Nuran Durmaz

21 Ağustos 2018

 

Bir edebiyat eseri nasıl okunur? Bunun ötesinde, bir sanat eserinden nasıl zevk alınır? Edebiyat Dersleri, Nabokov’un Wellesley ve Cornell üniversitelerinde verdiği derslerin notlarından oluşuyor. Bu derslerde Nabokov, öğrencileriyle birlikte, Austen’in Mansfield Park’ını, Dickens’ın Kasvetli Ev’ini, Flaubert’in Madame Bovary’sini, Stevenson’un Dr. Jekyll ve Bay Hyde’ını, Proust’un Swan’ların Tarafı’nı, Kafka’nın Dönüşüm’ünü ve Joyce’un Ulysses’ini okuyor. Her bir okuma en ince detayına kadar inceleme içeriyor. Bu yazıda, Nabokov’un çok önem atfettiği Madam Bovary incelemesini ele aldım.

Öncelikle, yazarın okuma tekniğinden bahsetmem gerek. Nabokov, ayrıntıları en ince noktasına kadar incelemeyi seven bir yazar. Ona göre, kitabı genel yargılarla okumaya başlamak en yanlış okuma yöntemi. Mümkünse hiçbir şey bilmeden okumaya başlamak gerek. Kimi zaman ıvır zıvır diyebileceğimiz ayrıntıları sevgiyle biriktirdikten sonra genellemelere varmakta yanlış bir şey yok. Ama daha Madame Bovary’yi okumaya başlamadan önce, asıl konunun burjuvazinin kınanması olduğunu düşünmeye başlamak, hem yazara hem de esere büyük haksızlık. Sanat eserinin, her durumda yeni bir dünyanın yaratılması olduğunu daima anımsamalıyız. Öyleyse bir kitabı okumaya başladığımızda ilk yapmamız gereken şey, bu yeni dünyayı olabildiğince detaylı incelemek. Bu dünyanın, halihazırda bildiğimiz dünyalarla bariz hiçbir bağlantısı olmadığını düşünmeliyiz.

İyi bir okur, usta bir okur, etkin ve yaratıcı okur, yeniden okuyandır. İlk okumada kitabı tanımaya gayret ediyoruz. Zamanını, mekanını, kitabın ne hakkında olduğunu anlamaya çalışırken sanatsal bir değerlendirme yapmamız zor. Ancak ikinci okumada bu gibi detaylara hâkim olduğumuzdan, eserin sanatsal yönünü kavramaya odaklanabiliriz. Sanatsal bir değerlendirme yapabilmek için hayal gücünü devreye sokmak gerekiyor. Ancak hayal gücünün beslendiği kaynak, kişinin kendi geçmişine ait, nostaljiyle hatırladığı bir yaşam biçimi olmamalı. Bu anlamda esere uzak durmalı, bu uzaklıktan zevk alırken aynı zamanda herhangi bir başyapıtın iç dokumasının tadını tutkuyla çıkarmalıyız. Hem mesafe koymak hem de tutkuyla sarılmak nasıl oluyor derseniz, benim anladığım, duygusal okuma yapmak yerine romanın bizde bıraktığı duygusal izleri akılla yorumlamak gibi bir şey. İşte o zaman bir başyapıtın sanatsal güzelliğinin tadına tam anlamıyla varabiliyoruz.

Bir yazar, üç bakış açısından ele alınabilir. Bir hikâye anlatıcısı olarak, bir öğretmen olarak ya da bir büyücü olarak düşünülebilir. Büyük bir yazar bu üçünü kaynaştırır ama üstün gelen ve onu büyük bir yazar yapan ondaki büyücüdür. O büyünün tadını çıkarmak için akıllı okur, dehâ ürünü eseri yüreğiyle değil, aklıyla değil, belkemiğiyle okur.

Madam Bovary’yi bir de Nabokov ile birlikte okumak gerçekten çok keyifli. Onun bakış açısı bambaşka. Peri masalı olarak adlandırdığı romanın, biçem açısından şiirden beklenen etkiyi düzyazıda yapabildiğini söylüyor. Muhakkak ki bu eserin Fransızca okumasından alınacak lezzeti başka bir dile çevirisinden almak mümkün değil. Ancak, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan Nurullah Ataç ve Sabri Esat Siyavuşgil çevirisinin oldukça başarılı olduğunu söylemem gerek.

Nabokov bir romanı incelerken, önce romanın geçtiği mekan(lar)ı ve zamanı doğru tespit etmek için epeyce emek harcıyor. Örneğin, Madam Bovary’de adı geçen yerlerden Rouen dışındakilerin hepsinin uydurmaca olduğunu tespit etmiş. Kitaptaki olayların geçtiği dönemde ülkede neler oluyor, yönetimde kim var, yazarın romanı yazdığı dönem ile romandaki olayların geçtiği dönem ne kadar örtüşüyor? Çağın diğer önemli yazarları kimler? Onlar aynı dönemde hangi eserleri vermiş? En başta tüm bunları ortaya koyduktan sonra romanı okumaya başlıyoruz. Ancak bu bilgileri romana referans olsun diye toplamıyoruz. Çünkü Madam Bovary’nin içinde yaşadığı toplumsal çevre, tıpkı Bovary’nin kendisi gibi, Flaubert tarafından romanın amacına uygun olarak yaratılmıştır. Bunun böyle olması, dönemin koşullarını etraflıca bilme ihtiyacını ortadan kaldırmaz.

Nabokov’un en sevdiğim özelliklerinden biri, genel geçer doğruları, doğruluğundan şüphe etmeyi aklımıza getirmediğimiz konuları yeniden ele alıyor ve kalıplaşmış yargıları bir güzel ameliyat ediyor oluşu. Örneğin Madame Bovary roman kahramanlarının çoğunun burjuva olduğu konusundaki genel değerlendirme hakkında söyledikleri önemli. Romanı böyle basma kalıp bir fikirle okumaya başlamak yerine, bizi konuyu biraz da derin düşünmeye davet ediyor Nabokov. İlk başta Flaubert’in burjuva’dan ne anladığını bilmezsek romanı doğru okumamız mümkün değil. Flaubert için, burjuva sözcüğünün “kentte yaşayan” anlamı dışında philistine, yani “yaşamın maddi yönüyle ilgili ve yalnızca yerleşik geleneksel değerlere bağlı kişi” anlamı daha ön planda. Philistine kelimesi görgüsüzlük, gösteriş merakı ve zevksizlik anlamları da içeriyor. Aslında roman şehirde değil kırsalda geçiyor. Eseri bu bilgiyle gözden geçirince, karakterlerin nasıl çizildiği, olayların nasıl geliştiğine dair daha anlamlı bir görüşe sahip olabiliyoruz.

İzlekler de önemli. Katlar ya da kat kat pasta izleği örneğin. Bunu daha birinci bölümde, Charles’ın şapkasındaki kat detayında yakalamış Nabokov. Sonrasında, Charles ile Emma’nın düğünündeki pasta var. Düğünde kaçınılmaz olarak kat kat bir pasta -gene pek zevksiz, pek zavallıca bir şey- sunulur davetlilere. Pastanın nasıl zevksiz bir görüntüye sahip olduğu en ince detayıyla anlatılır. Pasta izleği bir nevi gösteriş merakının bayağılığını ve temelsiz sahte bir şeylerin varlığını daha iyi ortaya koymak için düşünülmüş olmalı. Düğün pastasının detayları bize tam da bu hissiyatı veriyor. Ve tabii ki en sonda Madam Bovary öldüğünde, Charles onun kat kat etekleriyle birlikte, gelin elbisesiyle, beyaz iskarpinleriyle ve başında taçla gömülmesini istiyor. Tutkulu sahte aşkların peşinde kendini harap etmiş kadın, bir bakire gibi gelinliğiyle gömülüyor. Bu da yine bize, romandaki başlıca karakterlerin sahteliğini, bayağılığını, hakikati hiç önemsemeyen, nasıl görünmek gerektiğini fazlasıyla vurgulayan yaklaşımlarını düşündürüyor. Bir de tabii, Charles’ın hiçbir zaman gerçek anlamda karısı olamayan Emma’yı, birliktelik hayallerinin en taze olduğu günündeki haliyle hatırlamak istemesinden de daha doğal bir şey olamaz.

Kat kat olma izleği, romanın biçemiyle de örtüşüyor. Görsel ayrıntıların art arda dizilmesi, şunun ardından bunun gelmesi, şu ya da bu duygunun gitgide yoğunlaşarak birikmesi… Ufkun sonuna vardınız mı, Saint-Jean bayırının yukarıdan aşağı, değişik büyüklüklerde, uzun, kırmızı serpintileriyle çizgi çizgi olmuş, dik yamaçlarıyla Argeuil ormanının meşeleri serilir önümüzde; bu serpintiler yağmur izleridir, dağın boz rengi üzerinde, ince ağlar gibi beliren bu tuğla renkleri de çevredeki pek çok maden suyu kaynağının varlığından ileri gelir.

Ne zaman pastanın üzerindeki çikolatadan sarkan Kupid (Latin mitolojisinde aşk meleği) detayı karşımıza çıksa, ortada sahte bir aşk olduğunu anlıyoruz. Tutkulu bir aşka şahit olacak gibiyiz, ancak bu aşk temelsiz, hakikatten uzak ve sahte. Emma, ikinci aşığı Léon ile Rouen’deki otel odasında buluştuğunda da bronz çalar saatin üzerinde bir Kupid vardır.

Bir de mavi rengi bir izlek olarak görüyoruz. Emma Bovary, yaşadığı aşklardan elbisesine kadar baştan aşağı mavili bir kadın. Rodolphe’un Emma’yı baştan çıkardığı bölümde, Emma’nın uzun mavi peçesi yılan gibi kıvrılarak başlı başına bir roman karakteri olur. Romanın sonuna doğru arsenik de mavi bir şişede karşımıza çıkacaktır. Mavi kavanozu kaptı, tapasını çıkardı, elini daldırdı, ak bir tozla doldurup çekti, ak tozu yemeye başladı. Cenazede de dağ bayır her yeri saran sis mavidir.

Romantik kelimesinin bambaşka anlamları var bu romanda. Nabokov’a göre, kitabın da kitaba konu olan kadının da romantik olmaktan anladığı, en belirleyici özelliği büyük ölçüde edebiyattan (romantikten çok romanesk bir edebiyattan) derlenmiş pitoresk olasılıklar üzerinde yoğunlaşmak olan, hülyalı, hayalci bir zihin alışkanlığı. Emma Bovary akıllıdır, duyarlıdır, az çok iyi eğitim görmüştür, ama boş kafalıdır; çekicidir, güzeldir, incedir ama bunlar ondaki ölümcül philistine’lik eğilimini dışlamaz. Kurduğu egzotik düşler, içten içe genel geçer yargılara dört elle sarılan, geleneksel’i çiğnemek için en geleneksel yollara başvuran (gelenekseli aşmanın en geleneksek yöntemi de evlilik dışı ilişkidir çünkü) bir taşra burjuvası olmasını engelleyemez.

Nabokov’un, Madam Bovary hakkında değerlendirmeleri çok acımasız. Ben bu duyarlı kadının, kendini, içine hapsolmuş olduğu philistine topluluğunun dışına atacak bir gücü veya iradesi olmadığını, ancak tek arzusunun hep bir şekilde bunların dışına çıkabilmek olduğunu düşünmüştüm. Ve Paris’e gidebilseydi, belki bir şeyleri değiştirebilirdi diyebilirdim. Nabokov’u okuduktan sonra, romandaki en önemli philistine’in belki de Emma’nın ta kendisi olduğuna ikna oldum. Lükse olan düşkünlüğü, işini bilir taşralı özellikleri dikkate alındığında, tutkulu aşklar gibi görünen ilişkilerinin aslında tamamen kendisini avutmak için sığındığı hayaller olduğunu daha iyi anladım. Lükse düşkünlüğü de bu yüzden. Kendi sosyal statüsünü olduğundan daha iyi bir yerlerde görme istediğinin bir sonucu.

Emma’nın çok büyük aşk yaşadığını zannettiği adamların ikisi de serseridir. Aslında Emma’yı gerçekten seven tek kişi kocası Charles’dır. O da philistine’dir, ama aynı zamanda acınacak bir insandır. Onunla tanışacağı zaman, Emma’nın çiftliğine yaklaşırken Charles’ın atı ürker. Adamın sakin yaşamının alt üst olacağını sezmiş gibidir. Charles’ın sevdiği Emma, belki de hayallerinde besleyip büyüttüğü bir fanteziden ibarettir. Onu gelinliğiyle gömdürmek istediğine göre, onu hep evlendiği ilk günkü haliyle hatırlamak istemektedir. Emma’yı Charles’ın gözünden gördüğümüz bölümlerde Emma, zarif, hassas, romantik bir kadın olarak çizilir. Charles Emma’yı farbelalı mavi giysisi içinde zarif tırnakları ve saç biçimiyle görür. Başının eğilişine göre hafiften derinleşen ince bir çizgiyle ayrılan öylesine düz saçları, şakaklara doğru dalgalı bir hareketle gider, arkada gür bir topuzda birleşir. Charles, Emma’nın saçının her kıvrımına hâkim olacak kadar dıştan nasıl göründüğünü iyi biliyor olmakla birlikte, kadının içinde yanan ihtiras ateşine, bu kadarı da olmaz dedirtecek kadar kör ve sağırdır.

Emma, romansların, az çok egzotik denebilecek romanların, romantik şiirlerin bıkmak bilmez bir okurudur. Aşinalık kurduğu yazarların bazıları birinci sınıftır, Walter Scott ya da Victor Hugo gibi. Ama önemli olan, yazarların iyi ya da kötü olmaları değil, Emma’nın kötü bir okur olmasıdır. Kitap okurken heyecanlara kapılır, sığ ve çocukça kendini o ya da bu roman kişisinin yerine koyar. Emma’nın bu romanları okuyuş şekli ve duvarın yonca biçimli nakışları altında, dirsekleri taşa dayalı, çenesi ellerinde beyaz atlı prensini bekleyen şato hanımları gibi yaşamak arzusu ne kadar bayağı olsa da, Flaubert’in anlatımı öyle değildir. Flaubert, kaba saba hatta zaman zaman tiksinç olabilecek detayları sanatsal açıdan dönüştürmeyi, dengelemeyi çok iyi bilmektedir. Nabokov’a göre Flaubert’i iyi yazar yapan özelliklerinden belki de en önemlisi budur. Sonuçta Nabokov da Flaubert gibi bir estettir.

Madam Bovary, gerçekçi ya da doğalcı bir roman değildir. Flaubert romanın kurgusunu kendi vurgulamak istediği philistine yaşam tarzı üzerine oturtmuştur. Bu sebeple de olayların akışında gerçekçilik aramak anlamsızdır. Geceleri uyandığında yatakta karısının tarafını boş bulan Charles’ın durumdan şüphelenmemesi, yöredeki işgüzarlardan birinden bir mektup almaması, Mösyö Homais’in Emma’nın gönül serüvenlerini hiçbir zaman fark etmemesi bu yüzdendir. Bu durum, philistine davranış biçimine de oldukça uygundur. Kendi çıkarları için olmadıkça veya kendine zarar verme ihtimali olan durumlardan kaçınmak için gerçekleri görmezden gelir bu insanlar.

Aslına bakarsanız, bütün kurmaca kurmacadır diyor Nabokov. Bütün sanat aldatmacadır. Bütün büyük yazarların dünyaları gibi Flaubert’in dünyası da kendi mantığı, kendi kuralları, kendi rastlantıları olan bir düş dünyasıdır. Kurulan bu dünyada anlatılanları bugünün dünyasına uyarlamak gayet mümkündür. İşte bu yüzden Flaubert zaman ve mekan sınırlamaları dışında bir sanat eseri yaratabilmeyi başarmıştır.

 

Gustave Flaubert, Madame Bovary, Çev: Nurullah Ataç, Sabri Esat Siyavuşgil, Remzi Kitabevi, 1973.  
Vladimir Nabokov, Edebiyat Dersleri, Çev: Ayşe Lucie Batur, Fatih Özgüven, İletişim Yayınları, 4. Baskı, Şubat 2017.

 

Nuran Durmaz – Özyaşam Öyküsü

Orta Doğu Teknik Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu. İlk romanı Kayıp Düşler Peşinde 2013 yılında, ikinci romanı Salyangozun Yolculuğu 2016 yılında yayımlandı. Halen yönetim danışmanlığı alanında çalışıyor ve İstanbul’da yaşıyor.