Birey ve toplum bağlamında, Deleuze ve Guattari, Anti-Oedipus’ta şöyle bir saptama yapıyor: İnsan yaşamında özelleştirilen ilk organ anüstür. Anüsün özelleştirilmesi, sonraki tüm diğer özelleştirmelerin modeli olmuştur. Anüs toplumsal alanın dışına çıkarılmış, işleyişi özel koşullara bağlanmıştır. ‘Herkesin içinde tuvaletini yapamazsın, git şu çalıların arkasında yap.’ Bu özelleştirme girişimi, insanın bilişsel/duyusal evrimiyle birlikte toplumsal varlığını keşfetmesinin ve bu süreçte geliştirdiği bazı ilksel değer yargıların ilk pratik sonucudur. Toplumsal insanın ilk temel işareti olarak da okunabilir. Peki, Deleuze/Guattari’nin bu düşüncesi nerelere varıyor? Kültür ve uygarlık düzlemindeki “modern insanın” oluşumu hangi özelleştirme evrelerine işaret ediyor?

Öncelikle özelleştirmeden kastın ne olduğunu biraz açalım. Özelleştirme, bir şeyin meşru ve gayrimeşru formunun ne olduğunu belirleme işidir; bu formlar özel koşullar ve özel alanlar üzerinden tayin edilir. Her özelleştirme, biçimi ve sınırları belirlenmiş özel pratiklere işaret eder. Bireysel ve toplumsal yaşamda insan faaliyetini, insanın kendi bedenine ve başka bedenlere yönelik yatırımlarını, öteki bireylerle, toplumla, dış dünyayla, doğayla, nesnelerle olan ilişkisini belirleyen birtakım özel koşullar. Burada söz konusu olan esasen insan varlığının özelleştirilmesidir. İlk büyük özelleştirme olarak anüsün özelleştirilmesinde neler olmuştu? Toplum veya sistem bireye şunu demişti: Bundan böyle bu organ, bu nesne, bu durum, bu davranış şu şu şekillerde kullanılır/hayata geçirilir. Bu söylem söz konusu şeyin resmi ve meşru kullanımın biçiminin ne olduğunu belirler. Aynı zamanda hangi şekillerin gayrimeşru ve yasak olduğunu söylemiş olur. Şüphesiz bir anda olup biten bir şeyden söz etmiyoruz. Özelleştirme hareketlerinin farklı zaman aralıklarına yayıldığını belirtmeye gerek yoktur.

Anüs modelini izleyen özelleştirme girişimleri birçok alanda tezahür ediyor, ama belli başlı büyük özelleştirme pratiklerini anlatmak yeterli olacaktır. Ayrıca bunları kronolojik bir sıralamadan ziyade, bugünkü hakim insanlık modelini yaratan büyük dönüşüm vakaları olarak ya da “bireysel ve toplumsal yaşantımızda özelleştirilen şeyler nelerdir” sorusunun cevabı olarak görmek daha doğru olacaktır. Elbette, tarihsel akış içerisinde, farklı özelleştirme hareketleri birbirini etkiler, iç içe geçer, birbirini günceller ve belli toplumsal/tarihsel kavşaklarda farklı karşılaşmalar neticesinde yeniden biçimlenirler.

Cinselliğin/cinsel organların özelleştirilmesi: Günümüzdeki hakim uygarlık modellerine baktığımızda, dikkatimizi çeken ilk olgulardan biri cinselliğin özelleştirilmiş olmasıdır. Küçük yerel topluluklarda ve özellikle ilksel denen toplumlarda cinsellik bireyler arasında çoğunlukla geçişli bir ilişki olarak veya topluluğun sosyalleşme süreçleri içerisinde yaşanıyordu. Anlamı, değeri ve gerçekleşme biçimleri farklıydı. Buna karşın, “modern insanlık” tipini yaratan uygarlık modellerinin kökenlerinde, cinselliğin katı bir özelleştirilme sürecinden geçtiğini görürüz. Burada cinsellik geçişli veya sosyalleşme amaçlı bir faaliyet olmaktan çıkmıştır. Cinsel birleşmeler özel koşullar içerisinde kadın ve erkeğin yaptığı bir eylem olarak özelleştirilmiştir. Mutlak bir gizleme alanında, özel olarak eşleşen çiftler arasında yalıtık olarak icra edilir. Bir kadın ve bir erkek ancak birbirleriyle olur; aynı kadın veya erkek başkasıyla olamaz. Toplum düzeyinde cinselliğin meşru biçimi budur artık. Bunun dışındaki cinsellikler bu özelleştirmeyle çatıştığından yasaktır. Ayrıca cinsellik yalnızca kadın ve erkek arasındaki ilişki şeklinde tanımlanarak ikinci bir özelleştirmeden geçer ve aynı cinsiyetteki birleşmeler yasaklı hale gelir. Bu aynı zamanda toplumsal olarak cinsel kimliklerin inşa edildiği andır. Bütünsel olarak bakıldığında, bu süreçte yalnızca cinsel ilişki değil, kadın ve erkek bedeni üzerinden, cinselliği veya cinsiyeti çağrıştıran her şey özelleştirilir.

Cinselliğin özelleştirilmesi aynı zamanda üremenin özelleştirilmesidir. Üreme artık topluluk içinde geçişli eşleşmeler ve çiftleşmelerle, bir üyenin herhangi bir üyeyle ya da birden fazla üyeyle çiftleşmesiyle gerçekleşmez; özel koşullarda kadın ve erkeğin giriştiği cinsel faaliyetin ürünü olur. Bu özel koşullar aile kavramının ve evlilik bağının ortaya çıkışını ifade eder; cinselliğin ve üremenin özelleştirilmesi, sınırları belli özel bir yaşam alanı olarak aile kurumunu oluşturur. Bu büyük özelleştirmenin başka bir sonucu daha vardır: Kanın, kan bağının özelleştirilmesi. Aile kurumu üzerinden kan hareketleri özelleştirilir; aile topluluk içinde bir topluluk olarak belirir. Öncesinde bireyleri topluluk içinde birbirine bağlayan şey klanın ortak üreme kaynaklarıyken, şimdi bireyler önce ailenin kan bağı, ardından klanın kan bağı üzerinden bir araya gelir. Birey-klan modelinin yerini birey-aile-klan alır. Çember genişlediğinde klan konfederasyonları ortaya çıkar. Toplum ise özelleşmiş kan bağlarına sahip toplulukların biraradalığıdır. Bu biraradalığın temelinde ise çoğunlukla politik, ekonomik ve dinsel motifler yatar.

Üretim ve tüketimin özelleştirilmesi: Modern insanın tarihsel ve güncel varlığına baktığımızda dikkatimizi çeken bir diğer büyük özelleştirme. Bu, cinselliğin ve üremenin özelleştirilmesiyle birlikte ailenin ortaya çıkmasının yarattığı temel sonuçlardan biridir diyebiliriz. Topluluk halinde yaşayan, birlikte beslenen, toplayan, üreten, tüketen insan figürü ortadan kalkar; herkese açık ve katılımlı üretim ve tüketimden, aile formu içerisinde gerçekleşen üretim ve tüketim tarzına geçilir (kan bağıyla oluşan küçük veya büyük aileler). Aile olarak varsın, bu şekilde üreyecek, üretecek ve tüketeceksin. Üretim ve tüketim ağında artık kendi başınasın (birey, aile, ailelerden oluşan klan, klanlar; çember genişlediğinde “millet,” devlet). Bu ağdaki meşru ve izinli hareket biçimi budur; gayrimeşru ve yasak biçimleri de şunlar şunlardır. Bu özelleştirilmiş alanlara müdahale etmek yasaklanmıştır; yasaklamayı belirleyen şeyin sınırı başkalarına (birey, aile, topluluk, kurum, devlet vs.) ait üretim ve tüketimin başladığı yerdir; yani başkasına ait özelleştirmelerdir. Bu özelleştirmeler özel mülkiyet olgusunun kökenlerine işaret eder; bireysel/ailesel olarak elde etmek, elde eden özneye aidiyetin kurucusu olarak kabul edilir. Bu mülkiyet rejimi diğer alanlara da sirayet edecektir. (Devletler ve şirketler özelleştirilmiş büyük üretim ve tüketim hareketleridir.)

Ailelerin oluşturduğu topluluklarda kimi zaman topluluğun belli ekonomik yatırımları olsa bile, üretim ve tüketim aile özneli üzerinden gerçekleşir; ortak girişimle elde edilen şeyden ailenin payını almak ve aile ortamında tüketmek şeklindedir. Aileye, klana dahil olmayan bireysel insan da bu özelleştirmelere göre hareket etmek zorunda kalır, müdahalenin yasaklanmış olması ve cezalandırılması nedeniyle.

Şiddetin özelleştirilmesi: Bu özelleştirme hareketinin en çarpıcı biçimi aile kurumunda kendini gösterir. Aile içindeki şiddet aile koşulları içerisinde resmi ve izinli hale gelir; bu şiddet biçimi toplumun gözünde meşrulaşır; bunun ardında yatan gerekçe veya bahane ise aileyi ve toplumu koruma söylemidir. Bir noktadan sonra, aile içindeki şiddet de özel koşullara bağlanır; belirli şekillerde olmasına izin verilir. Topluluk erkek bireye şöyle der: Birlikte olduğun kadını sebepsiz yere dövemezsin, öldüremezsin, ama itaat etmiyorsa dövebilirsin veya “namus” meselesiyse öldürebilirsin. Topluluk içinde bireyler arasındaki şiddet ise topluluğun kabulleriyle tarif edilmiş özel koşullarda gerçekleşir. Bu tür bir şiddet eyleminin meşru ya da yasak olduğunu belirleyen şey hâlihazırda gerçekleşmiş öteki özelleştirmelerdir. Üretim, tüketim, cinsellik, üreme ve öteki özelleştirme kategorilerine müdahaleyle gerçekleşen şiddet, bu alanların önceden özel koşullara bağlanmış olması nedeniyle yasaklanır. Bir başka deyişle, şiddet bir özelleştirme duvarına çarpıyor ise yasaktır ve cezalandırılır. Şiddetin özelleştirildiği ve dolayısıyla meşrulaştırıldığı diğer alanlar ise toplumsal varlığa dairdir. Toplum kendi inanç ve düşünceleriyle çatışan eylemler karşısında şiddete başvurmayı meşrulaştırır. İnançlar ve düşünceler bağlamında bu özel şiddete tekrar döneceğiz.

Devletin ortaya çıkışıyla birlikte, aile ve topluluk ortamında özelleştirilen şiddet devlet eliyle bir kez daha özelleştirilir. Devlet şiddet tekelini eline alır; meşru ve izinli bir şiddet kullanır: Birbirinizi öldüremezsiniz, ama ben içinizden birini öldürebilirim. Birbirinizin üretimine/tüketimine, cinselliğe, üremeye, aileye müdahale edemezsiniz, ama ben devlet olarak müdahale edebilirim; bu yolla sizden istediklerimi alırım, bunun için devlet olarak özelleşmiş bir şiddet kullanırım. Devlet aynı zamanda kendi özel şiddetini toplum içindeki diğer özelleştirme alanlarıyla çatışan fiilleri cezalandırmak için kullanır; bunun için sayısız kurallar tayin eder ve uygular. Kendi alanında kendi özelleştirmelerini yaşayacaksın. Başkalarına ait özelleştirmelerle çatışmayacaksın. Çatışman gerektiğinde yerini, zamanını ve şeklini ben belirlerim; gerektiğinde bu amaçla benim adıma hareket edeceksin.

İnancın ve düşüncenin özelleştirilmesi: Burada esasen özelleştirilen şey zihinlerdir; zihinlerin işleyiş biçimidir. İnançlar ve düşünceler belirli kabuller ve kalıplar içerisinde şekillenir, netleşir, sabitlenir; böylece topluluğa özel kılınır, topluluk bünyesinde özelleştirilir. Bu, kurumsal inançların ve kurumsal fikirlerin ortaya çıktığı andır. Hangi inancın meşru, makul, yasal, hangisinin yasaklı ve dolayısıyla sapkın olduğu bellidir. İnançlar bu doğrultuda hayata geçirilirler. Aynı şey düşünceler için de geçerlidir. Bizim düşüncemiz şudur demek, biz düşünceler içinde kendi özel düşüncemize sahibiz demektir. Her özelleştirme hareketinde olduğu gibi, bu aynı zamanda hangi düşüncelerin yasaklı olduğunu söylemektir; düşüncelerimiz bunlardır, şunlar değildir. Topluluk tarafından tarif edilen inançlara ve düşüncelere aykırı olanlar yasaklı ve sapkın ilan edildiğinden, bu tariflerin dışına çıkanlar topluluğun, toplumun, devletin özel ve meşrulaşmış şiddetiyle cezalandırılırlar. Şiddet bu kez topluluk adına özelleştirilir ve mevcut özelleştirmelerle çatışan aykırılıklar bu sıfatla cezalandırılır. Bu özel şiddetin temel gerekçesi ise toplumun varlığını, işleyişini, kabullerini ve değerlerini koruma iddiasıdır. Böylelikle, inançlar ve düşünceler düzleminde, bir yandan meşru/izinli inançlar ve düşünceler ve diğer yandan gayrimeşru/yasak inançlar ve düşünceler şeklinde iki büyük kategori oluşur. Tarih boyunca bunlar birbiriyle çatışırlar. Geniş ölçekte ise farklı toplumlara ait büyük inanç ve fikir dairleri arasındaki çatışmalarla karşılaşırız.

Doğanın özelleştirilmesi: “Modern insanın” kökenlerinde, doğayla kurulan ilişki, doğa algısı, doğa kavramı, doğadaki nesneler, hayvanlar, ormanlar, kaynaklar özel olarak tarif edilir, özel kullanım koşullarına tabi kılınır. İnsan doğaya özel bir gözle bakmaya başlar. Bir yeryüzü parçası bireyin veya topluluğun nazarında bir araziye, bir tarlaya dönüşür. Yeryüzündeki sular, yer altındaki maddeler, ağaçlar, hayvanlar insan için özel nesneler haline gelir. Doğaya ve doğanın parçalarına belli statüler atanır; belli anlamlar atfedilir ve buna göre kullanılırlar. Doğanın bu özelleştirilmesinin yönünü belirleyen şey ise o ana kadar gerçekleşen öteki özelleştirmelerdir: Sözgelimi üretim ve tüketimin özelleştirilmiş olması, doğanın ve doğa parçalarının hangi koşullarda kullanılacağını da belirler. Böylece meşru ve gayrimeşru/yasaklanmış kullanım biçimleri saptanmış olur. Bir kez daha, yasak biçimler diğer özelleştirmelerle çakışan biçimlerdir. Başkasına ait kılınan doğa parçası senin değildir, başkasının özel doğa parçasıdır (onun özel üretimi ve tüketimidir). Bu süreç aynı zamanda doğaya yönelik müdahalenin ve şiddetin özelleştirilmesidir. Zira doğadan yararlanma denilen şey içinde şiddet barındırır; nesneler, hayvanlar, toprak, su, orman vesaire insanın müdahalesine/şiddetine maruz kalır; bu müdahaleler belli özel koşullarda gerçekleşir; doğaya özel bir şiddet uygulanır (mevcut özelleştirmeleri takiben).

Para kavramı bu özelleştirilmeler içinde özel bir yer tutar. Deleuze/Guattari parayı dolaşım sistemlerinin soyutlaştırılma ve özelleştirilme girişimi olarak görür. Paranın ortaya çıkmasıyla birlikte, bireyler, aileler, topluluklar arasındaki mübadele biçimleri para formu altında özelleştirilir. Para üretimin, tüketimin, doğanın, nesnelerin, cinselliğin, her türden ilişkinin insanlar arasındaki geçişliliğini sağlayan özelleşmiş aygıt olmak gibi istisnai bir işleve sahiptir. Farklı düzlemler arasında ilişkilerin kurulmasında başvurulan özelleşmiş bir ajandır. Günümüzde paranın bu özel işlevinin bütün faaliyet alanlarını kapsadığını görürüz.

Bu büyük özelleştirmelerin yanında küçük özelleştirmeler de vardır. Toplumsal olarak kabul gören ve hayata geçirilen pratiklerin, inançların ve düşüncelerin marjında, bireylerin ve küçük grupların geliştirdiği pratikler; cinselliğe, üretime, tüketime, doğaya vesaireye dair küçük özelleştirmeler; yaşam tarzları, ilişkiler, düşünceler, inançlar. Bunlar bağımsız bir özelleştirmeler dizisi oluştururlar ve bu yönleriyle büyük ve meşru toplumsal özelleştirmelerle çatışma halindedirler. Onların karşısında kabul görmeyen, meşru olmayan, yasak ve sapkın özelleştirmelerdir. Mahkum edilir ve cezalandırılırlar. En hafif ihtimalle hor görülür ve dışlanırlar. Tarihe baktığımızda, büyük izinli özelleştirmeler ile küçük yasaklı özelleştirmeler arasında daima bir ayrışma ve çatışmanın olduğunu, büyüğün daima küçüğü bastırdığını, yasakladığını, yok etmeye çalıştığını görürüz. Bu bakımdan, dünya ölçeğinde birbirleriyle çatışan toplumlar/devletler kendi içlerinde de daima bir çatışma halindedirler.

Bugün geldiğimiz noktada, bütün bu büyük özelleştirme süreçlerinin giderek ayrıntılandığını, bütün yaşam alanlarını kapsadığı, tüm sınır ve kurallarının belirlendiğini görürüz. Tüm özelleştirme kategorilerine dair sayısız yasalar, binlerce sayfalık hukuk metinleri, yani kullanım yönergeleri ortaya çıkmıştır. Özelleştirme biçimleri giderek çeşitlenirken, özelleştirmelere dair ayrıntılar da artmıştır. Böylelikle insanın tüm eylemleri özel koşullara bağlanmıştır; tüm ilişkileri özel olarak tayin edilmiş biçimlerde icra edilir.

Bu özelleştirmelere baktığımızda, bazı temel olguların öne çıktığını görüyoruz: Özel mülkiyet, sınıflı toplum, patriarka, dinsel tutuculuk, ırkçılık, cinsiyetçilik, türcülük, insanmerkezcilik vesaire. Her biri büyük ve özel hareket biçimleri yaratır. Tarihsel olarak bu olgular özelleştirmelerin birer sonucuyken, modern dönemde ise bu olgular kendilerine denk düşen özelleştirmelerin nedeni gibi hareket etmektedir. İktidarın somutlaşmış hali olarak devlet bütün özelleştirme biçimlerinin temsilcisi ve garantörü olarak işler; yeni özelleştirmeler icat eder, uygular, denetler.

 

Kaynakça:

Deleuze ve Guattari, L’Anti-Oedipe, Capitalisme et Schizophrénie, Collection Critique, 1972.   

Hans Fehlinger, Sexual Life of Primitive People, A. & C. Black, 1921.

Marcel Mauss, Sosyoloji ve Antropoloji, Çev: Özcan Doğan, Doğu Batı Yayınları, 2005.

A. Giraud-Teulon, Les Origines de la Famille, A. Cherbuliez, 1874.