Yazar M. Özgür Mutlu ile Tunç Kurt Söyleşisi

 

Tunç KURT: Van Gölü Ekspresi ve Karton Ev’deki öykülerinizle yeni kitabınız Dünyanın Çivisi’ndeki öyküleri kıyasladığımızda daha uzun öyküler karşımıza çıkıyor. Bu bilinçli bir tercih mi, yoksa daha uzun bir anlatıya mı ihtiyaç duydunuz?

Özgür MUTLU: Kitapta yer alan “Biraderler Birahanesi” ve “Fotoşop” görece olarak önceki kitapta yer alan öykülerden daha uzun öyküler. Ama bana kalırsa öykünün uzunluğunu ya da kısalığını öykülerin sayfa sayıları belirlemiyor. Öyküyü temposu, derinliği, bıraktığı etkinin şiddeti ve uzunluğu ve okura açtığı alanın genişliği ölçüsünde değerlendirmek daha doğru geliyor bana; burada sayfa sayısı olarak uzun soluklu metinlerde, anlatımın sarkmasını, gereksizce genişlemesini, bütünlüğün bozulmasını önlemek önemli. Bu anlamda metnin ne kadar uzun soluklu olacağı kurduğumuz yapının direnme gücüyle belirleniyor da denebilir. Metnin içine sığdırdığımız cümleleri taşıyıp taşıyamayacağı, anlatının hangi sınırlar içinde sağa sola, etrafa salınabileceğini metin zaten gösteriyor ama gösterileni yazar görüyor ve o karar veriyor. Elbette bahsettiğim öyküler daha kısa da yazılabilirdi ya da bir başkası daha farklı bir anlatım tercih edebilirdi. Benim açımdan öyküler bu uzunluklarıyla bütünlüğe ulaşmış, tamamlanmış oldu. Bu uzunluktaki öyküleri kitaba alma tercihim ise bilinçli bir tercihti. Öykücülerde metni saflaştırmak, olabildiğince damıtmak, gereksiz cümle ve hatta noktalama işaretlerinden kurtulmak bir refleks halinde işliyor. Metne aslında cümle cümle artırılan bir yapı olmaktan çok cümle cümle azaltılan bir yapı olarak bakıyoruz. Bu yaklaşım başarılı öykülerin ortaya çıkma ihtimalini güçlendiriyor. Ancak kendi açımdan şunu fark ettim ki sahip olduğum bu refleks uzun soluklu anlatılarda beni anlamsız bir tedirginliğin içine itiyor. Sanki yazmaya alıştığım hacmin veya vuruş sayısının üstüne çıkarsam metin gevşeyecek, dağılacak, bir daha toparlanamayacak gibi bir kuruntuya kapılıyorum. Uzun soluklu öyküler, benim için biraz da bu kuruntuyla mücadele etme deneyimini içeriyor. Yukarıda bir kısmına değindiğim niteliklere sahip olduğu sürece ve bir balon gibi patlamadığı sürece uzun soluklu, uzun erimli anlatılardan da başarılı öyküler çıkıyor. Ben bunu ne kadar başarabildim, bilmiyorum. Belli bir çıtanın üstüne taşıdığımı düşündüm ki dosyaya almaya cesaret ettim. Sonuçta onlara güveniyorum. Beni bu öyküleri kitap için seçmeye teşvik eden noktalardan bir diğeri ise bu metinlerin basılı dergilerde ve hatta internet portallarında da yayımlanmak için pek şansları olmayışı. Dergiler sayfa sayısı kısıtlamaları ve daha çok ürüne yer vermek niyetiyle bir seferde bu hacimde öyküleri basmak istemiyorlar doğal olarak. Bu nedenle dergilere hiç göndermemiştim bu öyküleri. İnternette şansı olsa da orada da daha kısa sürede okunabilen metinlerin tercih edilmesi gerektiğini sanıyorum çünkü okuma eyleminin yapıldığı medya kendi içinden ve dışından birçok etkiye açık; insanlar otobüste, dolmuşta, kısa iş molalarında kaçamak yaparak okuyorlar yazıları. Ekrandan uzun bir metni takip etmek de kolay değil. Böyle olunca uzun soluklu bu öyküleri okurla buluşturmanın yolu kitap oldu benim için.

 

T.K: Daha önceki kitaplarınızda olduğu gibi Dünyanın Çivisi’nde de meselesi olan öyküler anlatıyorsunuz. Meselelerin içselleştiğini ve bu sayede öykülerin manifestoya dönüşmediğini görüyoruz. Sizi yazmaya iten itkiler tam olarak nelerdir?

Ö. M: Beni yazmaya iten nedir sorusunun cevabı benim için her zaman değişkenlik gösteriyor. Tek bir yanıtı, değişmez bir yanıtı da yok. Bu soru aynı zamanda edebiyatın nedenselliğini ve işlevselliğini de sorguluyor aslında. Benim için yazmak her şeyden önce kendimi gerçekleştirdiğim bir eylem. Ama bu durum, ilgilendiğim edebiyatın benden başka bir şey ifade etmediği ve edebiyatı kişisel bir ilgi ve kurtuluş alanı olarak gördüğüm anlamına gelmiyor. Yazma ve okuma, okurla birlikte geçirdiğim bir deneyim benim açımdan. Yazıyorum çünkü öykü unutmamızı engelliyor, kişisel ve toplumsal tarihimizi deşiyor. Detayları, incelikleri görmemizi ve değerlendirme yapmamızı engelleyen yaşamın ulaştığı ışık hızının karşılandığı bir rampa görevini üstleniyor. Bize şaşırma yetimizi geri veriyor. Bu anlamda okurun karşılaştığı etkilerle yazar olarak ben de kendi metinlerimi yazarken karşılaşıyorum. Bu ruhu ve maddeyi, geçmişi, şimdiyi ve geleceği araştırma merakı ve önümüze sunulan gerçekliği yazınsal bir tür gerçekliğe dönüştürerek anlaşılır kılma heyecanı beni de yazmaya teşvik ediyor.

Seçilen meselelerin nasıl anlatıldığı önemli bir yandan. Neyi anlattığımızdan ziyade nasıl anlattığımızın edebiyat açısından bir anlamı var, evet. Edebiyat bu anlatım dilini, biçimini, yolunu arama alanı aynı zamanda. Bir bardağın masadan düşüp kırılması üzerine çok keyifli bir öykü yazılabilir. Öykünün doğuşu zaten bir tepki, yaşanan döneme, sisteme, içinde bulunduğu edebiyat ortamına… Bu tepki bardağın düşüp kırılmasıyla da hissettirilebilir etkili biçimde. Ancak yazarın seçtiği konunun hiç mi önemi yok? Sanmıyorum. Benim için konuların ya da temaların seçimleri önemli. Her şeyden önce yazabilmem için önemli çünkü beni heyecanlandıran, üzerinde çalışmak için sabırsızlandığım bir konum yoksa yazmam da mümkün değil. Buradaki “mesele” elbette yazarın meselesidir ya da aktarmayı seçtiği, tercih ettiği mesele. Okur o meseleyi kendi meselesi olarak görmeyebilir. Gördüğü noktadaki örtüşme yazar için de okur için de heyecan vericidir. Daha önemlisi okur olarak okuduğumuz satırlar bize bahsedilen meseleyi bir süreliğine taşıyacak gücü ve heyecanı vermeyebilir. İşte okura meseleyi sadece okuma süresince de olsa sırtlayabileceği imkanlar yaratmak, cesaretlendirmek, arkasından itmek, anlatımın gücü yani nasıl anlattığımız olarak ortaya çıkar. Beni yazmaya iten biraz da budur, insanları göstermeyi tercih ettiğim meselelerim peşine düşürebilmek için çabalamak.

 

T.K: Biraderler Birahanesi öyküsünde geçen “Havasızlıktan boğulmuş hayaller” ifadesi oldukça ilginç. Sanki yazarın muhayyilesindeki öyküler, kendini yazdırıyormuş gibi. Yazar öyküsüne ne derece hâkimdir? Bir edilgenlik payı var mı?

Ö. M: Şöyle bir şeyi söyleyen pek çok öykücü ya da romancı duyarız: Metin kendini yazdırdı, kahramanlarım beni dinlemedi (Gogol kahramanına istediği ahlakı kazandıramaz ve Ölü Canlar’ın bölümlerini yakar), öykü gelip beni buldu, vb. Bu ve benzer ifadelerde bir yere kadar doğruluk payı olabilir bana kalırsa, ancak bir yere kadar. Yazar, yazarken metni üzerinde tam hakimiyete sahiptir. Sadece yazdıklarının onu getirdiği karar noktalarında kararlarını vermek ya da yürüdüğü yolda yazdıklarının aklına yeni yol ayrımları, kırılmalar getirmesi olasıdır. Yani tasarlanandan çok farklı bir metin çıkabilir karşımıza, ama bu, metnin kendini yazdırdığını kanıtlamaz. Sonuçta metnin ilk cümlesinden sonra peş peşe sıralanan her cümle bir öncekinin devamı niteliğindedir ve o cümlelerin sıralanışını seçen yazardır, her ne kadar tasarlamadığı bir şeye dönüşse de ki bu noktada tasarlanandan uzaklaşmak olumlu ya da olumsuz bir gönderme değil. Tatmin edici bir ürün de çıkabilir, aklımızdakinden çok uzağa da düşebiliriz. Her durumda da bunun sorumlusu yazar olur. Hikâyenin gidişatı öyleydi, başka türlü olamazdı, ifadeleri bana pek inandırıcı gelmiyor bu nedenle. Hikâyenin gidişatı öyleydi çünkü sen o gidişatı yarattın. En fazla kafamızdakini becerememiş oluruz. Gogol de kahramanlarıma sözümü dinletemedim derken bunu kahraman kendini dikte ettirdi şeklinde değil aklımdakini kahramanımda göstermeyi başaramadım ya da yazdıklarım beni tatmin etmedi, şeklinde okumak daha doğrudur. Bunun başaramamışsa da yazarın eli kolu yine bağlı değildir, okura ulaştırmak zorunda değildir yazdıklarını, yırtıp atar ya da Gogol gibi yakar. Bu nedenle her ne kadar yazma sürecinde metin yazara sürpriz açılımlar getirse, çıkmazlara sürüklense de -ki benim için de okur merakıyla yazmak demek oluyor bu ve böyle çalışabildiğim öyküleri yazmaktan büyük keyif alıyorum- çözüme kavuşturacak ya da batağa saplayacak olan yazarın tercihleri ve seçimleridir. Yazarın öyküsüne hâkim olmamaya başladığı an onu okura sunduğu andır. O noktadan itibaren metin bağımsızlaşır ve yazarın onun üzerinde söz söyleme hakkı ve yetkisi ancak bir okur ya da eleştirmen kadar kalır. Metni üzerine söyleyeceği hiçbir şey metnin yakınından geçmez, metne etkisi yoktur. Bu nedenle yazar sanırım yazarken olabildiğince etkin olup metni kavramalı, metnin akışına kendini bıraktığı noktalar da bilinçli bir bırakış olmalıdır bu diye düşünüyorum.

 

T.K: Öykülerinizde özenli bir dil göze çarpıyor. Sözcük seçimlerinden söz dizimine kadar temiz bir Türkçe diyebiliriz. Biraz da M. Özgür Mutlu’nun öykü dilinden söz edelim.

Ö. M: Dile özen göstermeye çalışıyorum doğal olarak, çünkü kullandığımız malzemeyi şekillendiren araç ve kendine dönük bir amaç aynı zamanda. Bazen anlatmanın ve yazmanın şehvetine kapılıp üzerinde kafa yormadan yazmış olduğum, otomatikleşen bir süreç sonucu ortaya çıkmış bölümler de oluyor. Mümkün olduğu, becerebildiğim kadarıyla anlatım olanaklarını gösterişsizce kullanmaya çalışıyorum. Öyküye göre farklılık gösteren dil ve anlatım üzerinde çalışıyorum. Dil yaratma süreci bana her öyküde yeni bir maceraya atılmak gibi geliyor. Her öyküde baştan başlıyorum, bu nedenle ilk cümleyi yazabilmek önemli. Sonrasında, yazdıkça öykünün dilini yaratma çabası şekilleniyor ki bazen de sonunda ilk cümle kurulan dile aykırı düşüyor. Bir arayış sonuçta ama buldum dediğin de o öykü için uygun bir dil olabiliyor. Başka bir öykü farklı bir dili gerektirebiliyor. Bu nedenle yazan kişinin sürekli bir arayış içinde olması gerekiyor sanırım. Tüm bu farklı öyküler ve arayış zamanla yazarın diline dönüşüyor ya da dönüşemiyor. Her iki durumda da yeni bir dil kurmak yazar için karşı konulamaz bir kışkırtıcı çağrı gibi görünüyor.

 

Paylaş
Önceki İçerikEcinniler Köyü: Stepançikovo
Sonraki İçerikDil Yalnızca Sözcükleri Değil, Tüm İletişim Temsillerini Kapsar
Avatar
1982'de Muğla/Yatağan'da doğdu. Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü’nde okudu. 2007 yılından beri aktif olarak yazıyor. Öykü, şiir, inceleme, söyleşi yazıları Varlık, Sarnıç Öykü, Hayal, Sıcak Nal, Özgür Edebiyat, Lacivert, İzafi, Galapera Öykü ve Berfin Bahar dergilerinde yayınlandı. "Kötücül Mantarlar" adlı öykü dosyası 2012 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri'nde 'dikkate değer' bulundu. Kitapları: "Bay Prada Nasıl Öldürüldü" (Öykü, Nota Bene Yay., 2015), "Annemin Kuşları" (Hayal Yay. Çocuk öykü, 2014), "Herkesin İçinde Hiç Olmak" (Hayal Yay. Öykü, 2010), "Yüzyıllık Perde" (Alakarga Yay. Sinema), "Öyküden Çıktım Yola" (Aylak Adam Yay. Minimal Öykü Seçkisi), "Başlarken Yalnızsın Bitirdiğinde Daha da Yalnız" (İletişim Yay. Hasan Ali Toptaş Söyleşiler kitabı).