Nazım Hikmet

 

III. NÂZIM HİKMET’İN İDEOLOJİSİNİN TEMSİLCİSİ: “MAHKÛM” TESFİYECİ FUAT

 

Manzaralar”ın hemen başında (S.16) karşımıza çıkan komünist mahkûmlar, isim isim tanıştırılırken Halil’in, Süleyman’ın ve Melahat’ın gerek mesleklerinden gerekse mahkûmiyetlerinin nedenlerinden söz edilmediği halde “Mahkûm Fuat” şöyle sunulur okuyucuya:

“Fuat

tersanede tesfiyeci:

19 yaşında girdi hapise

                         üç arkadaş perdeleri indirip

                                         bir kitap okudukları için

Ve yatıyor iki yıldır

Şimdi içerilere gönderiyorlar.”

                                                        (S.17)

 

Manzaralar’ın yazarı Nâzım Hikmet’in ideolojisinin “sosyalizm” olduğu bütün tartışmaların üstündedir. Bu nedenle Nâzım Hikmet, bu ünlü eseri Manzaralar’da ideolojisinin temsilcisi olarak bir işçi tipolojisini ele almıştır. 1922’den itibaren “örgütlü” olarak kendisinin de içinde yer aldığı devrimci mücadelenin en önünde bulunan, o yılların Türkiye işçi sınıfının en gelişmiş ve sınıf bilincine sahip tipi “tesfiyeci”dir. O nedenle “Mahkûm Fuat”ın “tesfiyeci” hem de “tersanede” çalışıyor olmasının Nâzım Hikmet’in “imgeleminin kahramanını” yaratırken, belirleyici bir kriter olmuştur.

Haydarpaşa Garı’nın merdivenlerinde durup çevreyi gözleyen “Galip Usta” da “pulanyacı”dır. “Pulanyacı” Galip Usta’yla “Tesfiyeci” Mahkûm Fuat birbirleriyle çok yakından ilgilidirler:

 

“Kelepçeli Fuat

                         seslendi Galip Usta’ya:

‘-Usta

         yine tuhaf şeyler düşünüyorsun.

‘-Düşünüyorum evlat,

   geçmiş olsun

‘-Eyvallah Usta.

   düşünmek değiştirmez hayatı.’

(…)

Galip Usta

bu sefer

   dehşetli bir şeyler düşünerek

                         bakıyor kelepçesine Fuat’ın

(…)

Galip Usta dokundu Fuat’ın kelepçesine:

‘-Allah sonumuzu…

                         -ürktü kendi sesinden-

                                …hayreyleye evlat’ dedi.

İnce, siyah bıyıklarıyla Fuat

                                         gülümsedi:

‘-Hayırdır mutlak sonumuz’

Ustanın çipil gözleri ıslak

                                         titriyor uzun burnu.

Ve etrafa belli etmeden

                         koydu Fuat’ın cebine

elli beş kuruşundan yirmi kuruşunu.”

                                                                        (s. 17-19).

 

Pulanyacı”yla “Tesfiyeci”nin sınıfsal dayanışması…

Mahkûm”, Tesfiyeci Fuat, Destan’da yer aldığı her durumda sınıfının ve sınıfsal mücadelesinin en belirgin özellikleriyle çıkar karşısına okuyucunun.

Örneğin şu dizelerde, kendilerini izleyen “sivil polislere” karşı olağanüstü dikkati vurgulanır:

 

“Pendik,

katar durdu

kelepçesiyle Fuat

         vurdu Halil’in dizine:

Gösterdi peronda gezen taharri memurunu

ufacık gözleri

ufacık burnu

çok büyük kulakları var.

Çıkarmış kamburunu

Elbisesi lacivert

         iskarpinleri sarı

                         ve simsiyah fötrü ütüsüz.

Elleri herhalde cıvık cıvık yumuşaktır.

Arka cebinde bir şey

                         ve orada ceket kabarık

                                                 biraz yukarı

kalktı Pendik’ten 15.45 katarı.”

                                                        (S.26-27).

 

Bugün Türkiye işçi sınıfı ülke genelinde değişik bölgelere yayılmışsa da, o yıllarda işçi yatağı sadece İstanbul’dur. İstanbul, Tesfiyeci (ama şimdi mahkûm) Fuat’ın adeta göbek bağıyla bağlı olduğu bir şehirdir. Fuat’ın İstanbul’a bağlılığı ve tutkusu; şairlerin, yazarların betimledikleri, romantik, duygusal güzel bir kente tutkunlukla hiçbir ilgisi olmayan sınıfsal bir bağlılıktır. O nedenle; tesfiyeci, “Mahkûm Fuat” İstanbul’dan uzaklaştıkça sınıfsal bir hüzün duyar:

 

“Mahkûm Fuat

gördü ve bir daha unutmayacak

         derinde iki atlısıyla uzaklara

         büyük şehrine doğru giden yolu.

Ve gözünde ilk defa kaybettiğinden

                                         İstanbul’u.”

(S.30)

 

Mahkûm Fuat”, ta başından beri iddia ettiğimiz gibi “Manzaralar”ın yazarının o kadar “imgeleminin kahramanıdır” ki; öteki mahkûmlar, sosyal kökenleri, meslekleri, mesleki gelişimleri hakkında bize hiçbir bilgi vermezlerken; Fuat’ın geçmişini de adeta bizimle birlikte öğrenirler.

“Gözünde ilk defa kaybettiğinden İstanbul’u” Mahkûm Fuat, “başladı birden bire kendi evinden anlatmaya”:

“-Dedem” dedi, “benim dedem

                         bir acayip adammış.

Bahriye’de Kolağası

Evde bir tek fotoğrafı var.

Belli ki sivri uzun fesin altında

              usturayla kazınmış koca kafası.

Mürteci müthiş

Düşün ki Meşrutiyet olunca

Sultan Hamid’e yeminliyim diye

                         nikâh tazelemiş.

Zaten üç yıl sonra tekaüt

ve Kulaksız’da bakkal.

Sonra 338’de ölüyor

İstanbul’un kurtuluşunda.

Birinciteşrin ayı.

Ölüsünü mutfakta bulmuşlar,

yapayalnız…

dibinde tel dolabın

çocuklar sokakta marş okuyormuş.”

Mahkûm Süleyman takıldı Fuat’a:

“-İçtimai menşein bir hayli karışık

                         mürteci militarizm

                         ve küçük esnaflık.”

                                                          (S. 30-31)

 

Şair bize Fuat’ın ağzından, el zanaatından (bir tür manifaktür denilebilir) tesfiyeciliğe dek mesleki ve sınıfsal bir gelişmeyi anlatır:

 

“Fuat aldırmadan devam etti

‘-Hâlâ gözümün önündedir babam

uzun sarı parmaklı bir adam

Tavşan mağazası ustalarındandı

                         (havuzların marangozhanesi)

düşkündü eski hattatlara

Sabahları bayram yerinden duyulurdu

                         sâlâ verirken sesi.

Küstü

         ezan okumadı

                         Arapça yasak olduktan sonra.

35 yaşında öldü veremden.”

Süleyman sordu:

“-Annen?”

“Beni doğurup ölmüş

Ben marangozhanede büyüdüm

                         edevat sandığında babamın

Bu bir yeşil sandıktı.

Atelyede aletleri çıkarıp

                         içinde uyuturdu beni.”

                                                             (S.31).

 

Bundan sonra da “Mahkûm Fuat”, “Manzaralar”ın Birinci ve İkinci Kitabı boyunca; öteki mahkûmlar Halil, Süleyman ve Melahat’ın yanında fazla konuşmadan, sadece kısa kısa edimlerinden ve duygularından söz edilerek yer alır:

 

“Fuat karıştı söze”

                               (S. 33).

 

“Mahkûm Fuat’la çavuş muharebeden

                                             konuşuyorlardı.”

                                                             (S. 91).

“Mahkûm Fuat

kendi İstanbul’u yüreğinde

         açık pencereden geceyi seyrediyordu.”

                                                              (S. 182).

“Tesfiyeci mahkûm Fuat beğendi

                                         Etimesut’u.”

                                                               (S.220).

 

“Mahkûm Fuat memnundu akasyalardan”

                                                                 (S.220).

 

“Manzaralar”ın İkinci Kitabı’nın VIII’nci Bölümü’nün başında “Haydarpaşa’dan 15.45’te kalkan katar”, sessizce girmiştir Ankara Garı’na. Mahkûmlar trenden indirilmiştir. Vilayet Jandarma Merkezi’ne götürülmektedirler.

Fuat, işte bu sırada Ankara’ya “sınıfsal” bir not verir:

 

“Durdu tesfiyeci mahkûm Fuat

okşadı ince bıyıklarını kelepçenin

                                                         demiriyle,

bir tezgâha bakar gibi şehre baktı:

“-Ben beğendim Ankara şehrini

                                              kardaşlar”- dedi-

                         aklım ermez ama yapı işine

                         belli ki ter dökmüş bizim

                                                                        işçi milleti

                                                                        temiz iş çıkarmışlar.”

 

Erkek mahkûmlar Vilayet Jandarma Merkezi’nin bodrumuna kapatılır. Kendi aralarında sohbet eder ve satranç oynarlar. Sonra söz “kavganın (yani sosyalizm mücadelesinin) gerektirdiği fedakârlık konusunda odaklaşır:

 

“Halil birdenbire bir şey hatırlamış gibi

                                         Fuat’a sordu:

‘-Kavgan gözlerini istese verir misin?’

‘-Hiç düşünmemiştim.

   Mutlak icabederse ama onu da veririz.

   Bunu şimdi niye sordun?’

   Süleyman kuşkuyla baktı Halil’e:

‘-Yine gözlerin mi yoruldu?’

‘-Hayır.’

         (Fuat’a döndü Halil)

Senden iki yaş gençtim Fuat, bu işe

                                         girdiğim zaman.

 

En olmaz şeyi düşünen

en ağır fedakârlığa hazır

dehşetli merhametli

müthiş merhametsiz

ve lirizme düşman

ve bir hayli romantik

kusurları ve meziyetleriyle velhasıl

                         delikanlı bir münevverdik.

Sen anlamazsın

               şükür ki amelesin

                         Süleyman anlar.

Halkın kokusunu ilk aldığı

               kitleye ilk geldiği zaman

               bir tuhaf tezattadır münevver

                                                        delikanlılar

bir yandan topyekûn inkâr eder fert olarak kendini

yine kendi kendisiyle uğraşır öbür yandan

Ben yine kendi kendime sorardım:

-Her şeyini vermeye hazır mısın Halil?

-Evet.

-Gözlerini?

-Evet.

Kör olduktan sonra da söylerim, yazarlar.

               Kör olduktan sonra da döğüşmek kâbil.”

Fuat güldü:

-”Doğru düşünmüşsün – dedi-

ama bu durup dururken şeytanın bile gelmez aklına.”

“-Münevverin aklına gelir.”

                                              (S. 239).

 

Mahkûmların Ankara Vilayet Jandarma Merkezi’nin bodrumundan kurtulma anı geldiğinde, ayrılışlarının yönü şöyle çizilir:

 

“Süleyman doğuya, Fuat kuzey taraflarına

Halil bir bozkır hapisanesine gidecekti.”

(S. 240).

 

İkinci Kitab’ın sonunda, Mahkûm Fuat’ın Mahkûm Melahat’e son sözleri şunlar olur:

 

“-Biraz dur, abla”

ipekli, kırmızı bir mendil verdi Fuat

“-Gözünün yaşını silersin aklına geldikçe kocan

   zaten bu onun yadigârıdır

   sen sakla, daha iyi.”

(S. 240).

 

Üçüncü Kitab’ın başında bir bozkır hapisanesine (Çankırı) yerleşen Halil (Nâzım Hikmet’in kendisi) odasını anlatırken bir kez daha değinir “mahkûm” Tesfiyeci Fuat’a. Ta başından beri söylediğimiz gibi, “Fuat”, Manzaralar’da Nâzım Hikmet’in ideolojisinin temsilcisidir. O nedenle, artık bir daha Beşinci Kitab’ın sonlarında karşımıza çıkacak olan Fuat, fotoğrafıyla hep Nâzım Hikmet’in başucunda duracaktır:

 

“Başgardiyanın odasını vermişlerdi Halil’e

Tek başına

Masası ve karyolası vardı.

Odası tekmil duvarlar ve kitaplardı

Ve fotoğrafları, Ayşe’nin, Fuat’ın ve

                                         Süleyman’ın.”

(S. 247).

 

Fotoğraflardaki kişiler: Ayşe, Halil’in (burada Nâzım Hikmet’in) karısı Piraye Hanım; Süleyman, arkadaşı Kemal Tahir’dir. Fuat ise yukarılardan beri söyleyegeldiğimiz gibi, Nâzım Hikmet’in ideolojisinin temsilcisi, “imgeleminin” bir “kahramanıdır”.

Bundan sonra “mahkûm” Tesfiyeci Fuat, “Manzaralar”ın Beşinci Kitap”ının IV’ncü Bölümü’nün başında çıkar karşımıza.

Mahkûm” Fuat’ın cezası bitmiş, artık “özgür” Fuat olmuştur.

Gelin birlikte okuyalım:

 

“Bir perşembe günü bıraktılar Fuat’ı

                                            akşam

                                            geç vakit.

Yürüdü elini kolunu sallaya sallaya

                                            ıslık çalarak

           ve arkaya hapisaneye bakmadan.

Orda kalanlar

           demirli pencerelerden gözetliyorlar

                                                                    gideni:

                   bir parça hasret

                   bir parça keder

                   ve ‘haydi yolun açık olsun…’

Köşeyi döndü Fuat

karşıda şehir

Bir yıldır uzaktan uzağa seyredilen şey

ve oraya kadar

           sıra sıra kavaklar akşam aydınlığında

                                            çayır

                                            çimen

                                            ve bembeyaz bir şose.

Yüreği güm güm atıyor delikanlının:

                                            boşalamayan bir telaş

                                            bir şeylere yetişmek

                                            bir müjde vermek birilerine.

 

Durdu

etrafına bakındı:

yukarı, aşağı, sağa, sola

sanki kendisi merkez

etrafında dünya alabildiğine genişliyor.

“Duvara çarpacağım

           kolumu sallasam elim demire değecek”

                                                    diye bir şey yok.

Ortalık çizgisiz ve köşesiz.

Birdenbire Fuat’a havadaymışım,

                                            boşluktaymışım gibi geldi.

Öyle de kuvvetle hissetti ki, bunu

                                                  başı döndü adeta.

Eğildi bir tutam yeşillik kopardı.

Atladı bir hendeği

silahlı iki jandarma gidiyor hapishaneye doğru.

“Geçmiş olsun” diye bağırdılar:

Fuat baktı arkalarından,

siyah ince bıyıklarının altından dudakları titredi:

“Bu kadarcık da olsa güzel şey be

                            anasını sattığımın hürriyeti,

dosdoğru hamama gitmeli -dedi-

şöyle bir göbek taşına yatıp…

sonra bir kenar mahallede bir temiz

                                                  çekmeli kafayı…”

Canı yine birdenbire kadın istedi:

Tıknaz

           kütür kütür

                     esmer bir kadın,

içerde hep rüyalarına giren, mahlûk

yüzü belli değil

                     vücudu belli.

Fakat Fuat ne meyhaneye gidebildi, ne kadına

Halil’den gelen de dahil

                            yetmiyordu parası.

Ve hapishanesinde bir yıl yattığı şehri

           gündüz gözüyle şöyle bir dolaşamadan,

Sabah sabah, erken erken

siyah yeldirmeli, yalınayak, sıska, harap kadınlar

           hat boyunda tütün fidesine giderken

Atladı trene Fuat

                   ver elini İstanbul…”

                                              (S. 406-407).

 

Tüm sosyal varlığıyla İstanbul şehrine, daha doğrusu işçiliğine bağlılığı başlarda çok duyarlı şekilde çizilen “mahkûm”, ama şimdi “özgür” Tesfiyeci Fuat’ın “İstanbul’a kavuşması ise şöyle anlatılır:

 

“Daha hürriyetinin ikinci günü

                                            unuttu hapiste yattığını.

Ancak beşinci gün

                   tren İstanbul’a yaklaşırken

vakta ki karşıda Yeşilköy açıklarını gördü

birden bire kömür çarpmış gibi başı döndü

           bir bulantı halinde düştü yüreğine mahzunluk.

Birbirinden ayrı hapishanelerde kalanların hepsi

hele Halil, Süleyman, Melahat.

hatta içerde edindiği ahbapları:

                                            katilden yatan Murat

                                            kızcılıktan Hüseyin

                                            eşkıya Mehmet.

 

Kâh ölmüş gibi uzak

                               acı

                               ve hatıralaşmış

kâh, elle dokunacak kadar yakın, sevinçli ve diri

kâh karmakarışık, hep beraber

kâh içlerinden ayrılan biri

                               ikisi, üçü

                               karşısına dikildiler.

Öyle de geldi ki, Tesfiyeci Fuat’a

           herhangi bir hapiste herhangi birinin

hele bilhassa Halil’in yanında olmak istiyor

oğuşturdu alnını

           gözlerinin sulandığını belli etmemek için.

Bir, bir buçuk saat sonra Köprü’deydi Fuat

                   İstanbul’un göbeğinde sayılır.

Gördü Galata Kulesi’ni, Haliç’i, Süleymaniye’yi,

mavnaları, şirket vapurlarını, tramvayları

Köprü’den geçen insanları gördü

ve kara cevahir gözleri mavi bir aydınlıkla dolu

                                                   kokladı İstanbul’u.”

                                                                              (S.467-468).

 

 

  1. YAZILI BİR TANIKLIK

 

Bu bölümü bitirdikten sonra elime bir kitap geçti: “Bilinmeyen Mektuplarıyla Nâzım Hikmet-Orhan Kemal Dostluğu”. Yazarı: “Kemal Sülker”. Şöyle bir karıştırıyordum ki, 71. sayfadaki “Dokumacılığın Başlangıcı” bölümüne göz atarken, “Kemal Sülker”in şu satırları dikkatimi çekti:

“Nâzım, ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ adını alacak olan büyük yapıtına çalışıyordu, daha önceki mektubunda Raşit’ten, ‘bir işçi Fuat’ tipini, uğraşını, yaşamını, işe ve dünya hâline karşı tavrını düzyazı ile anlatmasını istemişti. Bu malzemeyi şiirleştirecek ve ‘Manzaralar’da kullanacaktı. Raşit, bir süre sonra Nâzım’a ‘tesfiyeci Güneyli tipi’ni çizen bir mektup gönderdi. Nâzım bu portreyi ve başka konuları içeren mektubunu aldıktan sonra yanıt verdi.” (age, S. 72).

Bursa Cezaevi – 1944

Buradaki “Raşit”, 1950’li yıllardan itibaren “Orhan Kemal” adıyla ünlenecek olan öykücü-romancı Mehmet Raşit Öğütçü… 1938’de er olarak askerliğini yapmakta iken; komünizm propagandası suçlamasıyla yargılanıp Askeri Mahkeme tarafından 5 yıl ağır hapse mahkûm edilen Mehmet Raşit Öğütçü (yani Orhan Kemal) Bursa Cezaevi’nde yatarken, 1940 yılı sonlarında Çankırı Cezaevi’nden oraya gönderilen Nâzım Hikmet’le tanışıp dostluk kurmuştur. Cezası bitip tahliye olana kadar Mehmet Raşit Öğütçü ile Nâzım Hikmet cezaevinde ikisi bir arada kalmışlar; Nâzım Hikmet, sanata ve yazarlığa büyük hevesi olan Raşit’e şiir, hikâye, roman konularında yetkinleşmesinde hocalık etmiştir. Mahkûmiyetini tamamlayan Raşit Öğütçü 26 Eylül 1943 günü Bursa Cezaevi’nden tahliye olur. Adana’ya baba evine döndükten sonra da, 1950 yılına kadar yatacak olan Nâzım Hikmet’le mektuplaşır ve yardımlaşırlar.

Yukarıdaki alıntıdan da görüleceği gibi, Kemal Sülker her ne kadar Nâzım Hikmet’in Raşit Öğütçü’den istediği bir “İşçi Fuat” tipini tümüyle çizen mektubun aslını yayınlayamasa da, bizim bu incelememizin tezini doğrulamış olmaktadır.

Ben iddia ediyorum ki; Nâzım Hikmet, “İnsan Manzaraları”nın “Mahkûm Fuat” tipini “imgeleminin bir kahramanı” olarak yaratmıştır. Kemal Sülker’in adı geçen eseri de bunu doğrulayarak Nâzım Hikmet’in Destan’ında şiirleştirmek üzere, dostundan ülkenin bir başka işçi yatağı olan Adana’dan bir işçi tipi çizmesini istediğini belirtiyor…

 

Nâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı Yeniden Okurken – 1

Nâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı Yeniden Okurken – 2

 

Paylaş
Önceki İçerikGoethe ve Genç Werther
Sonraki İçerikLeyla Erbil Dizisi – Dördüncü Bölüm
Avatar
Günümüz gazeteci yazarlarındandır. 1 Ocak 1949’da Denizli’de doğdu. İlkokulu doğduğu yerde, ortaokul ve liseyi Aydın Lisesi’nde okudu. İstanbul’a geldi, Babıâli’de gazeteciliğe başladı (1967). 12 Mart 1971 Darbe döneminde tutuklanıp yargılandı. Afla hapisten çıktı (1974). Gazeteciliğe devam etti. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin üyesi  ve Sarı Basın Kartı (sürekli) sahibidir. 1980’li yıllarının sonundan başlayarak tüm zamanını yazarlığa ayırdı. Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS)’nda iki dönem (1995-1998) Genel Sekreterlik yaptı. Radikal gazetesinde “Exlibris” köşesini (Ekim 1996-Ağustos 1999), Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC)’nin yayın organı Bizim Gazete’de “Unutmadan” köşesini (24 Ocak 1998-29 Ekim 2011) yazdı. Yol Televizyonu’nda, 9 Aralık 2011’den 15 Haziran 2012’ye kadar haftada bir, “Emin Karaca ile Unutmadan” programını yaptı. Ödülleri: Köşe Yazısı Dalında; 1993 Musa Anter Gazetecilik Yarışmasında Birincilik Ödülü’nü; İnceleme Dalında 1996 Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başarı Ödüllerinden Mansiyon’u; Dizi Röportaj Dalında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 2000 Yılı Türkiye Gazetecilik Başarı Ödülü’nü; 2001 Cevdet Kudret Araştırma-İnceleme Ödülü’nü; 2006 Ayşe Nur Zarakolu Düşünce Özgürlüğü Ödülü’nü; 2012  Doğançayır Belediyesi-Yazılıkaya Şiir Yaprağı Dergisi Nâzım Hikmet Araştırmaları Ödülü’nü kazandı. Kitapları: "Edebiyat-ı Cedide’nin Felsefesi/Hikmet Kıvılcımlı" (1989) "Ağrı Eteklerinde İsyan" (Bir Kürt Ayaklanmasının Anatomisi), Dördüncü Basım 2013, "Yeraltı Dünyadan Başka Bir Yıldız Değildi" (1929 TKP İzmir Tutuklamasının Öyküsü) İkinci Baskı 2001, "Nâzım Hikmet Şiirinde Gizli Tarih", Beşinci  Baskı 2011, "Cumhuriyet Olayı" (Bir Gazetenin Yaşamöyküsü) 1994, "Milliyet Olayı" (Bir Gazetenin Yaşamöyküsü) 1995, "Kalaşnikof’a Güzelleme" (Dergi Yazıları) 1995, "Nâzım’ın Aşkları" 1995, "Eski Tüfeklerin Sonbaharı" (Eski Kuşak 11 Türk Komünistiyle Röportajlar) Dördüncü Baskı 2013, "Türk Basınında Kalem Kavgaları" (Ben Senin Cemaziyelevvelini Bilirim) İkinci Baskı 2008, "Nâzım Hikmet’in Aşkları" (Sevdayım Tepeden Tırnağa) Altıncı Baskı 2010, "Sintinenin Dibinde" (T.C.’nin Hukuksal Öyküsü) Üçüncü Baskı 2013, "12 Eylül’ün Arka Bahçesinde" (Avrupa’daki Mültecilerle Konuşmalar) Dördüncü Baskı 2008, "Sosyalizm Yolunda İnadın ve Direncin Adı: Kıvılcımlı", İkinci Baskı 2011,   “Sevdalınız Komünisttir” (Nâzım Hikmet’in Siyasal Yaşamı) Beşinci Baskı, 2010, "Plazaların Efendisi Aydın Doğan" (Bir Medya İmparatorunun Öyküsü) Üçüncü Baskı 2004, "Kaybolan Babıâli’nin Ardından" (Anılar, Portreler, Anekdotlar) 2004, "Vedat Türkali Ansiklopedisi" (Abdülkadir Pirhasan Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey) 2006, "150’likler", Genişletilmiş İkinci Baskı 2007, "Birinci Meclis’te Muhalifler" 2007, "Unutulmuş Sosyalist: Esat Adil" (Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun Hayatı, Mücadelesi ve Eserleri) 2008, "Tepeden Tırnağa Nâzım Hikmet", (Nâzım Hikmet’e Dair Yazılar) 2010. "Vaaay Kitabın Başına Gelenler!..", Kasım 2012. "Romantik, Mistik, Ağır Mahkûm ve Göçmen Şair NÂZIM HİKMET", (Biyografi), 2015. "Türk Edebiyatında Kavga" (“En Büyük, En Önemli, En Bilgili Yazar Benim!”) 2017