Film sanatının temeli kurgudur, yalnız toprak sürmenin pardon yönetmenin temeli bu değildir. Hadi başka bir başlık atıp da başka konulardan bahseden Montaigne tarzı bir deneme taklidi yapalım.

Aristoteles’in Poetika’sı sanatı taklit sanır. Şimdi nereden mi çıktı bu?

Yazılan onca şey okumayanlara değil okurlara yazılmış. Oysa okumayanların sayısı okurlarınkinden çok daha fazladır bu ülkede ve muhtemelen tüm dünyada da. Korkmaya gerek yok, nitelikli bir okur herkes gibi gerçektir, elle tutulabilir; ortak olan yaşamdaysa pasiftir maalesef, domatesin kilosunun fiyatına aldırmadığı gibi dolandırıcılar tarafından da çok rahat kandırılabilirler. Bunun için büyük önlemler almak gerekmiyor, kitap yasaklamak gibi, en büyük önlem bu sayılıyor ya bizimki gibi ülkelerde (!) Ancak yaşamda pasif olan bu nitelikli okur içsel yaşantısında bir kaos barındırabilir. Elbette ki bana göre olumlu bir kaos! Zaten hayat dıştan içe doğru yaşanır, değil mi? Belki de içten dışa. Yoksa yere ve zamana göre de değişmeli mi bu okur, tüccar toplumlarda işler böyle yürüyor ya.

Şimdi kendimi ‘kandırılmış’ hissetmiyorum çünkü şu zatların önceki hallerini beğeniyor ve onlara “doğru” veriyorduk (veriyorduk da aceleye gelip karar vermeyin hemen, azıcık bekleyin Tristram Shandy Beyefendi’nin hayatını öğrenmeye çalışan okurlar gibi), yine de inanıyordum diyemem o başka bir konu, zatları şimdiyse ne beğeniyor ne de inanıyorum. Hem de normal bir insanın inanmamasının iki katı kadar. Onlara “doğru” verirken aklımı övüyordunuz da ayrıldığımda çok hoş hakaretler yağdırıyordunuz, sizin deyişinizle çok şükür… Bunlar Sayıklamalar ya.

Peki, ne olacak Bacon’dansa Montaigne’de kalmayı düşünüyorsanız? Bu Bacon’u çok anlıyorum ve onu bundan dolayı geçiyorum anlamı taşımıyor. Bacon mantıkla her şeyi sıralar hatta çözümler de üretir. Montaigne düz bir çizgide görmek sarhoş olmak demek belki de, ama bu en zararsız olan alkol sarhoşluğu değildir tabi ki, bu sarhoşluk tek ya da birkaç kitap üstünden geçmişi geleceği hatta şimdiyi bir teraziye vurma sarhoşluğudur. Şimdi, hep ölmüş bilginlerden konuşacaksınız, ölmüş olduklarından dolayı bunlara bilgin ya da bilge diyorsunuz ya, işte böyle bir formülü üretip hayata bakmamalıyız, hayır ben yapamam.

Montaigne dört ciltlik Denemeler’de[1]belirttiği onca alıntının yanında bir de birbirinden uzak denemelerinin birinde ya da birkaçında bazı alıntıları kimlerden yaptığını belirtmediğini ya da daha doğrusu gizlemiş olduğunu yazmış. Bunu masum bir nedenden ötürü yapmış olduğunu söylüyor Montaigne. Bir denemesindeki düşünceleri sadece kendisine aitmiş gibi düşünüp Montaigne’i katı bir eleştiriye tabi tuttuğumuzu düşünelim. Bu düşünceleri başka büyük yazarları okurken bunların Montaigne’e değil de onlara ait olduğuyla yüzleşelim. İşte bu karşılaşmada bir yüz kızarması talep ediyor bizlerden Montaigne. Yüz kızartmak öğretilmez diyor ancak kendi kendinize öğrenebilirsiniz der gibi. Kim bilir Kant da bunu destekler belki.

Montaigne için kadavra olarak kendini masaya yatırmış denir, başkasını değil. Bu düşünceyi ilkin kim söylemiş, ben olmadığımı biliyorum. Cimri cimriliğini bilmez, bilse cimri olmaz, peki bunu ilkin kim söyledi? Kimin neyi ilk dediğinin peşinde olmak abes olmalı, belki bunu da biri söylemiştir, yoksa kim bilebilir bunu, bunu, bunu da… Âdem’in böyle bir derdi olmamıştır muhtemelen. Gerçek manada bir kulesi var Montaigne’in ve oraya çıkıp okuyor ya da haykırıyor kime, tabi ki bize, okura. Montaigne’in yazdıklarının tümünde sezilen şeye gelince sanırım tek bir kişinin kalıbını fabrikaya verip bu kalıptan milyonlar dökmenin mümkün olmadığını kendi kadavrası üstünden gösteriyor. Montaigne kalıp bozucudur kanımca yoksa bir kalıp kırıcı değil; kalıbı kırınca, kırılmadığını daha koyu kalıpların meydana geldiğini görmüştür büyük ihtimal. Dini savunmakla dine saldırmak aynı şeydir denklemini ondan başka kim kurmuş olabilir? Hadi bulun bakalım, kim, kim kim….

Şimdi kaç alıntı yaptık Montaigne’in dört ciltlik Denemeler’inden? Ki o ciltler dizüstü dizlerinizde oysa.

 

[1]Çev: Engin Sunar, Say Yayınları