Haruki Murakami edebi çevreleri neredeyse keskin bir bıçakla, sevenleri ve sevmeyenleri şeklinde ikiye ayıran bir yazar. Her yazdığıyla insanı içine doğru bir yolculuğa yönelten ve ortak özellikli karakterlerine rağmen her seferinde başka bir açıdan bakan bir tarzı var. İmzası haline gelen açık uçlu sonlarla, okurun kafasında devam eden hikayelerle okurunu zaman zaman kızdırsa da, görmüş olduğu ilgi, okurun onu okumaktan, ne yazdığını merak etmekten kendini alamadığını kanıtlıyor.

Murakami’nin son çevrilen kitabı, Fırın Saldırısı yine aydınlatılmamış detaylarla kurgulanmış. Fırın Saldırısı’nda inanılmaz derecede büyük bir açlık yaşayan iki gencin, bu açlığın bir şeyler yemeden bastırılamayacağını anladıkları anda ellerinde bıçaklarla bir fırına saldırmasıyla başlıyor. Fakat bu saldırı istedikleri doğrultuda gelişmiyor. Fırıncı, ellerindeki bıçağa ve niyetlerini açık açık söylemelerine rağmen, onlara istedikleri kadar ekmek yiyebileceklerini söyledikleri anda karakterlerimizin saldırı konusunda hevesleri kırılıyor. Bu da bu iştahın açlık yerine suçla, suç işleme isteğiyle bir ilgisi olduğunu düşündürüyor.

“Karnımız açtı ve bu yüzden suç işleyecektik. Aç karnımız değildi bizi suça götüren, suçun kendisi açlık olarak dayatıyordu kendini. Ne olduğunu tam anlamıyordum; varoluşsal bir şeydi.”  

Kimi zaman olağan olayları büyülü bir dille,  kimi zaman da olağandışı olayları gerçekçi bir üslupla anlatan Murakami’nin yazdıklarında okudukça size tanıdık gelen pek çok şey olabilir, bunlardan en sık rastlananı ise müziktir. Arka planda devam eden bir ritim vardır mutlaka, farkına varmadan o ritim eşliğinde devam edersiniz okumaya. Tabii sadece bununla kalmaz, yazarlıktan önceki hayatında bir caz bar işleten Murakami’nin karakterlerinin ortak özelliklerinden birisi de müzikle olan ilişkileridir. Fırın Saldırısı’nda da fırıncı ciddi bir Wagner hayranı çıkıyor ve saldırganlara iki seçenek sunuyor, ya sizi lanetlerim ya da Wagner dinlersiniz. Lanetlenmek istemeyen iki genç Wagner dinlemeyi kabul ediyor ama sebebini anlamadıkları bu talebin onları lanetlediğini seneler sonra fark ediliyor.

“Bu, nasıl düşünülürse düşünülsün suç teşkil eden bir şey değildi. Deyim yerindeyse, bir değiş tokuştu. Biz, Wagner dinlemenin karşılığında ekmek elde etmiştik çünkü. Hukuki açıdan, ticari bir alışverişe benziyordu.”  (Syf 44)

Yıllar sonra, bir gece yarısı, yine aynı şekilde karşı konulamaz bir şekilde büyük bir açlıkla uyanan karakterimizin yanında bu sefer eşi vardır ve bu açlığı bastırmanın yollarını ararken, bu olaydan karısına tam da bu kelimelerle bahseder ve o anda, yaşadığı bazı sorunlarının kaynağının bu olay olduğunu anlar ve şimdi karısıyla beraber bu lanetten kurtulmaları gerekiyordur.

“Yeniden denizin dibindeki yanardağa baktım. Su, az öncekine göre daha da saydamlaşmış, çok dikkatli bakmadıkça yanardağın üzerinde su olduğu fark edilmeyecek hale gelmişti. Kayık, sanki hiçbir yere bağlı değilmiş, havada süzülüyormuş gibi bir his veriyordu. Ve dipteki küçük taşların her biri tek tek net bir şekilde seçilebiliyordu, elini uzatsan alabilecekmişsin gibi.”

Türkiye’deki Murakami severlerin geneli Uyku ile başlayan bu seriden, hem sunuş şekli hem de fiyat açısından biraz hayal kırıklığına uğramış olsa da Fırın Saldırısı önceki iki kitapla karşılaştırıldığında daha doyurucu bir okuma sunuyor. Her yazdığı merakla beklenen yazarın ilerleyen yıllarda Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülüp görülmeyeceği ise merak konusu.

Haruki Murakami, Doğan Kitap, çev: Ali Volkan Erdemir, illüstrasyonlar, Kat Menschik, Eylül 2017