1. BABIÂLİ’DE HÂLÂ VAR OLAN TİPLER: HASAN ŞEVKET VE NURİ CEMİL…

 

 

                                                     “Başparmak boyundaki adamım,

                                                     açık konuşalım seninle:

                                                     Satılabilir misin?

                                                     Hayır.

                                                     Ayda beş yüz verseler,

                                                     imkânı yok.

                                                     Yedi yüz?

                                                     Tehlikesiz,

                                                     kırmadan haysiyetini?

                                                     küçük, âlimane fıkralar,

                                                     tarafsız makaleler için?

                                                     Evet.

                                                     Mümkün.”

 

Nâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları”nın “Birinci Kitabı”nda karşılaştığımız komünist mahkûmları da taşıyan “15.45” katarı, “941 baharı”nda Haydarpaşa Garı’ndan hareket ettikten sonra, “İkinci Kitap”ta saat 19.00’da kalkacak olan “Anadolu Sürat Katarı”nın yolcuları çıkar karşımıza…

15.45 katarının 510 numaralı vagonunun üçüncü mevkiinde yer alan yolcular; işçiler, köylüler, askerler, jandarmalar, komünist mahkûmlar, lumpen proleterler, işsizler, sakatlar, küçük memurlar vb. gibi halktan kişiler iken, “İkinci Kitap”taki Anadolu Sürat Katarı’nın yolcuları sınıfsal olarak değişiverirler. Şimdi: Gazeteciler, politikacılar, kapitalistler, burjuvalar, küçük-burjuvalar vardır karşımızda…

Burada bizim dikkatimizi en çok çeken gazetecilerdir.

İkinci Kitap”  boyunca sırasıyla resmi geçit yaparlar dizelerde: Hasan Şevket ve Nuri Cemil…

Nâzım Hikmet; 1928 yılında Sovyetler Birliği’nden Türkiye’ye ikinci ve neredeyse kesin dönüşünden sonra Harp Okulu Davası için tutuklandığı Ocak 1938’e kadar 10 yıl Hasan Şevket ve Nuri Cemil tiplerinin dünyası olan Babıâli’de şair ve bir basın emekçisi olarak yaşamıştır. Zekeriya-Sabiha Sertel çiftinin çıkardıkları “Resimli Ay” dergisinde musahhih (şimdi düzeltmenlik denilen iş) olarak girdiği Babıâli’de, zamanla fıkra, makale, başmakale, piyes, operet ve senaryolar da yazdı.

  1. “ÜDEBA-İ KİRAM”LA İLK ÇATIŞMALARI

1929’da birbiri peşi sıra “Resimli Ay”da yayınlanan şiirleriyle; Türk şiirine getirdiği olağanüstü yenilik ve aynı dergide açtığı “Putları Yıkıyoruz” kampanyası üzerine saldırıya geçen eski kuşak “üdeba-i kiram” (ulu-soylu edipler)la polemiğe girerek,  sırasıyla Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), Ahmet Haşim ve Hamdullah Suphi (Tanrıöver)’ye hitaben ağır yergi şiirleri yazdı. Sonraki yıllarda da o dönem burjuva matbuatı (basını)ndaki pek çok yazarın, gazetecinin hışmını üzerine çekti…

Devrimci eylemleri yüzünden zaman zaman uğradığı adlî kovuşturma; 1938’de “Askeri isyana tahrik ve teşvik” suçunu işlediği şeklinde taçlandırılıp 28 yıl 4 ay gibi bir rakamla ifade edilen ağır hapse dönüşünce, sürüsüne bereket Babıâli insanının karşısındaki bir imaj yok edildi… Egemen sınıflar açısından da amaç, yıllar sonra bugün uzaktan bakıldığında daha iyi görüldüğü gibi; Kara Harp Okulu’nda ve Donanma’da komünist ajitasyon ve propaganda suçu işlemekten ziyade “Nâzım Hikmet” adıyla sembolize olan devrimciliğe giriş kapısını kapamaktı. Çünkü, bir başka araştırmanın konusudur, 1930’lu yıllarda olduğu gibi bugün de “Nâzım Hikmet şiiri” hangi sınıf, tabaka ve zümreye mensup olursa olsun, Türkiye insanının birey birey, grup grup, tabaka tabaka devrimci harekete girerken geçtikleri kapının ilk eşiğidir…

İşte Tek Parti Diktatörlüğü’nün 1938’deki militarist-faşist yönetimi Kara Harp Okulu ve Donanma Davası tuzaklarıyla Türkiye devriminin bu kanalını tıkamak istemiştir.

  1. BABIÂLİ’NİN ROMANININ YAZILMASI EN BÜYÜK ARZUSUYDU

1938’de iki davadan yüklendiği 28  yıl 4 aylık  hapis cezasını çekmek için bir Anadolu hapishanesine (Çankırı) gönderildiği 1940’dan itibaren “demir kapının açılmasına” daha çok varken; İnsan Manzaraları’nı yazmayı kararlaştırmıştı. Bu tarihten itibaren Manzaralar’ın planı, hacmi ve konuları hakkında karısı Piraye Hanım’la ve arkadaşı Kemal Tahir’le sürekli yazılı bir fikir teatisi içindeydi. 1940 Aralık ayında Bursa Cezaevi’ne nakledildikten sonra Kemal Tahir’e yazdığı mektuplarda, ceste ceste gönderdiği Destan’dan parçalar üzerine tartışmayı sürdürüyordu. Bir yandan da romancı cevheri gördüğü Kemal Tahir’i yönlendirmek için; onunla uzun hikâye, roman, roman örgüsü, roman kahramanları üzerine mektuplarında uzun uzadıya tartışmalar yapıyordu. Bunlardan birinde Malatya Cezaevi’nde yatmakta olan Kemal Tahir’e şunları yazmıştı:

“Şimdi gelelim en mühim meseleye; bence senin rahatça ve muvaffakiyetle yazacağın ilk romanın adı: Ankara Caddesi olmalıdır. Patronları, muharrirleri, mürettip ve makinistleri, hamalları, şoförleri, berberleri ve piyazcıları, kâğıtçıları ve kitapçılarıyla, bütün ideoloji cereyanlarının mümessilleriyle, talebe ve müşterileriyle Ankara Caddesi’ni gayet iyi bilirsin. Ve Ankara Caddesi’ni bütün derinliği ve genişliği ve inkişaf seyriyle yazarsan biraz da muayyen bir devirde, muayyen bir kesimde Türkiye sosyal ve ideoloji bünyesini yazmış olursun. Burda tanıdığın tipler harikulâdedir. Onları gayet iyi tanırsın.

Romana başla, ihmal etme.

Eğer Ankara Caddesi’ni muvafık bulursan, ben de sana hatırlayamayacağın şahısları ve muhitleri kısaca not halinde hatırlatabilirim. (…) ‘Romana başladım’ diye vereceğin müjdeyi heyecanla bekliyorum.” (Nâzım Hikmet -Kemal Tahir’e Mapusaneden Mektuplar- S. 151).

Kendisi ise bir yandan İnsan Manzaraları çalışmasını sürdürmektedir. 1942 Nisan ayı içinde Kemal Tahir’e gönderdiği yukarıdaki mektubu yazdığı sıralarda Destan’ın “İkinci Kitabı” üzerinde çalışmaktaydı. Kemal Tahir’e verdiği Ankara Caddesi’nin (Sürekli “devrimler” ve yenilikler peşinde olan Ankara’daki “geç” burjuva devriminin önderleri yılların Babıâli’sine “Ankara Caddesi” adını vermişlerdi) romanını yazması öğüdüne Destan’da bir anlamda kendisi uymuştur…

  1. HASAN ŞEVKET’LE “BAŞ PARMAK BOYUNDAKİ ADAMI”…

     Nâzım Hikmet, Destan’ın “İkinci Kitabı”nın hemen başında bizi, bir gazeteci yazar olan Hasan Şevket’le tanıştırır. Hasan Şevket saat 19.00’da hareket edecek olan Anadolu Sürat Katarı yolculuğa hazırlanırken Gar Lokantası’nda “bir tek dilim beyaz peynirle” rakı içmektedir. Gözleri rakı kadehindeki Hasan Şevket’in aklında Anatol Frans (Anatole France)’tan bir kitap ismi vardır: “Lö krim dö Silvestr Bonar”. Yani “Silvestr Bonar’ın Suçu.” Kitapta, Silvestr Bonar’ın vicdanını temsil eden “baş parmak boyunda, hatta baş parmaktan da küçük” bir adam vardır. Hasan Şevket’in de rakı kadehinin çevresinde “baş parmak boyundaki adamı”, yani vicdanı dolanıp durmaktadır.

Vicdanıyla baş başa kalan Hasan Şevket geçmişiyle muhasebe halindedir.

Baş parmak boyundaki adamı” seslenmektedir kendisine:

 

“Hasan Şevket, diyor,

        Hasan Şevket,

        sen mahvolmuş bir insansın.

Nasıl bu hale düştün?

Seni kimler bu hale soktu?

Ne zamandan beri bu haldesin?

Halbuki nasıl yol aldı bazıları.

Şimdi onlar eski bir hatıra gibi sıkıyorlar elini senin.

Namussuz bir merhametle bakıyorlar yüzüne.

Elbet

onlar çoktan unuttular, Hasan Şevket,

yanmış zeytinyağıyla sidik kokusunu

           Beyaz Rus ve Ermeni pansiyonlarının.

Şimdi nasıl küstah ve muzaffer dokunuyorlar kadınlara.

Onlar çoktan unuttular

kahredici hicabını yamalı donlarının.

Bütün nimetleriyle dünya onların artık.

Artık edebî tefrika yazmaya mecbur değiller

                       lise talebeleriyle genç subaylar için:

                                          iki liraya tefrikası,

                                                elli yaşında.”

                                                            (S. 103).

 

Babıâli’de birlikte yarışa çıktığı arkadaşlarından geride kalan Hasan Şevket, rakı kadehinin başında için için kendisini yemektedir.

Kendi kendisiyle didiştiği sırada, kıskandıklarından birini görüverir:

“Hasan Şevket kadehinin üzerinden baktı perona,

Nuri Cemil’i gördü:

camekânı tekerlekli seyyar kitapçının önünde durmuş

                                 bir şeyler okuyor.

“Bak” -dedi Hasan Şevket

                       baş parmak boyundaki adamına-

               Nuri Cemil’e bak.

Yazlık ev tutmuş Suadiye’de,

Kazancı beş yüzden aşağı değil.

Belki Alaman sefaretinden de alıyor

Hay yaşayasın Nuri Cemil,

                       hay yaşayasın.

Sen de çoktan unutmuşsundur

bir sefil

        bir umutsuz ve perişan gece yarısı,

tepemizde,

        çok yukardaki yıldızlara karıştırıp yalnızlığımızı,

Galatasaray’ı dönünce orda

                     İş Bankası’nın önünde sızdığımızı,

                                                ben rakıdan

                                                sen kokainden.”

                                                                  (S. 105).

  1. BİR TANIK: FİKRET ADİL

Şimdi bir araştıralım bakalım, Hasan Şevket ve Nuri Cemil Babıâli’nin hangi tiplerinden meydana gelen birer bileşimdir?

1901-1973 yılları arasında yaşayan Fikret Adil, 1922’de profesyonel olarak “Vakit” gazetesinde çalışmaya başlayan bir gazetecidir. Daha sonraları “Tanin”, “Akşam” ve “Milliyet” gazetelerinde ve son ikisinin Fransızca baskılarında çalışır. 1930’lu yıllarda Babıâli’nin en popüler gazetecilerinden biridir. Nâzım Hikmet’le de Babıâli’den yakın arkadaşlığı ve dostluğu olan Fikret Adil, aynı zamanda Nâzım Hikmet’in şiirlerini Fransızca’ya ilk çeviren kişidir.

Hüsamettin Bozok’un, eserlerinden birine yazdığı önsözde verdiği dipnot bilgisine göre; “Paris’te çıkan ‘Bifur’ adlı derginin Haziran 1931 sayısında (No 8) Nâzım’dan Fikret Adil imzalı üç şiir yer almıştır: “Belki Ben”, “Yanmamış Sigara” ve “Sesini Kaybeden Şehir”. (…) Aradan dört yıl geçtikten sonra, “Cahiers du Sud” dergisinin Ekim 1935 sayısında (No. 176) yine Nâzım’dan iki şiir çevirisi yayınlanmış Fikret Adil’in: “Gece Gelen Telgraf” ve “Dört Adam”. (Fikret Adil’in İntermezzo -Bohem Hayatı-’nın ikinci baskısına yazdığı Hüsamettin Bozok’un ‘Dostluklar, İlişkiler’ başlıklı önsözü. İletişim Yayınları, 1988).

Otuzlu yıllarda Beyoğlu’nun Asmalımescit semtinde bohem bir yaşam sürdüren Fikret Adil o günlerini Asmalımescit 74Bohem Hayatı (Semih Lütfü-Suhulet Kütüphanesi, 1933) ve Intermezzo Bohem Hayatı (Yeditepe Yayınları 1955) kitaplarında anlatmıştır.

Asmalımescit 74”de Fikret Adil, kendi bohem yaşamının içinde yer alan Babıâli’nin sanat, edebiyat adamlarıyla gazeteci ve yazarlarından bazılarını gerçek adlarıyla, bazılarını  da sesdeş isimlerle veriyor.

Bunlar:

Elif Razi (ünlü ressam Elif Naci),

Server Bedi (Peyami Safa’nın Cingöz Recai’nin maceraları olarak yazdığı polisiye romanlarında kullandığı takma isim),

Dallı (ünlü ressam İbrahim Çallı),

Mesut (ünlü tamburi Mesut Cemil)

ve Necip Fazıl

Bunların dışında bir de bohemliğin kaçınılmaz gereklerinden olan içki, çeşitli Balkan ve Avrupa ülkelerinden Beyoğlu’na düşen kadınlar ve artı uyuşturucu bulunmaktadır. Kitapta “kokain” olarak geçen uyuşturucuya, yukarıdaki bohemler tarafından verilen özel bir ad vardır: Beyza Hanım

  1. BEYZA HANIM’I ARAYAN BOHEMLER

Az kalsın unutuyorduk.

Fikret Adil’in bohemliğinin en bohem arkadaşlarından biri de Şeyh Mahmut’tur. Şimdi Şeyh Mahmut’un da içinde olduğu arkadaş grubunun Boğaziçi’nde “felekten bir gece çalışlarını” okuyalım “Asmalımescit 74”ten:

 

“Gazetede telefon çaldı:

Şeyh Mahmut’tu:

-Bu akşam Vaniköy’üne gidiyoruz.

-Ne var?

-Vamık ziyafet veriyor.

-Peki kimler var?

-Dallı, Server Bedi, Necip, Mesut ve Beyza Hanım.

Beyza Hanım’ı tanır mısınız? Tanımazsanız tanıyanlara sorunuz. Pek nefis bir şeydir. Onu tanıyanlara içki, açlık ve uyku tesir etmez. Beyza Hanım’ın ağuşuna düşenler oradan ayrılamazlar. Aynı zamanda birçok âşığı vardır. Fakat hiçbiri ötekini kıskanmaz, onu herkes aynı derecede sever. Greta Garbo bile Beyza Hanım’a âşıktır.

Son vapurla Vaniköy’üne gittik. Deniz kenarında bir bahçe “a giorno” tenvir edilmiş ve bir çardağa sofra kurulmuştu. Saat on sularında mehtap çıktı. Boğaz’ın bu kuytu, loş, sessiz sahilinde flu bir gece başladı.

Mesut çaldı, dinledik. Necip ‘Otel Odaları’nı okudu, dinledik. Şeyh Mahmut Oscar Wilde’in “her insanda bir parça kadın ve bir parça da erkek kanı vardır” nazariyesini müdafaa etti, dinledik.

Bu esnada Beyza Hanım’ın aramızda kaybolduğunu fark etmiştik. Dallı:

-Eğer, dedi, biz gençler -Dallı elli sekiz yaşındadır- bu akşam Beyza’yı bulamazsak bu memlekette sanat öldü demektir.” (Fikret Adil, Asmalımescit 74, S. 80-81).

Mutlaka Beyza Hanım’ı, yani kokaini bulmalıdırlar. Aralarından ikisini görevlendirirler. Bunlar Fikret Adil’le Şeyh Mahmut’tur. Beyoğlu’na gidip kokaini bulup geleceklerdir. Önce sandalla Bebek’e, oradan otomobille Beyoğlu’na çıkarlar. Beyza’yı “meşhur Salomonof vasıtasıyla” elde edeceklerdir.

Bundar sonrasını Fikret Adil şöyle anlatıyor:

“Onu caddede araya araya indik. Tam Opera’nın biraz ilerisine geçmemiştik ki, caddede, kaldırıma bağdaş kurmuş dört kişi dikkatimizi çekti. Bunlar bir devir masası etrafında oturmuş gibi halka olmuşlar ve sigara içiyorlardı. Üstleri başları temizdi, gelen geçen onlara tuhaf tuhaf bakıyordu.

Biraz yaklaşınca kim olduklarını hayretle tanıdım.

Kaldırımda köşe minderinde gibi oturanların hepsi muharrir arkadaşlardı. Birisi bir sabah gazetesinde “bu suale cevap isteriz” diye yazı yazar, öteki Dallı’nın “natürmort” resmini yaptığı Mahmut, üçüncüsü ile dördüncüsü Rusya’da tahsillerini yapmış bir şair, diğeri akşam gazetelerinden birinde fıkralar yazan bir arkadaş:

-Yahu bu ne hal?

Şair cevap verdi:

-Biz proleter adamız, oturduk sigara içiyoruz.

Fıkracı, belli idi ki, bu vaziyetten sıkılıyordu:

-Kalk dedi şaire, Kadıköy’üne bir vapurunu kaçıracağız.

Mahmut onları daha fazla tutmadı ve:

-Haydi size güle güle…

diye gönderdi.”  (Fikret Adil, Asmalımescit 74, S. 82).

Boğaziçi sefasında “Beyza Hanım” krizlerine giren Server Bedi (Peyami Safa), ressam Elif Naci ve İbrahim Çallı, tamburi Mesut Cemil, Necip Fazıl, Beyoğlu’na “Beyza Hanım”ı aramaya çıkan Fikret Adil’in Şeyh Mahmut’la birlikte karşılaştıkları kaldırıma oturmuş dört yazar: Sabah gazetelerinden birinde “Bu Suale Cevap İsteriz” sutununun sahibi*, Çallı’nın “natürmort” resmini yaptığı Mahmut (Mahmut Yesari), Rusya’da tahsillerini yapanlardan biri şair Nâzım Hikmet, ötekisi de Akşam gazetesinin fıkra yazarı Vâlâ Nûrettin (Vâ-Nû)…

Görülüyor ki; 1930’lu yılların önde gelen yazar, sanatçı ve gazetecileriyle Nâzım Hikmet’in yakın arkadaşlığı ve dostluğu bulunmaktadır.

Nâzım Hikmet, “Hasan Şevket” tipinde, bir tatlı Beyoğlu sarhoşluğunda kaldırıma bağdaş kurup oturacak kadar yakından tanıdığı bir kaç tipi içerip, özümsemiştir. Hasan Şevket, haset ettiği Nuri Cemil’e o nedenle “… sızdığımızı/ben rakıdan/sen kokainden” demektedir. Keyif verici nesnelerden “kokain”le içli dışlılığından söz edilen Nuri Cemil’deki bu tutkunun vurgulanışına Nâzım Hikmet’in “1935-7-20-14” tarihli “Bir provokatör üstünde hiciv denemeleri” şiirinde de rastlarız iki kez:

“Kokla, çek ve iç,

üzülme hiç”

dizeleriyle…

  1. NURİ CEMİL = PEYAMİ SAFA

     Haydarpaşa Garı’nın lokantasında “bir tek dilim beyaz peynirle” demlenmekte olan Hasan Şevket’in bir an peronda görünce bütün kıskançlık damarlarını geriveren Nuri Cemil:

“banliyö treninde

               birinci mevkiye girdi.

kırmızı kadife vagon bomboştu.

(…)

Memnundu Nuri Cemil

               kadife vagona rastladığından.”

                                               (S. 108).

Bunun ardından gelen dizelerinde Nâzım Hikmet “Nuri Cemil”in yaşamından, çocukluğundan alarak, kesitler sunmaya başlar bize… Burada Nuri Cemil artık -Nâzım Hikmet’in hakkında yazdığı ünlü hicviyesindeki  “ey yetim-i Safa” tanımlamasını az-çok herkes okumuştur; bire bir Peyami Safa’dır:

“Babasız

fakir

               hastalıklı geçti Nuri Cemil’in çocukluğu.

Kendinde olmayan her şeyi kıskanarak

ve ancak çocukların duyabildikleri

yanık acısı gibi maddi bir imrenme içinde

                       (fakir doğmuş değil

                                 fakir düşmüş çocukların).

Belki biraz da bundandı

               sonraki yıllardan da dolayı)

               bütün ömrünce nefreti fakir olandan

                                 ve saygısı zengin olana:

               karanlık bir saygı fakat,

                       korkak

                                 gizli

                                       belli edeceğinden kuşkulu”

Bu dizelerin ardından Nuri Cemil’in çocukluk yaşamında bilinçaltına yerleşmiş kimi imrenme ve haset olaylarını anlattıktan sonra, Babıâli’nin “kurtlar savaşı”ndaki boğuşmasını şöyle verir:

“Kadife vagona kavuşmak için

            on beş yıl boğuştu Nuri Cemil,

        tıpkı kendine benzeyen insanlarla çevrili olarak:

kediye

            kirpiye

                  tavuskuşuna

ve bozkırda başları önde dolaşan

        bir çakal sürüsüne benzeyen insanların içinde.

Onlarda düşmanlık iki yüzlüydü,

dostluk hazırdı ihanete.

Hepsi Nuri Cemil gibi yalnız kendini haklı görüyordu

                                 yalnız kendini cesur,

                                 yalnız kendini bahtsız…”

     Günümüzde de benzer koşullarda sürdürülen Babıâli sofrasındaki savaşın “kurtlarının” ortak paydaları ise şöyle çizilir:

“Ve tıpkı onun gibi,

hepsi teker teker,

        dehâlarının inkâr olunduğuna emindiler

        göze gözükmeyen

            lanetli kuvvetlerle dolu bir dünyada.

        Ve hepsi Nuri Cemil gibi

                  kafalarının gücünü satarak geçiniyor

        ve birbirlerinin yüreğini, etini

                                 haysiyetini yiyordular.

        İnsanın

            kendine benzeyen insanlarla boğuşması zor şeydir,

        bir öğle sıcağında

            bir bataklık manzarası gibi hazin.

        Belki bu hüznü duydu Nuri Cemil,

                  duymadı belki.

        Fakat boğuştu on beş yıl

                  arkadaşsız

                            yorgun

                                     sarhoş ve uykusuz.”

     Kederden boğulduğu” dönemlerde, nasıl kendisini sevecek bir kadının açlığını çektiğini, “büyük sarhoşluklarında” tramvaylarda kadınlara sataştığını; bazen de bütün insanlara öfkelenerek, nasıl  “kibirli, zulmedici, kötümser” üst-insanlığa soyunduğunu anlattıktan sonra dün, bugün ve yarın da ölmeyecek olan Babıâli tipinin “okuma”yla ilgisini şu iki dizeyle çizer:

“Hiçbir kitabı sonuna kadar okumadı Nuri Cemil

    Ve hiçbir kitap için ‘okumadım’ demedi.”

     Nâzım Hikmet, Destan’ındaki Babıâli kahramanı Nuri Cemil’in tipolojisinde Peyami Safa’nın gazetecilik-yazarlık grafiğini çok açık renklerle şöyle çizer:

“Ferdiyetçi, liberal, demokrattı Nuri Cemil

                  933’e kadar.

‘Ferdin mutlak hürriyetinde’ydi ümit

      fırlayabilmek için yukarı.

935’e kadar

      hükümete muhalifti Nuri Cemil

      demokrat değil diye.

935’te bir bahar ikindisiydi,

        Nuri Cemil bir derginin yazı odasında,

        (Polis müdürlüğü, şantaj ve Entelijans Servisle

                                           ilgili bir derginin,

                  ve Nuri Cemil bunu hayal meyal seziyordu).

935’te bir bahar ikindisiydi,

Nuri Cemil odanın çatlak camına baktı:

parlıyordu cam,

ve camın üstünde tıraşı uzun, aç bir adam

                  yüzünde bir kırbaç yeri gibi camın çatlağı,

bu kendisiydi.

935’te bir bahar ikindisiydi,

Turancı gençler odayı bastılar.

                  Nuri Cemil dayak yiyecekti az daha,

                  ‘aşırı demokrat’ diye

Halbuki yemek yemek istiyordu çatlak camın üstündeki,

öyle acıkmıştı ki karnı…

Bir yerlere erişmek için boğuşmak on beş yıl

sonra yıkılmak böyle güneşli bir bahar ikindisinde…

Nuri Cemil yeni bir hamle için kuvveti buldu kendisinde

(bu onun tarifidir)

eski bir şapka gibi bıraktı demokratlığı,

(bu tarif de onun)

Ve Rıfat Bey’le oğullarının emrine girdi.

Onlar gazete patronlarıydı

En çok satıyordular.

Yirmi dört saatte bir ilim şöhreti yaratıyordular.

Ve gaz ve değirmen işleri, Krupp fabrikası, ve en çok veren

                  büyükelçiliklerle ilgiliydiler.

Bunu biliyordu Nuri Cemil

(Fakat bu tarif onun değil).”

     Kendisini peronda görünce, Beyoğlu’nda İş Bankası Şubesi’nin önünde bir gece sızdıklarını hatırlayan Hasan Şevket gibi Nuri Cemil de o günü unutmamıştır:

“Şimdi Nuri Cemil’in

(bir gece eşiğinde sızdığı)

      İş Bankası’nda hesabı carisi var.

Şimdi evlidir.

Daha az sarhoş

daha çok meşhur.

Şimdi bizde en âlim düşmanıdır demokrasinin.

Ve birinci şube taharrilerinden Üsküdarlı Talat’la

                                                      beraber

Marksizme her Allahın günü otuz yıl ceza giydirdiler.

Ve muhaliftir hükümete:

                  totaliter cepheye girmediğinden”

(S .112)

  1. PEYAMİ SAFA KİMDİR?

1899-1961 yılları arasında yaşayan Peyami Safa; 1930’da yayınlanan “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” romanını ona ithaf edecek kadar Nâzım Hikmet’e yakın bir edebiyat adamı ve gazeteciydi.

1899’da İstanbul’da dünyaya gelen Peyami Safa ilkokuldan sonra öğrenimini sürdürme olanağı bulamadı. Buna rağmen dönemin koşullarında öğretmenlik ve memurluk yaptı. Kendi kendine çalışarak Fransızca öğrendi. Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru ağabeyiyle birlikte kurduğu Yirminci Asır gazetesinde yayınlanan hikâyeleriyle edebiyat çevrelerinin dikkatini çekti. Sonraki yıllarda sırasıyla Akşam, Cumhuriyet, Tan, Tasvir, Ulus, Milliyet, Tercüman ve Son Havadis gazetelerinde fıkra yazarlığı ve başyazarlık yaptı.

1930’lu yılların başında, edebiyatçılığının yanında fıkra ve makale yazarı olarak da epeyce tanınan Peyami Safa ile Nâzım Hikmet’in arkadaşlığı ve dostluğu; onun, “ferdin mutlak hürriyetine” inanır göründüğü dönemine tekabül etmektedir ve Peyami Safa “ferdiyetçi, liberal ve demokrattır.”

1935’te Peyami Safa “Tan” gazetesinin ikinci sayfasında, günümüzdeki deyimle “köşe yazısı” yazmaktadır.

O sıralarda Tan gazetesinin yöneticileri Nâzım Hikmet’i de fıkra yazarı olarak gazetelerinde görmek istemektedirler.

Anlaşırlar.

Peyami Safa’nın ikinci sayfadaki sütununun karşısında da Nâzım Hikmet “Orhan Selim” takma adıyla fıkralar yazmaya başlar.

Dönem, 1933’te Almanya’da iktidarı ele geçiren nasyonal sosyalizmin, Alman faşizminin ve ırkçılığnın mümkün olabildiğince tartışıldığı bir dönemdir. İktidardaki Alman faşizmi ve ırkçılığı, Balkan ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de propagandasını yoğunlaştırarak, basında yandaş bulma uğraşındadır.

Tan’da köşe yazarlığı yapan Peyami Safa aynı zamanda “Hafta” adında haftalık bir dergi çıkarmaktadır. Nâzım Hikmet’in “Nuri Cemil” tipi, Destan’da yukarılardaki dizelerde anlatıldığı gibi “1935’te bir bahar ikindisi”nde “Polis müdürlüğü, şantaj ve Entelijans Servisle ilgili bir derginin yazı odasında”, “aşırı demokrat” yazılar yazdığı için Turancı gençler tarafından basılır. Peyami Safa’nın, dümeni Alman faşizminden yana kırması da zaten bu döneme rastlamaktadır.

Büyük bir olasılıkla Nâzım Hikmet’in sözünü ettiği dergi Peyami Safa’nın kendisinin yayınladığı “Hafta”dır. Kısa süre sonra Tan’ın ikinci sayfasında karşılıklı fıkra yazan Peyami Safa ile Nâzım Hikmet arasında bir polemik başlar. Tan’daki tartışma kısa sürede Akşam (Nâzım Hikmet imzasız olarak bu gazetenin de başyazılarını yazmaktadır) gazetesine, Yedi Gün ve Ayda Bir dergilerine taşar. Peyami Safa “Hafta”da “Biraz Aydınlık” başlığı altında peş peşe yedi yazı yayınlar. Nâzım Hikmet’in cevaplarından biri de “Bir Provokatör Üstünde Hiciv Denemeleri”dir.

Destan’daki Nuri Cemil (Peyami Safa)’in 935’ten sonra “emrine girdiği” Rıfat Bey ve oğullarının (“Onlar gazete patronlarıydı/En çok satıyordular/Yirmi dört saatte bir ilim şöhreti yaratıyordular”) kimler olduğunu araştıralım şimdi…

Elimde bir kitap var: “Perde Aralığından”.

Yazarı 1991’de ölen Cumhuriyet gazetesinin başyazarı ve sahibi Nadir Nadi. Bendeki İkinci baskısı. 1965’te Cumhuriyet Yayınları’ndan çıkmış. Kitap Nadir Nadi’nin, zaman zaman geriye dönüşlerle, Atatürk’ün ölümünden kısa süre önceki günlerden alarak, kendisinin de milletvekili olduğu Demokrat Parti’nin iktidara geldiği 1950’den az ötesine kadar uzandığı anılarından oluşuyor…

İkinci Dünya Savaşı patlamıştır. Kudurmuş Alman faşizmi yerküreyi kana ve ateşe boğmaktadır. Tam da o günlerdeki Peyami Safa’yı, Nadir Nadi, bakın nasıl anlatıyor:

“Rus-Alman yakınlaşmasının en fazla etkilediği yazarlardan biri, arkadaşımız Peyami Safa oldu. Peyami, türlü güçlüklerle çarpışarak kendi kendini yetiştirmiş bir adamdı. Çocuk yaşında babasız kalmış, hastalıklar geçirmiş, para sıkıntısı çekmiş, fakat bütün zorluklara rağmen hayat kavgasında yenilmemişti. Vücudu da, bünyesi de zayıftı ama, savaş yeteneği güçlü idi. Babıâli’de fıkra yazarı ve romancı olarak kendine parlak bir isim yapmıştı. Başka fıkracılarla kalem çatışmalarına girmekten hiç çekinmez, hatta konu aramaktan kurtulacağını ve şöhretinin daha da artabileceğini düşünerek, tartışma kapılarını kendi eliyle zorlardı. (…) Peyami kolay roman yazdığı için, kolayca da hayal kurabiliyor, fakat politika alanında kafa yorduğu zaman, hayalinde canlandırdığı kombinezonları gerçek durumun tam ve şaşmaz bir sentezi olarak görmek eğiliminden kendini kurtaramıyordu. Saklamağa çalıştığı benlik iddiasını, duygularını ve içgüdülerini hemen hiç yenemediği için sık sık açığa vururdu. Bir gün: ‘İki bin yıl sonra okunmayacağımı bilsem, derhal intihar ederim!’ demişti. Fransız kültürüne hayrandı ve Paris’i görmeyi çok istiyordu. Eserlerinden ışık aldığı yazarların mahallelerinde dolaşacak, onların yediği, içtiği meyhanelere uğrayacak, Paris havasını doyasıya koklayacaktı. Sokakta rastlayacağı ilk kadını öpebileceğine dair bahse tutuşuyordu.” (Nadir Nadi, Perde Aralığından, S. 38).

Bir gün, Peyami Bey’in Paris’i görmesi için fırsat çıkar. Nadir Nadi Bey’in yazdığına göre, 1936 yazında Montreux Konferansı’ndan sonra Paris’e kadar uzanırlar… Ve 1936 yazındaki Paris gezilerini anlatan Nadir Nadi, hemen ardından “O sıralardaki” Peyami Safa’dan söz eder okuyucularına. Zaten bizi esas olarak ilgilendiren de “O sıraları”dır:

“O sıralarda, Peyami Safa, son derece ilkel bir liberalizme bağlı idi. İnsanlar arasında eşitsizliğin bir doğa kanunu olduğunu söylüyor, toplum içinde herkesin kendi gücüne, kendi yeteneklerine dayanarak kendi hayatını yapması gerektiğine inanıyor, bunu değiştirmek istemenin tabiat düzenine aykırı kaçacağı, bundan ötürü de bu uğurda harcanacak gayretlerin sonunda mutlaka başarısızlığa uğrayacağı düşüncesini savunuyordu. Her türlü eşitsizlikleri giderme isteğinin, tarih boyunca, insanlar arasında gittikçe güçlenen bir eğilim olduğunu göremiyor ve bu eğilimi -tıpkı bir doğa kanunu gibi- sosyolojik bir gerçek olarak kabul etmiyordu.

Paris seyahatinden dönünce Peyami, o güne kadar bağlandığı nazariye (kuram) üzerinde küçük bir rötuş yaptı: İnsanlar arasındaki eşitsizliğin sonucu olarak  milletler arasındaki eşitsizlikler de bir doğa kanunu idi. Güçlü milletler, zayıf milletleri ezebilirler ya da kendi çıkarlarına göre yönetebilirlerdi. Milli amaçlar uğruna fertler arasındaki ekonomik çatışma başıboş bırakılamazdı. Fakat aynı amaçlar uğruna güçlü milletler, güçlerine dayanarak kendilerine pekalâ birer hayat parçası açabilirlerdi. Bu onların hakkı idi. Böylece, liberalizm kıyılarından uzaklaşan Peyami kaptan, gemisini nasyonal sosyalizm limanına yanaştırıyordu.” (age., S. 39.)

Peyami Safa (Nuri Cemil)’nın, “emrine girdiği” Rıfat Bey’in oğullarından biri olan Nadir Nadi, çok iyi biliyor ideolojik seyrini de. Çünkü Peyami Safa, 1936’da totaliterizm yanlısı, savaş yıllarında da Alman Nasyonal Sosyalizminin sözcüsü olan Cumhuriyet’in köşe yazarlarından birisidir.

Ne var ki, tam sahneye çıkmayarak, “perde aralığı”nda duran Nadir Nadi, sanki o yıllarda gazete olarak kendileri, gemilerini başka limana yanaştırmışlar gibi, “nasyonal sosyalistliği” Peyami Bey’e yamayarak, yıllar sonra yazdığı anılarında göz boyuyor.

Çünkü, Nadir Nadi’nin “Perde Aralığından”ı yazdığı yıllarda artık rüzgâr soldan esmekteydi Türkiye’de…

Nâzım Hikmet’in Destan’ına konu edindiği yıllardaki -1941 yılı baharı- Babıâli’yle günümüzün Babıâlisi arasında uzun bir zaman aralığı bulunuyor.

Basın, günümüzdeki gibi tekelleşmemişti, ama o gün de devlet yanlısıydı. Rüzgâr nereden güçlü esiyorsa o yana dönüyordu. Bazen Almancıydı, bazen de İngilizci… Kimileri rahatlıkla faşizmin ve ırkçılığın sözcülüğüne soyundu; ama aşağı-yukarı tümü ülke yönetimindeki egemen Tek Parti Diktatörlüğü’nün gören gözü, duyan kulağıydı…

Önde gelen ünlü yazarları; günümüzdeki sürü sepet örnekleri gibi, müzevvirlikte, yalancılıkta, kendini beğenmişlikte birbiriyle yarış halindeydi. Kıskançtılar, kendilerinin dışında herkesin “bir günde, apansızın, mesela bir grip salgınıyla gebermesini” isteyecek kadar…

Sonuç olarak; bir dönem yazmakta olduğu gazeteyi, “Cumhuriyet’siz bir Türkiye düşünülemez” diyerek, “canı pahasına” yaşatacakmışcasına misyon adamlığına soyunup okuyucularını  inandırmaya çalışırken, bu yazdıklarının daha mürekkebi kurumadan bir başka tekelci gazeteye koşan tipleri gördükçe, insan, bir kez daha, ne Hasan Şevket, ne Nuri Cemil tipinin öldüğüne inanıyor.

Vicdanıyla başbaşa kalan Hasan Şevket, bakın nasıl anlatıyor “satılma”daki fiyat grafiğini:

 

“Baş parmak boyundaki adamım,

açık konuşalım seninle:

Satılabilir misin?

Hayır.

Ayda beş yüz verseler,

İmkânı yok.

Yedi yüz?

Tehlikesiz,

kırmadan haysiyetini?

küçük, alimane fıkralar,

tarafsız makaleler için?

Evet.

Mümkün.”

 

 

Nâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı Yeniden Okurken – 1

Nâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı Yeniden Okurken – 2

Nâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı Yeniden Okurken – 3

Nâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı Yeniden Okurken – 4

Paylaş
Önceki İçerikYazma Alışkanlıkları ve Kamusal Alanda Yazar
Sonraki İçerikMichael Löwy ve Kafka’nın Dilemması
Avatar
Günümüz gazeteci yazarlarındandır. 1 Ocak 1949’da Denizli’de doğdu. İlkokulu doğduğu yerde, ortaokul ve liseyi Aydın Lisesi’nde okudu. İstanbul’a geldi, Babıâli’de gazeteciliğe başladı (1967). 12 Mart 1971 Darbe döneminde tutuklanıp yargılandı. Afla hapisten çıktı (1974). Gazeteciliğe devam etti. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin üyesi  ve Sarı Basın Kartı (sürekli) sahibidir. 1980’li yıllarının sonundan başlayarak tüm zamanını yazarlığa ayırdı. Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS)’nda iki dönem (1995-1998) Genel Sekreterlik yaptı. Radikal gazetesinde “Exlibris” köşesini (Ekim 1996-Ağustos 1999), Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC)’nin yayın organı Bizim Gazete’de “Unutmadan” köşesini (24 Ocak 1998-29 Ekim 2011) yazdı. Yol Televizyonu’nda, 9 Aralık 2011’den 15 Haziran 2012’ye kadar haftada bir, “Emin Karaca ile Unutmadan” programını yaptı. Ödülleri: Köşe Yazısı Dalında; 1993 Musa Anter Gazetecilik Yarışmasında Birincilik Ödülü’nü; İnceleme Dalında 1996 Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başarı Ödüllerinden Mansiyon’u; Dizi Röportaj Dalında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 2000 Yılı Türkiye Gazetecilik Başarı Ödülü’nü; 2001 Cevdet Kudret Araştırma-İnceleme Ödülü’nü; 2006 Ayşe Nur Zarakolu Düşünce Özgürlüğü Ödülü’nü; 2012  Doğançayır Belediyesi-Yazılıkaya Şiir Yaprağı Dergisi Nâzım Hikmet Araştırmaları Ödülü’nü kazandı. Kitapları: "Edebiyat-ı Cedide’nin Felsefesi/Hikmet Kıvılcımlı" (1989) "Ağrı Eteklerinde İsyan" (Bir Kürt Ayaklanmasının Anatomisi), Dördüncü Basım 2013, "Yeraltı Dünyadan Başka Bir Yıldız Değildi" (1929 TKP İzmir Tutuklamasının Öyküsü) İkinci Baskı 2001, "Nâzım Hikmet Şiirinde Gizli Tarih", Beşinci  Baskı 2011, "Cumhuriyet Olayı" (Bir Gazetenin Yaşamöyküsü) 1994, "Milliyet Olayı" (Bir Gazetenin Yaşamöyküsü) 1995, "Kalaşnikof’a Güzelleme" (Dergi Yazıları) 1995, "Nâzım’ın Aşkları" 1995, "Eski Tüfeklerin Sonbaharı" (Eski Kuşak 11 Türk Komünistiyle Röportajlar) Dördüncü Baskı 2013, "Türk Basınında Kalem Kavgaları" (Ben Senin Cemaziyelevvelini Bilirim) İkinci Baskı 2008, "Nâzım Hikmet’in Aşkları" (Sevdayım Tepeden Tırnağa) Altıncı Baskı 2010, "Sintinenin Dibinde" (T.C.’nin Hukuksal Öyküsü) Üçüncü Baskı 2013, "12 Eylül’ün Arka Bahçesinde" (Avrupa’daki Mültecilerle Konuşmalar) Dördüncü Baskı 2008, "Sosyalizm Yolunda İnadın ve Direncin Adı: Kıvılcımlı", İkinci Baskı 2011,   “Sevdalınız Komünisttir” (Nâzım Hikmet’in Siyasal Yaşamı) Beşinci Baskı, 2010, "Plazaların Efendisi Aydın Doğan" (Bir Medya İmparatorunun Öyküsü) Üçüncü Baskı 2004, "Kaybolan Babıâli’nin Ardından" (Anılar, Portreler, Anekdotlar) 2004, "Vedat Türkali Ansiklopedisi" (Abdülkadir Pirhasan Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey) 2006, "150’likler", Genişletilmiş İkinci Baskı 2007, "Birinci Meclis’te Muhalifler" 2007, "Unutulmuş Sosyalist: Esat Adil" (Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun Hayatı, Mücadelesi ve Eserleri) 2008, "Tepeden Tırnağa Nâzım Hikmet", (Nâzım Hikmet’e Dair Yazılar) 2010. "Vaaay Kitabın Başına Gelenler!..", Kasım 2012. "Romantik, Mistik, Ağır Mahkûm ve Göçmen Şair NÂZIM HİKMET", (Biyografi), 2015. "Türk Edebiyatında Kavga" (“En Büyük, En Önemli, En Bilgili Yazar Benim!”) 2017