Arzu Eylem

30 Ağustos 2018

 

 

“Kelimeleri o kadar çok kişi kullanıyor ki Monique, artık kimseye uygun düşmüyorlar…”

 

Marguerite Yourcenar’ın Alexis‘i riya üzerine kurulu toplumsal yapıyı sarsar nitelikte bir kitap. Metin, Alexis’in dostum diye hitap ettiği karısı Monique’e yazdığı uzun bir mektup aslında. Dolayısıyla bir iç döküş. Alexis farklı biri. Müzikle uğraştığı için sanatçı ruhlu. Ama o daha çok  hayatla arasındaki mesafeyi azaltmak, mutluluğa yol açmak isteyen bir filozof.

Mektup, Alexis’in vicdanını rahatlatması, Monique’e en çıplak duygularını açması için başvurduğu son çare gibi duruyor başta. Fakat ilerleyen bölümlerde Alexis kelimelerin duyguları yansıtmakta başarısız olduğunu fark ediyor ve kendisini çaresiz hissediyor. Yüzleşme neticesinde müziğin kelimelerden daha güçlü bir anlatıcı olduğuna inandığını söylüyor Alexis.

Çok genç yaşlarda fark ettiği cinsel yöneliminden yıllarca utanarak yaşamış Alexis. Gizliyor kendisini. Gizledikçe “normal” yaşama uyum sağlamaya, uyunca da mutsuzluğu yetmezmiş gibi mutsuzlaştırmaya da başlıyor. Seslenişindeki gibi Monique onun için bir dost, bir kız kardeş. Toplumun normlarına uymak adına ona yaşattığı hayat, Alexis’te vicdan azabına dönüşüyor ama toplumun vicdanı bundan hiç etkilenmiyor.

Bu kitabı değerli kılan en önemli yan şüphesiz Alexis’in ağzından bu sözlerin hiçbirini duymayışımız. O iç dünyasını aktarırken, anlamaya ve değişmeye açık niz okurların arka fonda gördüğü manzara bu. Alexis dünyasını öyle sahici anlatıyor ki, hayatın felsefesini yapacak, yine hayattan yola çıkarak kendisine ayna tutacak denli cesur. Yoksulluk, ahlak kuralları, aile yaşantısı, okul… Bütün bu dizgelerin ortaya çıkardığı tek gerçekse Alexis’in önce kendisini, sonra da çevresindeki insanları sevememesi.

Yourcenar’ın bu eseri yapamamanın her halini yansıtıyor. Nasıl yaşayamadım, nasıl sevemedim, nasıl mutlu olamadım ve mutlu edemedim… Alexis öylesine iyi kurgulanmış bir “öteki” ki, müzikten edebiyata, dilden şiire, yaşamdan ölüme pek çok konu etrafında dolaşırken, insanın kendisi olamayışını da anlatıyor. Dolayısıyla her ne kadar dostum diye seslense de Monique’in Alexis’ten beklentileri olduğunu ve Alexis’in bunların yerine getiremediğini anlıyoruz. Alexis’in bahsettiği dünyada aslında dostluğun da yeri yok. Nasıl olabilir ki? Herkesin herkesi şekle sokmak istediği, ön yargılara boğduğu ve “normallik” beklediği bir diyarda, aşkın ve sevginin örselenmemesi ne mümkün?

İnsanın duygularını kamçılamak zorunda oluşu ve dolayısıyla duygularını tanıyamaz hale gelişi…  Her şeyin aklın bir olan yoluna kurban edilişi. Tüm bunların erotik bir dille aktarılışı. Yani örtük, öteki olarak görüleni ötekileştirmeden anlatmak. Yourcenar’ın metnindeki asıl başarı bu.

Metnin yazıldığı dönemde eşcinsellik günümüz yaşamına göre daha zor kabul edilen bir durum. Fakat bugün de kolay değil. Eşcinselliği işleyen pek çok edebi metinde karşılaştığımız pornografik anlatım, “normalleştirme” adına bir felakete dönüşüyor. Okura “Beni böyle sev seveceksen” buyruğuyla yazılan metinlerdeki kaba aktarım, ötekinin berikileşmesi olmuyor. Ve dil, bilinçdışı dediğimiz süreçte yazanın zihnindeki ötekiyi hemen ele veriyor.

Alexis bu yanıyla örnek bir metin. Çünkü içimizdeki tahammülsüzlük ve ikili ilişkilerdeki faşizm, dostluğun kaybıyla birlikte ele alınıyor. “Nasıl kendim olamadım?” sorusunu da içererek Alexis’i biz kılıyor. Çünkü Alexis o sabah güzelliği görüyor, kendini anlıyor ve bu onun kabahati değil. Alexis her insan gibi varoluşu sorguluyor. Sadece toplum ona bir dert daha veriyor, o kadar.

Alexis kendisi olabilseydi, tek ortak dilimiz acı olmayacaktı belki de… Belki de tek bir defa gerçek yalnızlığı tadacak, o zaman başkalarıyla da daha mutlu olabilecektik. Süreya gibi, mutsuzluğa da var mısın, diye sormayacaktık. Kendi acınası hayatımıza anlam yüklemeye çalışırken, farkındalığın simgesi Alexis tarafından acımasızca tokatlanmayacaktık.

Belki de…

“Hiçbir zaman tam anlamıyla yalnız değilizdir: maalesef, her zaman kendi kendimizleyizdir.”

 

*Alexis ya da Beyhude Mücadelenin Kitabı, Marguerite Yourcenar, Metis Yayınları, 2016.

 

Arzu Eylem – Özyaşam Öyküsü

1980’de Ankara’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 2002 yılında mezun oldu. Eleştiri yazıları ve öyküleri pek çok dergi ve kitap ekinde yayımlandı. Sabır Ağacı ve İpek Gönül adlarında iki öykü kitabı bulunmaktadır.