Dilek Yılmaz

23 Kasım 2018

 

“Felsefe bir romana yedirilmemişse, bu tümcenin altını kurşun kalemle çizebiliyorsak, güvenle diyebiliriz ki ya felsefede bir yanlışlık vardır, ya romanda ya da ikisinde birden” demiş Virginia Woolf. Bu alıntıyı Mrs. Dalloway’in İletişim Yayınları’ndan, Tomris Uyar çevirisiyle çıkan baskısının önsözünden aldım. (Romanı henüz okumamış olanlara özellikle bu çeviriyi edinmelerini tavsiye ederim.)

Mrs. Dalloway’i bu kadar etkileyici kılan, yazarın hayata bakışını metin dokusuna yedirmesinden kaynaklanıyor bana kalırsa. Yine aynı önsözde Tomris Uyar, Woolf’un romanıyla ilgili şu sözünü aktarmış: “Bu romanda, yaşamı ve ölümü vermek istiyorum, sağlığı ve çılgınlığı; toplum düzenini eleştirmek istiyorum, işler halinde, en yoğun biçimde.” Peki ama çok da zeki ya da idealist olmayan 19. yüzyıl aristokrasisi içindeki düzeniyle bize aşina bir ev kadınının, gündelik ve sıradan olarak nitelendirilecek bir günü nasıl böyle iddialı bir amaca hizmet edebilir? Romanı okuduğunuzda, bana göre hikâyenin içinde dolaşmaya başladığınızda, ilk sayfalardan itibaren akıp giden zamanın sürekli çınlayan tik taklarıyla ortamı hazırladığını fark edeceksiniz. Buna eşlik eden karakter çeşitliliği; içe dönüp bakan, okuru karakterlerin düşünce dünyaları içinde gezdiren anlatıcılık ve dönemin eleştirilecek çok konuya sahip olması Mrs. Dalloway’in işini kolaylaştırıyor.

“Mrs. Dalloway, çiçekleri kendi alacaktı.”

Roman bu cümleyle başlıyor ve çiçekler -kokularıyla, tazelikleriyle, renkleriyle- hikâye boyunca taşıyıcı bir rol üstleniyor. Çiçeklerin alınmasıyla başlayan hikâyedeki hareket, onların gösterişli bir partinin parçası olmak üzere eve getirilmesi ve vazoya yerleştirilmesiyle ilerliyor. Hatta hikâyenin bir bölümünde bir başka çiçek demeti, ana kahraman Clarissa Dallaway’in kocası –karısını çok seven ama ona sevgisini dillendirmediğini fark eden; nazik, seçkin, üst tabakadan– tarafından getiriliyor. Tam da bu bölümdeyken hafızam bana başka bir kitaptan birkaç gün önce okuduğum bir dizeyi hatırlatıyor: “Sık düşünülen, hiçbir zaman iyi ifade edilemez. (“What of was thought, but never so well experresed.” Alexander Hope) Mrs. Dalloway’in sevgili eşi sevgisinin bir işareti olarak eline alıp geldiği çiçek demetiyle aslında karısına onu ne kadar sevdiğini söylemeyi planlar. Eve gelir, dolanır durur. Günlük konuşmalarını yaparlar, akşamki partinin hazırlıklarını konuşurlar ve adam çıkıp gider. Kısa bir zaman sonrasında elinde bir demet gülle eve gitmesine neden olan şeyi, sevdiğini söylemeyi yine unuttuğunu fark ederek. Biz buna zamanımızda alışmak diyoruz sanırım.

Romanda çok zengin bir karakter kullanımı var. Öyle ki, yazarın varmak istediği sonuca çok uygun seçilmiş, bir zihin oyunundaki taşlar gibi özenle yerlerine yerleştirilmiş olduklarını düşünebilirsiniz.

Mrs. Dalloway (Clarissa), yardımcıları varken, korunaklı ve şık evinden çıkıp karmaşık Londra sokaklarını arşınlıyan bir kadın. Öyle idealist biri olmasa da çevresindeki olaylara karşı duyarlı, gözlemleyen bir kadın. Zekası yerine güzelliğiyle, toplumun genel kurallarına uygunluğu ve asaletiyle ön plana çıkan biri. Dışardan duygusuz ve teslimiyetçi gibi görünse de belki de tüm karakterlerin içinde Septimus’tan sonra en kırılganı. Bir insanın iç dünyasını kim bilebilir zaten… Çoğu zaman kendisi bile. Genç kız Clarissa bir kadına âşıkmış. Romanın akışı içinde bunu kendi kendine itiraf etmekten de çekinmiyor. Kendisine âşık bir adamı ise elinin tersiyle itmiş ama onu hayatından tamamıyla çıkarmamış, dost kalmış. Toplum kurallarına uygun, seçkin bir evlilik yapmış. Çok sağlam bağlar kurmayı başaramadığı gençlik çağında bir kızı var. Kızı ondan çok öğretmeni Miss. Kilman’ın etkisinde. Miss. Kilman ise toplum düzenine düşman, içi kinle dolu, katı bir kadın. İşaret edilen çirkinliğini duygularının yoğunluğundan alıyor büyük bir olasılıkla.

Romanda en can alıcı karakterlerden biri de apaçık bir savaş eleştirisi, bir “shallscok” figürü olarak karşımıza çıkan Septimus. Birinci Dünya savaşından bedeni sağlam bir kahraman olarak ülkesine dönüyor. Ama akıl sağlığını yitirmiş bir halde. Onun delirdiğini kabul etmeyen ve gerçek dünyaya döndürmeye çabalayansa yine bir kadın: İtalya’da kızkardeşleri ve babasıyla birlikte şapkalarını üretirken bir subayla  evlenip Londra’nın kasvetli havasına esir düşmüş Lucrezia. Bir çocuk sahibi bile olamayan zavallı Lucrezia. Ancak kadın ne kadar çabalarsa çabalasın sonuç kaçınılmaz oluyor. Romanın en etkileyici sahnelerinden birini Septimus’un ölüme gidişi oluşturuyor. Modern tıp biliminin akıl sağlığı karşısındaki çözümsüzlüğünü Woolf bu karakterin intiharıyla dile getirip eleştirmiş oluyor belki de.

Aristokrasiye bir eleştiri olarak geliştirildiğini düşündüğüm, varlığı sadece aile adından ibaret, mirasyedi Hugh Whitbread ile tüm saygın ve güçlü  erkekleri keskin zekâsıyla yönetebilen kadın karakter Lady Bexborugh romanda dikkat çekiyor. Dikkat çeken diğer önemli karakterse, gençliğinde Clarissa’ya evlenme teklif etmiş, reddedilmeyi kabullenememiş, ona hâlâ aşık Peter Wash. Aralarında tek taraflı bir aşk hikâyesi olsa da çok yakın arkadaşlar. Peter ülke dışındayken de haberleşmeye devam etmişler. Peter’in her sıkıştığı anda sanki bedenin bir parçasıymışcasına çakısını çıkartıp oynaması erkekliğinin bir sembolü olarak düşünülebilir ki, zaten kendisi bir aşktan diğerine koşan, sadakât açısından pek de güvenilmez biri.

Bir de tabii Sally Seton… Clarissa’nın gençlik aşkı. Toplum kurallarını hiçe sayan çılgın bir genç kızken romanın sonlarına doğru verilen partiye davetsizce katılıyor ve özgürlüğünü kendi elleriyle teslim etmiş görünüyor. O da toplumun onayladığı, üst düzey bir evlilik yapmış. Evliliği ve sahip olduğu oğullarıyla gururlanan bir kadına dönüşmüş. Onu bu halde görmek Mrs. Dalloway için belki de çok büyük bir hayal kırıklığı oluyor.

Romanın sonuna geldiğimde, durup altını çizdiğim cümlelere şöyle bir tekrar baktığımda Virginia Woolf’un amaçladığını gerçekleştirdiğini gördüm. Derin bir eleştiri var. Toplumun düzen olarak nitelendirdiği çarpıklık, cesurca gözler önüne seriliyor. Otoriteye bir başkaldırı var… Aynı zamanda yaşamın ve ölümün doğallığı da.

Mrs. Dollaway, her ne kadar günümüzden neredeyse yüz yıl kadar önce yazılsa da, örtmeye çalıştığımız ya da yok sayarak rahat ettiğimiz duyguların odağında dolaşarak güncelliğini koruyor.

 

Mrs. Dalloway, Virginia Woolf Toplu Eserleri 1, Çev: Tomris Uyar, İletişim Yayınları, 1999.

 

 

Dilek Yılmaz – Özyaşam Öyküsü

İstanbul Üniversitesi Reklamcılık mezunu. Uzun yıllar reklam sektöründe çalıştı. Çocukluğunda başlayan okuma tutkusu devam ediyor. Bu tutkunun çıktısı olarak yüzeye vuran öykülerinden bazıları Kiltablet, Oggito, Son Kaknüsler’de yayınlandı.