Fotoğraf: Ulf Andersen / Getty Imags

Çince’den çeviren: Afife H. Sözmen

29 Temmuz 2018

 

2012 yılında, Çinli yazar Mo Yan’ın Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandığı haberinden bir hafta sonra, Çin Halk Cumhuriyeti aldığı devlet kararıyla, doğup büyüdüğü ve romanlarıyla hikâyelerinde anlattığı Shangdong-Gaomi nahiyesini, 110 milyon dolar aktararak Mo Yan Kültür Bölgesi olarak ilan etti.

1955 yılında doğan yazarın asıl adı Guan Moye. Mao döneminde ilkokulda okurken çok konuştuğu için ebeveynleri tarafından “boş konuşma” anlamında verilen Mo Yan adı verilir. Bu ad yazılarında kullandığı kalem adı olur. Mao dönemini anlattığı çalışmasına, “gerçeğin zamana ihtiyacı var” şeklinde yorum yapar. Siyasi düşüncesinin ne olduğu sorusuna karşılıksa, “siyasi görüşünün yazarlığından ayrı tutulması gerektiği” cevabını verir.

Erdem Kurtuldu’nun, Çinceden Türkçeye başarıyla çevirip kazandırdığı eserleri okunduğunda, Mo Yan’ın annesine olan düşkünlüğü sezilir. Ailenin en küçük ferdi olduğunu ve annesini mutlu etmek için hikâyeler anlattığını, bu deneyiminin yazarlığa adım atmasını sağladığını dile getirir.

Kasabamızın pazar yerine bir gün bir Hikâye Anlatıcısı geldi ve ben de onu gizlice dinlemeye gittim. Annem günlük işlerimi bu yüzden savsakladığımı görünce üzüldü. O gece annem yamalı kıyafetlerimizi gaz lambasının zayıf ışığında onarıyordu ki dinlediğim hikâyeleri ona anlatmaktan kendimi alamadım. Önce sabırsızca dinledi beni. Onun gözünde Hikâye Anlatıcıları yararsız iş yapan kişilerdi. Ağzından olumlu tek bir söz çıkmazdı. Ama sonra anlattığım hikâyeleri ilgiyle dinlemeye başladığını fark ettim. O günden sonra ne zaman bir Hikâye Anlatıcısı kasabamıza gelse, beni günlük işlerden muaf tutardı. Ben de annemin bu hassasiyetine teşekkür olarak anlattığım hikâyeyi hayal gücümle süslerdim. Öğrendiğim hikâyelerin tatminkârsızlığında kendi hikâyelerimi yaratmaya başladım. Anlattıklarım hep annemin hoşuna gidecek şeyler olurdu. Zamanla dinleyicilerim arasına ablalarım, teyzelerim hatta anneannem de katıldı. Bu hikâyeleri dinlerken annemin kendi kendine ‘Sen büyüdüğünde ne olacaksın Oğul, belki yaşamını gevezelik yaparak kazanacaksın?’ diye söylendiğini duyardım.

Çocuk yaşta okulu bırakmak zorunda kalmıştım. Açlık duygusunu çok yaşadım. Genellikle yalnızdım, okumak için bir kitabım dahi yoktu. Hikâye Anlatıcısının hikâyeleri sanki bir kitabın sayfaları gibiydi.”

1994 yılında akciğer yetmezliğinden annesini kaybeder Mo Yan. Ayrılık acısı çekerken bir milyonun üzerinde Çince karakterle(sözcükle) yazdığı İri Memeler ve Geniş Kalçalar adlı romanını annesine ithaf eder.

Kitabımın kurgusu belli olunca duygularımın yoğunluğuyla taslağı 83 günde tamamladım. Bu romanın ana karakterinde annemin görüntüsünü kullandım ancak romandaki anne, Kuzeydoğu Gaomi’deki annelerden biridir. Romanı anneme ithaf etmeme rağmen aslında bütün anneleri kapsar. Gaomi’yi, Çin ve dünyanın küçük bir modeliymiş gibi ele aldım,” diyen Mo Yan eserindeki esin kaynağını anlatır.

Dile getirdiği anılarında annesinin bilgeliği sezilir.

Annem kasabanın hasadında çalışıyordu. Başakları toplama aşamasında sorumlu kişinin geldiği görülünce herkes korkuyla kaçıştı ama bir tek annem bağlı ayaklı(*) olduğu için koşamadı. O kişi gelip annemi tartakladı. Annem yere düştü, kalktığında dudağı kanıyordu, adamsa ıslık çalarak uzaklaşmıştı. Annemin orada çaresizlik içinde oturduğunu görmek beni çok üzmüştü. Yıllar sonra bu adamın beyaz saçıyla kasabamızın çarşısında dolandığını gördüğümde onu dövmek istedim ama annem beni durdurdu ve ‘Oğul’ dedi sakince, ‘beni döven adamla saçı beyazlaşmış adam aynı değil!’

Açlık, hastalık, aşırı çalışma gibi ağır koşullar ailemizi çok zorlamıştı. Her yemekten sonra diğer öğünün ne zaman ve ne olacağı belirsizdi. Geleceğe dair fazla umut yoktu ve annemin bu zor şartlar altında intihar etmesinden korkuyordum. Zira o dönemde intihar eden kadın sayısında artış vardı. İşçi olarak çalıştığım iş yerinden eve her döndüğümde, kapıdan girince, ilk işim anneme seslenmek olurdu. Onun sesini duyunca rahatlardım. Bir gün sesini duymayınca paniklendim. Yan binaya ve değirmene koşuşturdum, her yere baktım ancak hiçbir yerde bulamayınca bir bebek gibi yere oturup ağlamaya başladım. Annem yakacak için toplayıp sırtına yüklendiği bir demet çalı çırpıyla çıkıp geldiğinde beni bu halde buldu. Hiçbir şey söylemememe rağmen neden ağladığımı anladı ve çok üzüldü. ‘Oğul,’ dedi, ‘merak etme, belki hayatımda fazla bir neşe yok ama ben, yeraltı dünyası çağırana kadar seni bırakıp bir yere gitmem,” diyerek beni rahatlatmaya çalıştı.

1976 yılının Şubat ayında Mo Yan orduya katıldı. Ordunun hissiz yaşamında edebiyata olan ilgisi arttı. 1980’de hikâyeleri dinleyen ve aktaran kişi olarak yazmaya başladı. Yirmi sene süren köy yaşantısının ne büyük zenginlik olduğunu henüz keşfetmemişti. 1984 yılının sonbaharında PLA Sanat Akademisi’nin Edebiyat bölümüne kabul edildi. Yazar Xu Huaizhong danışmanlığında Sonbahar Seli, Kuru Nehir, Saydam Turp adlı öyküleri ile Kızıl Darılar adlı romanını yazdı. Kuzeydoğu Gaomi nahiyesinin ilham yansıması ilk olarak Sonbahar Seli adlı öyküsünde okunur.

Japon işgali altındaki Çin’i anlatan ve 1986 yılında basılan Kızıl Darılar adlı romanı, bir sene sonra dünyaca ünlü Çinli yönetmen Zhang Yimou tarafından sinemaya uyarlanır. Film büyük bir ses getirerek Altın Ayı, 38. Uluslararası Berlin Film Festivali gibi prestij ödüllerini kazanınca Mo Yan bir anda tanınır.

“Kuzeydoğu Gaomi yazılarımda, Amerikalı yazar William Faulkner ile Kolombiyalı Gabriel Garcia Marquez’in etkisini inkar edemem,” der. Onların çalışmalarını fazla okuyamamasına rağmen, neyi nasıl yaptıklarını anlayarak çalışmalarına yön vermiştir.

Mo Yan, yazar olabilmek için kişinin kendisiyle kalabileceği özel bir alanı olması ve edebi ilhamın özgüveni için içgüdünün takip edilmesi gerektiğini savunur.

Bütün yapmam gereken kendi öykülerimi kendi üslubumla yazmamdı. Benim üslubumsa pazara gelen Hikâye Anlatıcısının yoluydu. Bu benim en iyi bildiğim yoldu. Karşımda bir dinleyici varmış gibi öykülerimi samimi dilde yazıyorum. Belki dinleyiciler annem gibi veya sadece ben gibidir. İlk hikâyelerimde çocukluğuma dair kişisel yaşadıklarım gözlenir. Örneğin Kuru Nehir’de dayak yiyen çocukta ya da Saydam Turp’da hiç konuşmayan çocukta bunu görebilirsiniz. Kişisel tecrübe bir öyküye ya da yazıya dönüşmez, hayal gücüne de ihtiyaç var. Saydam Turp’u yazarken rüyalarımdan etkilenmiştim. Sarımsak Baladı adlı romanımda gerçek olaylardan faydalandım. Kaynak ister rüya, ister gerçek olaylardan olsun karakterlerin detayları ve dili yaşamdan edindiğim tecrübelere dayanır. Birçok arkadaşım Saydam Turp’un en iyi öyküm olduğunu söyler. Bu konuda bir yorum yapamıyorum sadece Saydam Turp’un diğer öykülerime göre daha sembolik ve anlamca daha derin olduğunu söyleyebilirim.”

Mo Yan, Sarımsak Baladı adlı eserinde ana karakterler, gerçek yaşamdan bildiği Hikâye Anlatıcısı ile bir şarkıcıdır. “Ama keşke gerçek isimlerini kullanmasaydım. Ancak roman kahramanlarının sözleriyle davranışları hayal gücümden ortaya çıkmıştır. Gerçek isimleriyle yazdığım karakterler romanda kendilerine yer bulunca isimlerini değiştiremiyorum, bu da benim zaafım. Bu kişiler daha sonra babama gidip beni şikâyet ettiklerinde, babam benim adıma özür dilemek zorunda kaldı. Hatta babam onlara, Kızıl Darılar adlı romanda kullandığım ‘Babam bir hayduttu!’ cümlesine kendisinin bile üzülmediğini, onların da mutsuz olmamaları gerektiğini söylemiş.”

Fotoğraf: Open University of Hong Kong (OUHK)

Mo Yan İlkokulu bırakarak çobanlık yapmak zorunda kalınca köyünün gözün alabildiğine uzanan çayırlarında hayvanları otlatır. Yaşadığı yalnızlıkta gözlemledikleri, Yaşam ve Ölüm Yorgunu adlı romanında ortaya çıkar. Romanın başlığını bir Budist sutrasından aldığını belirtir. Romanında dini görüşü savunmaktan çok, insanoğlunun kaderini, duygularını, sınırlarını, cömertliğini, mutluluk arayışlarını ve ne tür fedakârlıklar yapabileceklerini anlatır. Gelenekselliğe karşı çıkan roman karakterininse, gerçek hayattan alınma, köyüne yakın oturan bir çiftçi olduğunu söyler. Çiftçi sık sık yazarın kapısının önünden bağlı ayaklı karısı ve eşeğiyle birlikte gıcırtılı tahta tekerlekli el arabasını sürerek geçermiş. 2005 yılında Samsara’nın Altı Kademesi adlı Budist yazıyı bir tapınağın duvarında gördüğünü ve romanını nasıl yazması gerektiğini keşfettiğini anlatır.

Benim en büyük amacım sosyal gerçekleri anlatmak ve sorunların çözümüne romanlarımla katkıda bulunmaktı. Toplumun karanlık yüzü dediğimiz alanlar kurcalandığında beraberinde duygusallığı, hiddeti ve politik sansürü de getirir. Bir yazar olaylarını yaratırken, toplumun bir bireyi olarak insan dünyasını belirleyen kuralları, prensipleri de kullanmalıdır. O zaman edebiyat sadece olaylardan oluşmaz, politikanın üstünde yer alır,”görüşündedir Mo Yan.

Mo Yan’ın romanlarında ve hikâyelerinde olayları aktarış biçimde kullandığı ironi harmanında annesinin bilgeliği sık sezilir.

1960 yılında, ilkokul 3. sınıfa giderken, öğretmenimizin kontrolü altında üzüntüyle ilgili bir gösteri yaptık. Gözyaşlarımızla üzüntümüzü göstermeye çalışıyorduk. Ben gözyaşlarımın yanaklarımın üstünde durmasını sağlıyordum, böylece öğretmenimizin hatırına ağlamış gibi gözüküyordum. Arada sınıf arkadaşlarımın ne yaptığına bakıyordum. Bazıları avuçlarına tükürerek yüzlerine sürüyor ve sanki ağlamış gibi rol yapıyordu. Bazılarının sahte bazılarının gerçek gözyaşları arasında sadece bir tanesi birden dikkatimi çekti, zira onun yüzü kuruydu. Sessizce başını elleri arasında almış, bizlere büyük bir şaşkınlık ve tereddüt içinde bakıyordu. Okula geri döndüğümüzde öğretmenime gidip çocuğu ağlamadığı için şikâyet ettim. O da disiplin cezasına çarptırıldı. Yıllar sonra vicdan azabıyla öğretmenimle konuştuğumda en az on öğrencinin daha benim gibi davrandığını söyledi. 10 yıl sonra bu çocuk öldü. Ne zaman onu düşünsem vicdanım rahatsız olur.

Ama ben, ondan çok önemli bir şey öğrendim. Eğer etrafınızda biri ağlıyorsa siz ağlamak zorunda değilsiniz. Gözyaşları eğer gösteriş içinse ağlamamanız daha önemli.

Nobel ödülünü kazandığında Mo Yan bir anda ziyafetlerde boy göstermeye başlar. Aynı zamanlarda hedef tahtası haline geldiğinden de bahseder. “Ben bunu önceleri kavgalı tartışma olduğunu düşünüyordum ama zamanla esas hedefin kişi imajıyla ilgili olduğunu ve bunun benimle alakalı olmadığını anladım,” diyerek ödül sonrası insan tavırlarına bir bakış açısı getirir. Yaşadığı yoğun ilgiden, kendini adeta tiyatro sahnesinde rol alan bir aktör gibi hissettiğinden bahseder.

Mo Yan insanlarla irtibat kurmanın en iyi yolunun yazmaya devam etmesiyle olabileceğine inanıyor. “Beni anlamak istiyorsanız romanlarımı okuyun, ben bir Hikâye Anlatıcısıyım,” der ve “söz uçar yazı kalır,” diyerek eleştirisini de ekler.

 

Kaynak: chinadaily.com; nobelprize.org; the Newyork Review; researchgate.net

 

(*) Bağlı ayak eski bir Çin geleneğidir, iki yaşına gelmiş bir kız çocuğunun ayak kemeri annesi tarafından bir taşla kırılırdı. Uzun sargılarla sıkı sıkıya bağlanarak 7-10 cm civarında büyütülen Lotus Ayak denilen küçük ayak, gelin olmanın güzellik kriteri, acıya dayanıklılığı ise kuvvetli bir kişilik olarak kabul edilirdi. 1917 yılından sonra bu gelenek kayboldu.(Y.N.)

 

 

Afife H. Sözmen – Özyaşam Öyküsü

Birleşik Krallık, Bury-Abraham Moss College, Ankara Üniversitesi DTCF-Sinoloji Bölümü ve Çin, BLCU-Beijing Dil ve Kültür Üniversitesinde öğrenim gördü. CRI-Çin Uluslar arası Radyosunun düzenlediği makale yarışmalarında 2009 yılında 1. Ödülü, 2011 yılında 1. ve 2. Ödüllerini kazandı. 2011 yılında Çin’in Sıchuan Eyaleti’ tarihi Pingle şehrinin Kültür Elçiliği’ne atandı.