1. “MAHKÛM MELAHAT” KİMDİ?

 

                                                          “Esmerdi Melahat.

                                                          Boynu uzundu

                                                                        ve bir kuş boynu gibi nazlıydı.

                                                          Dudakları kırmızı ve boyasız

                                                          Fakat ayakları çok büyüktü

                                                          ve elleri erkek ellerine benziyor.”

 

  1. “MAHKÛM MELAHAT” TİPİNDE İKİ KADIN KOMÜNİST İÇERİLMİŞTİR…

Nâzım Hikmet’in Destan’ında “Mahkûm Melahat” tipinde içerip özümsediği Fatma Nudiye Yalçı ile Emine Alev’in kimler olduklarını öncelikle açıklamamızda yarar var. Fatma Nudiye Yalçı’nın “Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi”nin 29 Ağustos 1938 tarihli “Hüküm Fıkrası”nda kimliği şu şekilde geçiyor: “1320’de İstanbul Kasımpaşa’da doğmuş Dz. Mk. Ön.Yzb.’lıktan emekli Hüseyin Hüsnü kızı…”

“Türk ulusu adına” karar veren Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nin Fatma Nudiye Yalçı’ya biçtiği ceza da şöyle ifade edilmiştir:

“İcabı görüşüldü ve düşünüldü:

Suçu sabit görülen Fatma Nudiye Yalçı’nın suçuna uyan As. C. K.’nun 94. maddesine istinaden ve işlediği fiilin Donanmanın disiplinini sarsan ve binnetice memleket müdafaasına ehemmiyetli bir tehlike ve zarar iras eden fiillerden olması ve istihsal edilmek istenen neticenin vehameti takdiri şiddet sebebi addile takdiren (10) sene müddetle ağır hapis cezası ile cezalandırılmasına ve T.C.K. 31. ve 33. maddeleri mucibince müebbeden amme hizmetlerinden mahrumiyetine ve ceza müddeti kadar hacir altında bulundurulmasına…”

Şu anki bilgilerimiz yeterli olmamakla birlikte; Fatma Nudiye Yalçı’nın 1930’lu yıllarda Türkiye devrimci hareketinin içinde yer aldığı, 1938 Donanma Davası öncesinde kimi faaliyetlerin içinde bulunduğu ve zaman zaman cezai koğuşturmaya uğradığı anlaşılıyor. Bunu öncelikle Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nin “Esbab-ı Mucibe”sinden (Gerekçeli Kararından) öğreniyoruz.Askeri Mahkeme esbab-ı mucibesinde şunları yazıyor:

“Maznun Fatma Nudiye Yalçı alınan ifadesinde; Dr.Hikmet’le Kerim Sadi’nin evinde tanıştıklarını, Hikmet’in halen mesai arkadaşı olduğunu, Kıvılcım Kütüphanesi her ne kadar Doktor’un namına ise de sermaye ve mesailerinin müşterek bulunduğunu, fikri içtihat serbest olduğuna göre kendisinin ‘Marksist’ bulunduğunu (…) kendi eserlerinin hemen hepsinin menedilmiş olduğunu ve sekiz seneden beri yalnız Rus Konsoloshanesi’nde Türkçe dersleri verdiğini ifade etmiştir.”

Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nin “esbab-ı mucibe”li kararından da anlaşıldığı gibi; 1930’lu yılların başında Marksizme gelen Fatma Nudiye Hanım 1935’te Kerim Sadi’nin evinde tanıştığı Doktor Hikmet Kıvılcımlı ile fikir ve eylem beraberliğine girmiştir. Doktor Hikmet’in 1929 İzmir Komünist Davası’ndan çarptırıldığı 4.5 yıllık hapis cezasının 1933 Ekim’inde bitmesinden sonra kurduğu Marksizm Bibliyoteği kitabevinin editörlerinden, kısa süre sonra da açılan Kıvılcım Kütüphanesi’nin ortaklarından biri olmuştur. Marksizm Bibliyoteği kitabevinin yayınlarından biri olan “Sosyete ve Teknik” (Toplum ve Teknik) Fatma Nudiye Yalçı imzasını taşımaktadır. Aynı zamanda adı geçen yayınevinin çocuk kitapları versiyonunun yönetimini de üstlenmiştir. Doktor Hikmet Kıvılcımlı ile aralarındaki (resmi bir nikâh ve evlenmeden geçmeyen) kadın-erkek ilişkisi, zaman zaman uğradığı adlî soruşturmayı -gerek gözaltı gerekse tutuklanma şeklinde- 1938 Donanma Davası’nda 10 yıl hapis şeklinde taçlandırmıştır.

29 Ağustos 1938 tarihinde Erkin gemisinin güvertesinde yapılan son duruşmada verilen 10 yıllık ağır hapis cezası, askeri temyizce de onandıktan sonra davanın sivil mahkûmları Nâzım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı ve Kemal Tahir’le birlikte; şair Nâzım Hikmet’in Destan’ında “941 baharında” Haydarpaşa Garı’ndan saat “15.45”te hareket eden katarla bir Anadolu hapishanesine gönderilmekte olan “Mahkûm Melahat”ta içerilip özümsenen kişi işte bu Fatma Nudiye Yalçı’dır…

Komünist mahkûmlar  “941 baharı”nda Haydarpaşa Garı’ndan hareket eden “15.45” katarının “510 numaralı üçüncü mevki vagonu”nun “birinci bölmesi”ne yerleştirilmişlerdir. Nâzım Hikmet, üç erkek mahkûmu kendi aralarında, çeşitli konularda konuştururken; bize en küçük davranışlarını, yakın çevrelerinde olup bitenleri de anlatır. “Mahkûm Halil kitap okurken”, “Kelepçeli Süleyman” bölmenin önündeki üniversiteliye içerlemekte, “Kelepçeli Süleyman”ın bu haline, “Kelepçeli Fuat” bembeyaz dişleriyle gülmektedir…

 

“Kelepçesiz Melahat

ince kansız bileklerinin hürriyetiyle mağrur

ve ellerini kullanabilmek imkânıyla keyifli

                                                        elma yemektedir”

 

Bölmedeki mahkûmların az-çok kimler olduğunu tahmin eden “üniversiteli”nin aşırı ilgisinden rahatsız olan “Mahkûm Süleyman” (yani gerçekte Kemal Tahir) “Mahkûm Melahat”ı koruma endişesi içindedir. Muhafızlardan Jandarma Haydar’ın “camlı kapının bölmesini indirmesine” rağmen üniversiteli hâlâ koridordan ayrılmamıştır. İçerdeyse komünist mahkûmların kelepçeleri jandarmalar tarafından çözülmüş, sohbet koyulaşmıştır. Artık Nâzım Hikmet mahkûmları bize fiziksel özellikleriyle tanıtmaya başlar.

Örneğin “Melahat”ın tipini şöyle çizer:

“Mahkûm Süleyman çıktı koridora

                                         mahkûm Melahat’le beraber.

Esmerdi Melahat

Boynu uzundu

ve bir kuş boynu gibi nazlıydı.

dudakları kırmızı ve boyasız.

Fakat ayakları çok büyüktü

ve elleri erkek ellerine benziyor”

 

510 numaralı üçüncü mevki vagonun” bölmesinden “Mahkûm Süleyman”la “Mahkûm Melahat” dışarı çıkarlar:

 

“Mahkûm Süleyman çıktı koridora

                                         mahkûm Melahat’le beraber.

(…)

 

Üniversiteli yol açtı gülümseyerek

                                         -herhalde Melahat’e-

Melahat geçti.

Süleyman genç adamla konuştu

                         karanlık ve haşin;

“-Bayanı birine mi benzettiniz?”

“-Hayır.

Fakat şey…

         Size bir şey soracaktım.

         Arkadaşlarınızdan biri Halil Bey,

                         muharrir Halil Bey değil mi?”

“-Evet, O,

         ne olacak?

         Halil’i tanır mısınız?”

 

“-Yazılarından ve resimlerinden.

Konuşabilsem kendisiyle…”

Düşündü Süleyman:

“Polis mi?

Çok kurnaz zampara mı?”

Sonra teşhisi koydu

         (gizli kavgaların adamı

                         ve erkek insiyakıyla)

“Ne polis

ne zampara.

Şöhretliye heveskâr.

Belki de sempatizan.”

(…)

Melahat döndü.

Üniversiteliden ayrıldı Süleyman”

 

Tekrar bölmeye dönerler. Tren “İzmit ovasını geçmekte”dir. Jandarmalarla mahkûmlar konuşmaktadırlar. Destan’da ilk ortaya çıktığından beri Fatma Nudiye Yalçı tipini içerip özümsemiş olan “Mahkûm Melahat” burada değişir.

Şimdi artık çocuğu burnunda tüten bir anadır:

 

“Mahkûm Melahat sordu jandarma Haydar’a:

“-Çocukları sever misin?”

“-Sevilmez mi,

Allah’tan büyük ne var, demişler

                         çocuk var, demiş.

Öyle ya

çocuk Allah korkusunu bilebilir mi?

                                         Bilemez.

Kim kimden korkmazsa o, ondan büyüktür.

senin çocuğun var mı abla?”

“-Var.

         Annemin yanında bıraktım.

         Üç yaşına yeni bastı

         gelecek yıl getireceğim.”

“-Mahpushaneye mi?”

“-Evet.”

“-Olur.

         Çocuk için hepsi bir

         Bir çocuk için, bir de kediler için,

         ha mahpushane, ha cenneti âlâ…

         Babası nerde?”

“-O da hapis.”

“-Ne iş yapardı?”

“-Tütünde çalışır

         Ben de tütünde çalışırım.”

“-Deppoylarda mı?”

“-Evet.”

“-Bilirim deppoyları,

         Bir İbrahim vardı bizim köyde,

         Samsun’a gidip tütüne girdi

         üç yılda ince hastalıktan ölüverdi

         Sen kocanın olduğu yere mi gidiyorsun?”

“-Hayır

         O başka cezaevinde.”

“-Allah acısın abla.

         Ne denir?

         Üzülme iyi olur.”

 

Bu sırada “Mahkûm Halil” Jandarma Hasan’la konuşurken, bu kez Jandarma Haydar sohbet etmektedir “Mahkûm Melahat’la:

 

“Höyükleri anlatıyordu Melahat’a jandarma Haydar:

‘-Bizim köye bir saat

                         Alevi köyü vardır.

Çalışkan adamlardır ama horoza taparlar…

Höyükler işte onların köyünde.

kazıyorsun

         dev suretinde taşlar çıkıyor içinden,

                         toprak çanaklar, altın geyikler.

hükümet karışıyor bu işe şimdi.

Bulduğunu Ankara’ya

                         müzehaneye kaldırıyor.

Hiç müzehaneye gittin mi abla?’

Melahat güldü:

‘-Gitmedim.’

‘-Ben gittim, İstanbul’da bir kere.’

‘-Askeri müzeye mi?’

‘-Hayır

ötekine.

Görülecek şey.

Hep gavur padişahlarının taştan suretleri.

O vakitler demir yokmuş anlaşılan

olsa, onlar da Atatürk’ünküler gibi demirden dökülürdü.

ve de çoğu çıplak.

Karılar da var.

Kabirleri de orda.

Bir gün imiş onlar da yaşamışlar,

şimdi öyle taştan duruyorlar müzehanede.”

 

Destan, iki ayrı saatte kalkan iki ayrı tren esprisiyle devam etmektedir…

İkinci Kitap”ın “V.Bölüm”ünde Haydarpaşa Garı’ndan saat 19.00’da kalkan Anadolu Sürat Katarı yaklaşırken Sapanca’ya; “109 kilometre cenubunda Anadolu sürat katarının/giriyordu Bilecik İstasyonu”na bir başka tren. Şair tekrar; “510 numaralı üçüncü mevki vagon”un bölmesine döner. Koridordaki “Üniversiteli” sonunda mahkûmların bölmesine girmeyi başarmış, “Mahkûm Halil”den “son harbin ekonomiko-sosyal sebeplerini” dinlemekte; duyduklarından harbin dehşetini az-çok kavrayan muhafız jandarmaların çavuşu, nedeni; “İnsanların Allah’a asi gelmesine” bağlamakta, “Mahkûm Fuat”yüreğindeki İstanbul”la “açık pencereden geceyi seyretmekte”dir… “Mahkûm Melahat” ise İstanbul’da bırakıp geldiği küçük kızını düşünmektedir:

 

“Kızını düşünüyordu Mahkûm Melahat:

‘İki kat entarisi, dört çift çorabı var,

                         patikleri eskidi,

                                         kış gelirse yün atkısı yok!”

 

Başından beri “Mahkûm Melahat” tipinde içerilip özümsenen Fatma Nudiye Hanım’ın gerçek hayatta bir çocuğu -burada kızı- olmamasına rağmen; Destan’ın bu bölümlerinde, küçük kızı aklına düşen bir ana tipine niçin geçmiştir, şimdi bunu araştıralım. Nâzım Hikmet; erkek mahkûmlar Halil, Süleyman ve Fuat’ta nasıl birden fazla komünist kişi ve kimliği tipleştirmişse; “Mahkûm Melahat”ta da ikinci bir kadın komünisti içerip özümsemiştir. Buradaki ikinci kadın komünist Emine Alev (Şamilof)’dir.

 

  1. EMİNE ALEV KİMDİ?

 

Emine Alev, 1938 Donanma Davası’nda kocası Hamdi Alev Şamilof’la birlikte yargılanarak 5 yıl ağır hapse mahkûm edilmiştir. Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nin, 29 Ağustos 1938 tarihli “Hüküm fıkrası”nda kimliği şu şekildedir:

“1327’de Edirne’de doğmuş Ahmet kızı ve Hamdi Alev karısı Emine Alev…”

Türk ulusu adına” karar veren Donanma Komutanlığı Askerî Mahkemesi Emine Alev hakkında da “icabını görüşüp, düşünmüştür”:

3-Suçu sabit görülen Emine Alev’in suçuna uyan Askeri Ceza Kanunu’nun 94. maddesine istinaden (5) sene müddetle ağır hapis cezasıyla mahkûmiyetine ve T.C.K. 31. ve 33. maddeleri mucibince (5) sene hidematı ammeden mahrumiyetine” karar vermiştir.

Kararın “esbab-ı mucibesi”nde de Emine Alev’in durumu şu şekilde anlatılmaktadır:

“Maznunlardan Emine Alev ifadesinde: Nâzım Hikmet’in evine kocasının mektep arkadaşı olmak dolayısıyla ötedenberi münferiden veya kocası ile beraber gitmekte olduklarını ve 1936 yazında kocasının arkadaşı bulunan Başgedikli Hamdi ile Kadıköy’de buluşarak Nâzım Hikmet’in Erenköy’deki evine gittiklerini…”

Davanın önde gelen sanıklarından Başgedikli Hamdi Alevdaş’ın ifadesinden Emine Alev’in “suçu” yargı diliyle şöyle ifade ediliyor:

“Arkadaşı Hamdi Alev’in karısı olmak dolayısıyla tanıdığını, izinli bulunduğu bazı geceler evinde kaldığını ve Emine Alev’in 1934 senesinde gemiler Kadıköy önünde bulunduğu sırada bir gün Kadıköy iskelesinde buluşarak ve beraberce Emine’nin kalmakta bulunduğu Nâzım Hikmet’in Erenköy’deki evine gittiklerini ve orada Emine’nin kendisini Nâzım Hikmet’e takdim ettiğini ve daha evvel gıyaben tanıtılmış olacak ki, üzerinde resmi elbise olmadığı halde Nâzım Hikmet’in kendisine ‘Merhaba Kaptan’ diye iltifat ettiğini…”

Bu davada 18 yıl ağır hapse mahkûm edilen Hamdi Alev Şamilof’la, karısı 5 yıl ağır hapse mahkûm Emine Alev (Şamilof)’in; 1938’de tahminen 4-5 yaşlarında olan bir kız çocukları vardır. Kıvılcımlı’nın 1971 yazında kaleme aldığı anılarının bir yerinde değindiği gibi: “Süt teni, çakır gözleri, lepiska sarı saçları” vardır bu kız çocuğunun…Nâzım Hikmet’in Destan’ındaki zamanlamaya göre “941 baharı”nda; aslında ise 1939’da baba Şamilof’la anne Şamilof (Emine) Donanma Davası’nın “bahriyeli” mahkûmlarıyla birlikte Sinop kalesine yollanmıştır.

(İlk Baskıda Önemli Not: Birkaç yıl önce “Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi”ne yazdığım biyografisinin bazı noktalarını ortaya çıkarmak için yaptığım girişimler sırasında Hamdi Alev Şamilof’un (kendisi 1969 yılında öldü) eşi Emine ile kızı Ümit’in izini Brüksel’de buldum.Hamdi-Emine Şamilof çiftinin kızı Ümit’in Köy Enstitülü ünlü eğitimci Hürrem Arman’ın oğluyla evlenerek, eşinin BM’in bir birimindeki görevi yüzünden Brüksel’de oturmakta olduğunu, annesi Emine’nin de yanlarında bulunduğunu öğrendim. Eskilerin “Berber Emine” olarak da tanıdıkları Emine Alev’le, damadının yardımıyla yapmaya çalıştığım telefon konuşması; Emine Hanım’ın çok yaşlı olması ve konuyu anlayınca duygulanarak gözlerinin dolması ve sesinin boğulmaya başlamasıyla tamamlanamamıştı. Bir sonraki telefon konuşmasındaysa kızı Ümit, baba Şamilof’un doğum tarihi ve ilk gençlik yılları konusunda beni bilgilendirmişti. Bu durumda gerek Emine Alev Şamilof’un (yani Destan’da “mahkûm Melahat”ta içerilip özümsenen ikinci kadın komünistin) gerekse mahkûm ananın “patikleri eskidi/kış gelirse yün atkısı yok” diye hayıflandığı kızı “Ümit”in halen hayatta olduklarını söyleyebilirim. -E.K.)

Nâzım Hikmet ilk başta “Meşhur Adamlar Ansiklopedisi” olarak planladığı, ancak sonradan “Memleketimden İnsan Manzaraları” şekline dönüşen destanının kahramanlarını; Çankırı Cezaevi’nde “A’dan H harfine kadar” küçük küçük notlarla çizerken Emine Alev’e “Fahamet” adıyla bir yer ayırmıştır:

 

“FAHAMET-(Kavala muhacirlerinden.)

                                         (1330)

         Ortaköy’de (İstanbul) tütün işçisi (1928).

         Sultanahmet’te kadın berberi (1936).

         Verem (1938).

         Sinop’ta siyasi mahkûm (1939)”

                         (Nâzım Hikmet, Yatar Bursa Kalesinde, S.69.)

 

Fahamet” tipiyle ele almayı planladığı Emine Alev’i Nâzım Hikmet burada da soyutlayarak doğum tarihini ve yılını değiştirmiştir.Yukarılarda da değindiğimiz gibi, aslında “1327 Edirne doğumlu” olan Emine Alev, burada “1330 doğumlu” ve “Kavala muhacirlerinden” olarak gösterilmiştir. Tütün işçiliği, “berberliği” (Eski tüfeklerin “Berber Emine” olarak adlandırmaları ‘kadın berberliği’ yapmasından gelmektedir) ve 1939’da “Sinop’ta siyasi mahkûm” oluşu “Fahamet”in tümüyle Emine Alev Şamilof olduğunun kanıtlarıdır. Ancak “Memleketimden İnsan Manzaraları”nın Türkçe’de yayınlanan tamamının hiçbir yerinde “Fahamet” yer almamıştır. Belki de Nâzım Hikmet yazmıştır da Moskova’da yayınlanan önsözde “60.000 dizeden elde 15.000 dize var bugün” dediği gibi, yok edilen dizelerin içinde gitmiştir.

Sürekli değindiğimiz gibi Nâzım Hikmet, Destan’ında bir yandan da “Mahkûm Melahat” tipinde özümsediği ve içerdiği ikinci kadın komünist olarak Emine Alev’e yer vermeden edememiştir…

Destan’ın “İkinci Kitabı”nın 8. bölümünün başında “15.45 Katarı” beş dakika rötarla, (“saat sekizi çeyrek geçiyordu”)Haydarpaşa’dan 15.45’te kalkan katar” girmiştir sessizce Ankara Garı’na… Mahkûmlar Vilayet Jandarma Merkezine doğru yola koyulurlar… Kimi konuşmakta, kimi aklından bir şeyler geçirmektedir:

 

“-Süleyman”- dedi mahkûm Halil-

                         “şehirle bozkırın kavgasına bak”

“-Görüyorum,

         henüz ayakta olsa da

                                         bozkır yeniliyor.”

Durdu tesfiyeci mahkûm Fuat.

okşadı ince bıyıklarını kelepçenin demiriyle

bir tezgâha bakar gibi şehre baktı:

“-Ben beğendim Ankara şehrini kardaşlar”- dedi-

                         “aklım ermez ama yapı işine

                                         belli ki ter dökmüş bizim işçi milleti

                                                      temiz iş çıkarmışlar…”

 

Bundan sonra gelen dizelerde artık “Mahkûm Melahat”, Fatma Nudiye Hanım’dan ziyade Emine Alev olmaktadır:

 

“Bakıyordu gökyüzüne mahkûm Melahat:

Gökyüzü masmavi

                               geniş

                                         rahat.

Hop

lastik top

Çocukluğu geldi, kızı geldi aklına.

Topunu havaya fırlat kızım,

                                         havaya fırlat.

Topu yok kızımın.

İstanbul’a mektup:

“Anne, lastik bir top al benim kıza,

koskocaman kıpkırmızı olsun,

benim gümüş küpeleri sat!”

Topunu havaya fırlat kızım,

                                         havaya fırlat.

Nerde top oynayacak?

Gökyüzü gözükmez bizim sokakta.

Havada bulut, sen bunu unut.

Havada yüzen tek bulutu gördü Melahat:

bir çocuk gömleği gibi küçük

                                                 şirin

                                                        ve beyazdı,

ve uçsuz bucaksız mavilikte gidiyordu gülümseyerek.

Karşı kaldırımdaydı üniversiteli

(bırakmamıştı peşini mahkûmların)

baktı Melahat’ın baktığı yere.”

 

Mahkûmlar Ankara Vilayet Jandarma Merkezi’ne götürülürler. “Melahat erler koğuşunun önünde sofada” kalır. Saatler sonra tekrar sevkiyat anı gelmiştir.

 

“Kapının demiri çekildi dışardan.

Hep o yana baktılar.

İki jandarmayla Melahat açılan kapıda göründü.

“-Çocuklar biz gidiyoruz”

                         (Ankara Hapishanesinde kalacaktı Melahat

                         zaten ötekiler de ayrılacaktı birazdan:

                         Süleyman doğuya, Fuat kuzey taraflarına

                         Halil bir bozkır hapishanesine gidecekti)

“-Biraz dur, abla”

İpekli, kırmızı bir mendil verdi Fuat:

“-Gözünün yaşını silersin aklına geldikçe kocan.

   Zaten bu onun yadigârıdır

   Sen sakla daha iyi…”

 

Artık şu yukarıdaki dizelerde “Mahkûm Melahat” o kadar Emine Alev’dir ki, kocasının -yani Hamdi Alev Şamilof’un- bir başka hapishanede yatmakta olduğu açıkça vurgulanmıştır.

Erkek arkadaşları “Mahkûm Melahat”ı uğurlamayı sürdürürler:

 

“Halil sordu:

“-On beş liran var değil mi?

                         şu beşi de al, yirmi olsun.

Her hafta mektup yaz kuzum.

Oldukça rahattır Ankara Hapishanesi.

Yerleş, kızını da getirirsin yanına…”

El sıkıştılar,

Melahat’ın gözleri yaşardı biraz.

Melahat güldü.

Melahat kayboldu.

Kapandı kapı

ve dışardan demiri tekrar sürüldü…”

Bu dizelerle “Memleketimden İnsan Manzaraları”nın “İkinci kitabının sonu” gelir. Bazen Fatma Nudiye Hanımı, bazen Emine Hanım’ı içerip özümseyen “Mahkûm Melahat” tipi de Destan’da artık kaybolmuştur…

Paylaş
Önceki İçerikİsveç-Türkiye Edebiyat Buluşması: Kadın Yazısı
Sonraki İçerikİnce Memed, Yaşar Kemal ve Doğa
Avatar
Günümüz gazeteci yazarlarındandır. 1 Ocak 1949’da Denizli’de doğdu. İlkokulu doğduğu yerde, ortaokul ve liseyi Aydın Lisesi’nde okudu. İstanbul’a geldi, Babıâli’de gazeteciliğe başladı (1967). 12 Mart 1971 Darbe döneminde tutuklanıp yargılandı. Afla hapisten çıktı (1974). Gazeteciliğe devam etti. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin üyesi  ve Sarı Basın Kartı (sürekli) sahibidir. 1980’li yıllarının sonundan başlayarak tüm zamanını yazarlığa ayırdı. Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS)’nda iki dönem (1995-1998) Genel Sekreterlik yaptı. Radikal gazetesinde “Exlibris” köşesini (Ekim 1996-Ağustos 1999), Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC)’nin yayın organı Bizim Gazete’de “Unutmadan” köşesini (24 Ocak 1998-29 Ekim 2011) yazdı. Yol Televizyonu’nda, 9 Aralık 2011’den 15 Haziran 2012’ye kadar haftada bir, “Emin Karaca ile Unutmadan” programını yaptı. Ödülleri: Köşe Yazısı Dalında; 1993 Musa Anter Gazetecilik Yarışmasında Birincilik Ödülü’nü; İnceleme Dalında 1996 Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başarı Ödüllerinden Mansiyon’u; Dizi Röportaj Dalında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 2000 Yılı Türkiye Gazetecilik Başarı Ödülü’nü; 2001 Cevdet Kudret Araştırma-İnceleme Ödülü’nü; 2006 Ayşe Nur Zarakolu Düşünce Özgürlüğü Ödülü’nü; 2012  Doğançayır Belediyesi-Yazılıkaya Şiir Yaprağı Dergisi Nâzım Hikmet Araştırmaları Ödülü’nü kazandı. Kitapları: "Edebiyat-ı Cedide’nin Felsefesi/Hikmet Kıvılcımlı" (1989) "Ağrı Eteklerinde İsyan" (Bir Kürt Ayaklanmasının Anatomisi), Dördüncü Basım 2013, "Yeraltı Dünyadan Başka Bir Yıldız Değildi" (1929 TKP İzmir Tutuklamasının Öyküsü) İkinci Baskı 2001, "Nâzım Hikmet Şiirinde Gizli Tarih", Beşinci  Baskı 2011, "Cumhuriyet Olayı" (Bir Gazetenin Yaşamöyküsü) 1994, "Milliyet Olayı" (Bir Gazetenin Yaşamöyküsü) 1995, "Kalaşnikof’a Güzelleme" (Dergi Yazıları) 1995, "Nâzım’ın Aşkları" 1995, "Eski Tüfeklerin Sonbaharı" (Eski Kuşak 11 Türk Komünistiyle Röportajlar) Dördüncü Baskı 2013, "Türk Basınında Kalem Kavgaları" (Ben Senin Cemaziyelevvelini Bilirim) İkinci Baskı 2008, "Nâzım Hikmet’in Aşkları" (Sevdayım Tepeden Tırnağa) Altıncı Baskı 2010, "Sintinenin Dibinde" (T.C.’nin Hukuksal Öyküsü) Üçüncü Baskı 2013, "12 Eylül’ün Arka Bahçesinde" (Avrupa’daki Mültecilerle Konuşmalar) Dördüncü Baskı 2008, "Sosyalizm Yolunda İnadın ve Direncin Adı: Kıvılcımlı", İkinci Baskı 2011,   “Sevdalınız Komünisttir” (Nâzım Hikmet’in Siyasal Yaşamı) Beşinci Baskı, 2010, "Plazaların Efendisi Aydın Doğan" (Bir Medya İmparatorunun Öyküsü) Üçüncü Baskı 2004, "Kaybolan Babıâli’nin Ardından" (Anılar, Portreler, Anekdotlar) 2004, "Vedat Türkali Ansiklopedisi" (Abdülkadir Pirhasan Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey) 2006, "150’likler", Genişletilmiş İkinci Baskı 2007, "Birinci Meclis’te Muhalifler" 2007, "Unutulmuş Sosyalist: Esat Adil" (Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun Hayatı, Mücadelesi ve Eserleri) 2008, "Tepeden Tırnağa Nâzım Hikmet", (Nâzım Hikmet’e Dair Yazılar) 2010. "Vaaay Kitabın Başına Gelenler!..", Kasım 2012. "Romantik, Mistik, Ağır Mahkûm ve Göçmen Şair NÂZIM HİKMET", (Biyografi), 2015. "Türk Edebiyatında Kavga" (“En Büyük, En Önemli, En Bilgili Yazar Benim!”) 2017