendiren bir mevzu değil. Gereksiz bilgi.

Sorunun içindeki ikinci soruya gelirsek: Evet, dergilerde, seçkilerde ya da internet platformlarında yayımlanmış öykülerim kitap olarak yayımlanmadan önce ufak tefek değişiklikler yaparım, yapabilirim. Hatta (eğer bir gün olursa) bir kitabımın ikinci baskısında büyük değişikliklere bile gidebilirim. Yazarın tasarrufundadır bu.

 

Onur Çalı – Özyaşam Öyküsü

1984 yılında Bergama’da doğdu, Ankara’da yaşıyor. Hacettepe ve Ankara üniversitelerinde okudu. Bir kamu kurumunda mütercim olarak çalışıyor.

Öyküleri, yazıları, haikuları ve çevirileri çeşitli dergilerde ve seçkilerde yayımlandı. Eksik Yıl (2012), Geçen Sene Doğanlar (2014) ve Huma Kuşları (2015) adlı öykü kitapları, Ahiku Dünya (2013) adlı bir haiku kitabı bulunuyor.

Dünlüklerini ve denemelerini Parşömen Sanal Fanzin ve Palimpsest adlı bloglarda yayımlamayı sürdürüyor.

 

 

Paylaş
Önceki İçerik“Yasemin Adam” Üzerine Şahsi Bir Deneyim
Sonraki İçerikKapalıçarşı Bir Kapalı Kutu
Avatar
Marmara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’ni bitirdi. Mario Levi’nin Yaratıcı Yazarlık Atölyesi’ne devam etti. Ürünleri Galapera Öykü, yitik ülke, altzine, Parşömen Sanal Fanzin, Birgün Kitap, Artistik Bellek, edebiyathaber, Edebiyatist, Roman Kahramanları, Yeşil Gazete, Kara Zambak, ekmek ve gül, Kitap eki gibi çeşitli basılı ve dijital yayın organlarında yayımlandı. Ütopya: Benim de Bir Hayalim Var ve Gurbet, Hasret, Fedakarlık, Aşk öykü seçkilerinde yer aldı. İlk öykü kitabı "Lodos Çarpması" 2015 yılında NotaBene Yayınları’ndan çıktı. Kurmacabiyografiler adında bir bloğu var. Çanakkale’de yaşıyor.