FILE PHOTO: Author Kazuo Ishiguro photographed during an interview with Reuters in New York, U.S. April 20, 2005. REUTERS/Mike Segar/File Photo

Işıl Bayraktar

29 Aralık 2017

Nobel ödüllü Kazuo Ishiguro’nun ilk öykü derlemesi olan Noktürnler, Ishiguro’nun bir tema etrafında ördüğü hikâyelerinin okuru içine çekme gücünün en etkili örneklerinden.

Ishiguro’nun Noktürnler de ele aldığı ana tema müzik. Kitapta yer alan beş öyküde müzik bir başka biçime, sese bürünerek farklı hikâyelerin öznesi haline geliyor. Ishiguro anlattığı hikâyelerin çerçevesini seslerle kuruyor. Metinleri okumak bu nedenle salt öykü okuma hissi değil de, Avrupa sokaklarında uzayıp giden, sokak arasına karışan melodilerin arasında gezindiğiniz hissini yaratıyor. Her öyküde çalan sese kulak vermek, o sesin peşinden gitmek ve hikâyenin sesine karışan bu ayrı sesi duymak arzusu duyuyorsunuz. Bu anlamda Noktürnler, müziğe dair bir öykü kitabı olmasının yanında, müziğin de ta kendisi. Yalnızca okumak değil, dinlemek gerekiyor o yüzden.

Ishiguro, “Aşk Sarkıcısı”nda bizi Venedik sokaklarında, kanalların arasında gezdirirken, müziğin kendisi de bu kanalların arasında dolaşır. Sokak müzisyeninin dilinden dinleriz aşk şarkıcısının öyküsünü.

San Marco Meydanı’nda, müzisyen anlatıcı o sırada aşk şarkıcısı olacağını bilmediği Tony Gardner ile tanışır, müzisyen Tony Gardner’i müziği ile hatırlar ve ona Venedik’i ve Venedik’te müzisyen olmayı sorar. Ve sonra onun anlatıcıyla da tanıştırdığı karısı Lindy için serenadına yardımcı olmasını ister. Anlatıcı gitar çalacak ve kendisi serenad yapacaktır, karısının balkonun altında. Venedik’e yakışır biçimde, gondolla balkonun altına gideceklerdir.

Sokak müzisyeni, ellisindeki Lindy ve altmışındaki Tony Gardner için bu romantik girişimi gerçekleştirmeye hazırdır. By the Time I Get to Phoenix, I Fall in Love too Easily ve One for My Baby şarkılarını sırasıyla çalmak ister Tony Gardner. Hepsinin anısı olduğu kesindir ama I Fall in Love too Easily’yi hatırladığı o gece yaşanan sevişme yıllar sonra bir müziğin ezgisinde Gardner’a bu şarkıyı serenada dahil ettirendir.

Müzisyen Janeck bize gondolcu narasını, mi bemol ile anlatır, notaların tınısını hissettirir, kanalların arasında gezdirir ve nihayetinde Tony Gardner’in eşinin balkonun altında yirmi yedi yıllık evliliği sonlandırmak üzere hazırlanmış bir serenadın parçası olur.

“Aşk Sarkıcısında Ishiguro’nun kulak vermemizi istediği müzisyenler, şarkıcılar ve sesler arasında Django Reinhardt, Joe Pass, Julie Andrews, Sinatra, Dean Martin, Brando, Beatles, Rolling Stones, Bing Crosby, Baba filminin müziği, Brezilya kökenli Bossa Nova, High Hopes ve They All Laughed şarkıları yer alır.

“Aşk Sarkıcısı”, yirmi yedi yıllık bir ilişkiyi Venedikin dar kanallarında gondoldan yapacağı serenatla bitirmek isteyen romantik Tony Gardner’in hikâyesini, müziğin hikâyesine dönüştürür.

“Come Rain or Come Shine” öyküsü Emily ve Charlie’nin ilişkisini düzeltmek üzere olan arkadaşları Ray’in gözünden anlatılır. Hikâye bu üç kişinin etrafında dönerken, öykü boyunca Ray’in ve Emily’nin üniversite yıllarında dinledikleri müziklerin plaktan çıkıvereceği duygusunu yaşarız.

Ishiguro bize “Come Rain or Come Shine” da Amerikan şarkılarını dinletir.

Irving Berlin’in Check to Check’i, Cole Porter’in Begin the Beguine’i, Heres that Rainy Day ve It Never Entered My Mind’i ya da Sarah Vaughan ve Chet Baker, Julie London, Peggy Lee, Sinatra, Ella Fitzgerald bunların arasındadır. Georgia on my Mind hatırlanan şarkıların arasındayken, Come rain or Come Shine ise Ray Charles’dan dinlendiğinde üzerlerinde mutluluk ve keder bırakır ve bu nedenle özel şarkılarındandır.

Ray, Emily ve Charles’in evinde Emily ile konuşmayı beklerken, Emily’nin karıştırdığı koleksiyonun arasında Fred Astaire, Chet Baker ve Sarah Vaughan ile karşılaşmayı başarır ama yine de eski plaklardan çok azının CD’sine sahip olduğunu görür.

Come Rain or Come Shine da Ray’in Emily ile Charles’in evinde giriştiği mücadele eğlenceli bir dille anlatılırken, Emily ile Ray’in konuşmaları başlamadan odaya dolan yine müziğin ta kendisidir.  Sarah Vaughan’dan Lover Man’i dinleriz Emily ile Ray konuşmaya başlamadan.

Nitekim, Emily ve Ray, Ray’in evde içine girdiği tuhaf duruma ve Emily ile Charles’in ilişkisine dair konuşurlarken bile kulağımıza Sarah Vaughan’in April in Paris şarkısı dolar ve biz müziğe kulak verirken, bir yandan da onların dansını izleriz.

Come Rain or Come Shine da arka pencereden akmaya devam eder. Ezgiler birbirine karışır.

“Malvern Hills” öyküsünde Hertfordhire manzarasına bakarak gitar sesi gelir kulaklarımıza. Hikâyede müzisyenlerin sohbetine ortak olur, İsviçre halk müziğini merak eder, Janacek, Vaughan Williams, Beatles ve Carpenters dinleriz.

“Noktürn” öyküsünde bir saksafoncunun öyküsünü dinlerken, yine yollarımız “Aşk Sarkıcısı” ndaki Tony Gardner ve Lindy Gardner ile kesişir. Ishiguro’nun yapıtlarında zaman zaman başvurduğu belirsizlik ve iç içe geçen hikâyelerin katmanlı örgüsü, bu son öyküyle ilk öykünün nasıl bir bağlantısı olduğunu düşündürür bize.

“Noktürn”, aslında bu beş öykünün içinde sanatı, sanatçıyı, sanatın sanatçının önüne geçme durumlarını anlatır; aynı zamanda tüm bunları bir saksafoncu ve onun hem içsel dünyasında yaşadığı karmaşalar hem de çevresinin duruma bakışı açısından değerlendirir ve bize de benzer soruları sordurur.

Nitekim öyküde, saksafoncu Steve çok iyi bir müzisyendir, ancak bir türlü müziği görünmez ve dikkate alınmaz;  bu müzisyenin görüntüsünün ilgi çekici olmamasıyla, çirkin olmasıyla ilintilendirilir. Karısı Helen bile onu estetik ameliyatı olması için ikna etmenin, görüntüsünü değiştirmenin derdindedir. Görüntüsü değiştiği anda müziğinin kıymetinin bilineceğini ve dikkate alınacağını düşünmektedir. Oysa Steve bunu kendine saygısızlık olarak alır  ve  görüntüsüyle  tanınmaktansa tanınmamış bir müzisyen olmayı tercih eder. Ama daha sonra yakın arkadaşı kendisini ikna eder,  ameliyat olmak üzere en ünlüleri ameliyat eden Boris’in ellerine bırakır kendisini.  Tabii, karısı zengin biriyle evlenerek onun ameliyatını üstlenmesini sağlamıştır, Steve ise tüm bu süreçteki konuşmalardan kendini uzakta tutarak en azından kendini korumaya çalışmakta direnir bir süre.

Steve’in doktor Boris’in evinde geçirdiği operasyondan sonra getirildiği Beverly Hills  Otel’de yüzü sargılı şekilde içine girdiği duygu durumları değişkenlik gösterirken, “dünyada sığ ve hastalıklı ne varsa hepsinin bir özeti gibi” gördüğü Lindy Gardner’in yan odada yaşadığını öğrenmesiyle; yeniden kendisinin müzik yeteneğine haksızlık ettiğini düşünür. Bir otel odasında yüzü sargılı ünlülerle ahbaplık ederek ünlü olmaya çalışan biriyle daha iyi görünerek prim yapmayı amaçladığını hissettiren bu girişiminden utanır ve büyük bir pişmanlık dalgasının akışında sürüklenir.

Daha sonra nefret ettiğini düşündüğü Lindy Gardner’le ahbaplığı, otel içinde geliştirdikleri tuhaf dostlukları, kendisine itiraf ettiklerini onun yüzüne söyleyememesi, bilinçaltında ünlü olmaya ve büyükler liginde yer alıp almamaya dair karışık hislerini getirir.

Tüm bu sorgulamalar Steve’nin zihninden geçerken ve otel odasında Lindy ile geliştirdikleri bu tuhaf arkadaşlık sürerken de müzik hep oradadır. Steve odasında Bill Evans dinler ve Lindy’nin ısrarı üzerine de kendi grubuyla çaldıkları şarkılardan The Nearness of You yorumunu dinletir Lindy’e.

Noktürnde diğer öyküler gibi bir müzisyenin hayatının bir kesiti üzerine kurulsa da, bu öykülerden daha fazla müziğin öne çıkışını müzisyenin görünüşünün ve görünürlüğünün rolü açısından sorgulayarak sanat ve sanatçıya dair felsefi bir açılım da getirir.  “Noktürn” müzisyenin kendisi de bu görüntü dünyasının bir şekilde parçası olduğu için müzisyenin pişmanlığıyla sona erseydi, daha eleştirel bir okuma sunabilirdi izlenimini yaratıyor; ancak Ishiguro okurun yönelebileceği bu eleştirel okumayı, müzisyenin zihnindeki gel-gitler aracılığıyla sunmakla yetiniyor.

Noktürnler’in son öyküsü Çellistlerde ise kemancı, basçı, akordeoncu, saksafoncu, çellocu müzisyenlerden oluşan bir grubun saksafoncusunun dilinden çellocu Tibor’un başından geçen bir olay anlatılır.

Tibor San Lorenzo kilisesinde bir resital verir ve o resitalde bir müzisyen kadın onu dinler, adı Eloise McCormack’tir. Çellist olarak tanıtır kendini. Ve Tibor’a genç çellistlerin yaptığı hataları görme ve düzeltme aşkıyla yandığını söyler. Ve sonra günler süren bir diyalog başlar aralarında. Çellonun dile geldiği, iki kişi arasında iletkenlik yarattığı, Eloise’nin çelloya hiç dokunmadan, Tibor’a nasıl daha iyi çalabileceğini öğrettiği ve Tibor’un sonuç aldığı diyaloglar…

Eloise’nin çelloya hiç dokunmaması konuşulmayan ama aralarında hep duran gizli bir meseledir. Tibor’un da günden güne merakını kamçılayan üstelik…. Derken o gün gelir ve Eloise sırrını açıklar; aslında çello çalmayı bilmemektedir, ama bir virtüöz olduğuna inanır, esasen öyledir de. Bu sayede Tibor’un eksiklerini görmüş ve düzeltebilmiştir. Eloise, gizli yeteneğini sıradan eğitim yöntemleriyle biçimlemek isteyen çellist hocalarına karşı gelmiş ve içindeki yeteneğin doğru yerde ve zamanda ortaya çıkması için yalnızca beklemiştir, tüm bunlar aslında onun virtüöz olmasını engellememiştir.

“Çellistler” de bu anlamda tıpkı “Noktürn” gibi, müziğe değen, müzikle  iç içe  geçen anları sıra dışı bir öyküyle veriyor, geriye çello sesi kalıyor kulaklarımızda.

Noktrünler, Ishiguro’nun müzikle çerçevelediği öykülerinde yaşamsal durumları, müzisyenlerin ıssızlığını, yalnızlığını, müziğin bir araya getirdiği uzaklıkları anlatır ve bize kelimelerle bezeli bir ses geçidi sunar.

 

Işıl Bayraktar – Özyaşam Öyküsü

İzmir doğumlu, ODTU iktisadi idari bilimler fakültesinde lisans, sosyal bilimlerde yüksek lisans yaptı. Ulusal, uluslararası kurumların sosyal araştırmalarında çalıştı. Öyküleri, yazıları pek çok dergide ve seçkide yayımlandı. Çürük atlar çöplüğü adında öykü kitabı var.