BİR TANIDIK: “MAHKÛM HALİL”

 

“Ve Müdüriyet’te her kalkışında sopanın altından

         (yanaklarında parçalanmış gözlüğü

         ve tabanlarında ayıpladığı bir sızı)

                  yüreğinde fakat

                  hiçbir şey söylememiş

                  hiç kimseyi  ele vermemiş olmanın rahatlığı”

 

Nâzım Hikmet’in ünlü destanı “Memleketimden İnsan Manzaraları”nın kitap boyutunda Türkçe’de ilk yayınlanışından (1966) bu yana; çoğu da kendilerini birer “Nâzımolog” kabul eden yazar, çizer, araştırmacı, incelemeci tarafından çok şey yazıldı. Bunlardan biri, destanın 1978 yılı baskısının sonuna koyduğu 128 sayfalık “Açıklamalar”ını şöyle gerekçelendirdi: “… metinlerin daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla bazı açıklamalarda bulunacağız” (Asım Bezirci, Nâzım Hikmet, İnsan Manzaraları, Tüm Eserleri 6, s. 513. Cem Yayınevi). Oysa hem bu 128 sayfalık “açıklamalar”da bulunan araştırmacı-yazar, hem de ötekilerin yazdıklarında; destanın yazıldığı ortam, destanın neyi ve kimleri anlattığı, destanın şiiriyeti üzerinde durulmasına rağmen; “Haydarpaşa Garında/941 baharında”, Ankara’ya doğru yola çıkarılan “15.45” katarındaki “mahkûmlar”ın kimler olduğu konusunda en küçük bir ipucuna rastlanmadı… Okuyanlar bilirler, ya da okumayanlar okuduklarında göreceklerdir ki; destanda oldukça önemli bir yer alan “mahkûmlar” kişilikleri açısından Türkiye sol tarihini yakından ilgilendirmektedir. Nâzım Hikmet, Destan’ındaki “mahkûmları” bire bir anlatmadığı ve kendi kişilikleriyle çizmediği için onları yerli yerine oturtmak, edebiyat tarihçilerine ve tahlilcilerine düşen bir görevdi. Bilebildiğimiz kadarıyla onlardan hiç kimse bu görevini yerine getirmemiştir.

Hiç de bizim alanımız olmadığı halde bu yerine getirilmemiş görev dolayında gezinerek yakalayabildiğimizi sandığımız kimi ipuçlarını göz önüne serip tartışmaya açacağız.

  1. NÂZIM HİKMET’TE BİR YAZIM YÖNTEMİ: KİŞİLERİ, ZAMANI VE MEKÂNI KARIŞTIRMAK

Daha aşağılarda görülecektir.

Nâzım Hikmet; Destan’ında Halil, Süleyman, Fuat ve Melahat adlarıyla anlattığı “siyasi” mahkûmlarda pek çok sol siyasi kişiliği içerip özümsemiştir. Mahkûmların başlarından geçen olayları anlatırken de zamanları ve mekânları sürekli değiştirmiştir…

Yalnız Nâzım Hikmet’in bu yöntemi yeni değildir.

İlk kez, 1932 yılında yayınlanan “Benerci Kendini Niçin Öldürdü?”de kullanmıştır bu yöntemi. “Benerci…”deki olaylar Hindistan’da geçmektedir. Görünürde olanlar Hintli devrimcilerin İngiliz sömürgecilere karşı verdikleri anti-emperyalist mücadeledir. Kahramanlar başta Benerci olmak üzere; Somadeva ve Roy Dranat’tır. Oysa, yıllar sonra yapılan çözümlemelerden anlaşılmıştır ki: Benerci’deki olaylar Hindistan’da değil Türkiye’de, Kalküta’da değil, İstanbul’da geçmektedir. Verilen mücadele de bir sosyalist devrim mücadelesidir. Benerci aslında bazen Nâzım Hikmet’in kendisi, bazen arkadaşı Laz İsmail; Roy Dranat, Şevket Süreyya (Aydemir); Somadeva, Hasan Âli (Ediz)’dir. Aynı yöntemi Destan’dakinden yıllar sonra Sovyetler Birliği’nde yazdığı “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” romanında da kullanacaktır.

Bu nedenle şu okumakta olduğunuz çalışmaya gelebileceğini sezinlediğimiz kimi itirazlara ve itirazcılarına; “bunları da nereden çıkarıyorsun?” sorusundaki hızlarını kesmek için yaptım yukarıdaki anımsatmayı… Bu satırların yazarının o tiplere verebileceği sadece bir öğüt olabilir: Alanınızda daha ciddi olun, yaratıcı ve doyurucu çözümlemeler koyun ortaya…

  1. NÂZIM HİKMET’İN DESTANI’NDAKİ “MAHKÛMLAR” KİMLERDİ?

     Nâzım Hikmet, Destan’ının başına koyduğu “Moskova 1961-Kasım” tarihli “önsöz”de: “Son olarak bir şey daha söyleyeceğim: “İnsan Manzaraları”nda -kimi zaman beş dizede, kimi zaman bütün bu üç kitap boyunca- anlatılan insanların hiç değilse yarısı, yaşamlarına kişisel olarak tanık olduğum kimseler; diğer yarısı benim imgelemimin kahramanlarıdır” diyordu.

Destan’ın hemen ilk başlarında rastlarız 15.45 katarıyla sevkedilecek olan mahkûmlara:

“Merdivenleri mahkûmlar çıkıyor

şakalaşıp

             gülüşerek.

Üç erkek

bir kadın

ve dört jandarma.

Erkekler kelepçeli

kadın kelepçesiz

jandarmalar süngülü.”

(S. 16).

“Şakalaşıp gülüşerek, merdivenleri çıkan mahkûmları” hemen yukarıdakilerin ardından gelen dizelerinde isim isim tanıtmaya başlıyor Nâzım Hikmet:

Birincisi “Kelepçeli Halil”, ikincisi “Kelepçeli Süleyman” ve üçüncüsü de “Kelepçeli Fuat”. 32. sayfada da mahkûm kadının adını öğreniyoruz: “Melahat”. Yani “Kelepçesiz Melahat”.

Şimdi kısa bir kronolojik tarihçeyle üçü erkek, biri kadın bu dört “mahkûm”un kimlikleri konusunda bilgi verelim. Üç erkek mahkûmdan biri destanın yazarı Nâzım Hikmet’in hem kendisi, hem de Hikmet Kıvılcımlı’dır. İkincisi ise Kemal Tahir’i tiplemektedir. Tek kadın mahkûm ise bazen Fatma Nudiye Yalçı, bazen de Emine Alev’dir.

  1. MAHKÛMLAR DESTANDA CİSİMLEŞMEDEN ÖNCE

Nâzım Hikmet, 1938 yılı Mart’ında Ankara Kara Harp Okulu davasında 15 yıla mahkûm edilip, cezası temyizce de onandıktan sonra, bir Anadolu hapishanesine sevkedileceği günü Ankara Merkez Cezaevi’nde beklerken, aynı yılın Haziran’ında İstanbul’da Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi tarafından sürdürülmekte olan “Donanma Davası” soruşturması için İstanbul’a getirilir. Çoğunluğu, Donanma’nın Amiral gemisi olan Yavuz zırhlısının erbaş ve erlerinden oluşan sanıklardan sivil komünistler  Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir, Hamdi Alev Şamilof, Emine Alev, Fatma Nudiye vb.’ler de 14 Haziran 1938’de tutuklanmışlardır. 29 Ağustos 1938’de sonuçlanan davada “Donanma askerini isyana tahrik ve teşvik etmek suçunu” işledikleri kabul edilen 25 dolayındaki asker-sivil sanık, ağır hapis cezalarına çarptırılır. Bunlardan Nâzım Hikmet 20, Hikmet Kıvılcımlı ve Kemal Tahir 15’er, Fatma Nudiye 10 ve Emine Alev 5 yıla mahkûm edilmişlerdir. Romancı Kemal Tahir, yıllar sonra Vâlâ Nurettin’in kendisiyle yaptığı konuşmada mahkûmiyetten sonraki hapislik durumları hakkında şunları söylüyordu:

“-Hangi tarihte mahkûm edildiniz?

-14 Haziran 1938’de tevkif edilmiştik. 29 Ağustos öğleden sonrası, tatile rağmen mahkeme devam etti. Mahkûmiyet kararı okundu. İki kadın ve 16 erkek çeşitli cezalara çarptırıldı. Merkez Komutanlığı hapishanesine gönderildi.

-Sen ve Nâzım nereye gittiniz?

-O gün tatil olmak dolayısıyla biz sivilleri bayramın  sonuna kadar askeri tevkifhanede tuttular. 1 Eylül 1938’de Nâzım, ben, Doktor Hikmet Kıvılcım ve iki kadın (Fatma Nudiye ve Emine Alev) İstanbul Tevkifhanesi’ne gönderildi.” (Vâ-Nû/Bu Dünyadan Nâzım Geçti, S. 366.)

Aynı konuşmada Kemal Tahir, “nerelerde yattınız?” sorusuna “İstanbul Tevkifhanesi’nde 1940’a kadar, Çankırı’da 1941’e kadar” cevabını verirken, “Hangi hapishanelerde Nâzım’la beraberdiniz?” sorusunu ise şöyle cevaplandırıyordu:

“İstanbul Tevkifhanesi’nde iki seneye yakın. Çankırı’da 16 ay, İstanbul Tevkifhanesi’nde aynı odada ikimiz. Çankırı’da, Doktor Hikmet Kıvılcım’la beraber üçümüz.”

Buradan çıkan sonuç: Gerek Destan’ın yazarı Nâzım Hikmet’in, gerekse Kemal Tahir ve Hikmet Kıvılcımlı’nın, üçünün birlikte Çankırı Cezaevi’ne sevkedildikleri…

İstanbul Tevkifhanesi’nden Nâzım Hikmet’in karısı Piraye Hanım’a yazdığı ilk mektubun tarihi “23 Mart 1939”. Bu mektubun bir yerinde “Localarda bu akşam üç insan ve bir kediyiz. İnsanlar, Haydar Bey, Doktor Hikmet ve ben” diyor. Ayrıca ekliyor: “Bu sabah saat 11’de, Nudiye de dahil, Hikmet ve ben galiba mahkememiz olduğu için müstesna, bütün çocuklar Sinop’a gönderildiler. Şimdi onlar vapurun ambarındadırlar.” Mektubun sonuna doğru da: “Hikmet yarın belki tıbb-ı adlî’ye gidecek ve belki de çıkacak. Bahtiyar. Ben ne vakit çıkacağım, yani hürriyetim olan sana kavuşacağım karıcığım?” diyor.

Burada şimdiye dek, hiçbir Nâzım Hikmet araştırmacısının üzerinde durmadığı bir olayla daha karşılaşıyoruz: Bu kadar ağır hapis cezalarına rağmen adlî tıb raporuyla bir süreliğine infazlarının ertelenerek serbest bırakılmaları. Nâzım Hikmet ve Kemal Tahir hiçbir zaman ve hiçbir yerde böyle bir olayın sözünü etmiyor. Hikmet Kıvılcımlı ise, ölümünden kısa bir süre önce kaleme aldığı anılarında bir süre için serbest bırakıldıklarına değindi:

“Bir yıl yatmadık. ‘Aman paşa bir kanun yolu bul’ çatlağından 6 ay tebdil hava çıktık. Ben kimseye başvurmadım. Nâzım’ın sonradan anlattığı: O bizim Stalin Adayı’na* uğramış, Stalin Adayı ‘Hayır’ buyurmuş. Kimsenin 15 yıl hükümden kaçmamasını, besbelli ‘Parti’ adına dikte etmiş. Nâzım, tekrar yakalanıp içeriye atılmaları nedenini R. F.’ın** o direnişine uymak zoruna bağlıyordu. Oysa ben kendisine, son polis müdürü yoklatmasından sonra bir dakika bile eğlenmemesini  öğütlemiştim.” (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Günlük Anılar)

Nâzım Hikmet’in de böyle bir formülle bırakıldığını şu mektupların tarihi de belgelendiriyor. Karısı Piraye Hanım’a İstanbul Tevkifhanesi’nden yazdığı ilk mektubun tarihi: 23 Mart 1939. Bundan sonra yazdığı mektubun tarihi ise: 11 Temmuz 1939. Yani 23 Mart’la 11 Temmuz 1939 tarihleri arasındaki süre Nâzım Hikmet’in de “hava değişimi”yle dışarıya bırakıldığını gösteriyor.

1940 yılına gelindiğinde üç mahkûm gene İstanbul Tevkifhanesi’ndedirler. Artık Anadolu hapishanelerinden birine sevkedilmeleri gündeme gelmiştir.

Nâzım Hikmet’in karısı Piraye Hanıma gönderdiği “1940 Şubat 16” tarihli mektubun yazıldığı yer “Çankırı”dır. Bu mektubunda yolculuklarını şöyle anlatıyor: “Yine aramıza deniz, tren yolu, dağlar ve mektuplar girdi. Annem, Samiye, Seyda İzmit’te istasyondaydılar. Annem bizimle Ankara’ya geldi. Ankara’da iyi karşılandık. Bir iki saat kadar jandarma karakolunda hafif tertip sıkıntı çeker gibi olduk, ama sonra rahatladık. Ankara’dan Çankırı’ya keyifli geldik.”

Şimdi artık Destan’daki “mahkûm”ları çözümlemeye başlayalım…

4-“MAHKÛM HALİL” = HİKMET KIVILCIMLI

Nâzım Hikmet uzun yıllar sonra Sovyetler’de yazdığı “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” romanında daha yoğun şekilde kullanacağı bir teknikle Manzaralar’daki; “Mahkûm Halil”, “Mahkûm Süleyman”, “Mahkûm Fuat” ve “Mahkûm Melahat” tiplerinde pek çok siyasal mahkûmu içerip özümsemiştir.

Ancak bunlardan “Mahkûm HalilManzaralar’ın Birinci ve İkinci kitaplarında çok belirgin olarak hem Nâzım Hikmet’in kendisinden, hem de Doktor Hikmet Kıvılcımlı’dan pek çok biyografik çizgiler içerirken, kimi dizelerde ağırlıklı olarak Hikmet Kıvılcımlı’dır. “Mahkûm Halil” Üçüncü, Dördüncü ve Beşinci kitaplarda ise artık ağırlıklı olarak Nâzım Hikmet’in kendisidir.

Bazen Nâzım Hikmet’in kendisi, çoğu zaman da Doktor Hikmet Kıvılcımlı olan “Mahkûm Halil” tipinden sonra gelen “Mahkûm Süleyman” Kemal Tahir’den izler taşırken, “Mahkûm Fuat”ın ise Nâzım Hikmet’in “imgeleminin kahramanlarından” biri olduğu anlaşılmaktadır. “Mahkûm Melahat” tipinde ise Donanma Davası mahkûmlarından hem Fatma Nudiye (Yalçı) hem de Emine Alev içerilmiş ve özümsenmiştir. Fatma Nudiye hanımın; gerçekte çocuğu bulunmazken, Emine Alev’in (kocası aynı davada 18 yıla mahkûm edilen Hamdi -Alev- Şamilof’tur), o yıllarda 4-5 yaşlarında olan bir kızı vardır.

5-“15.45 KATARI”NDAKİ MAHKÛMLAR…

 

“510 numaralı üçüncü mevki vagon

Jandarmalarla mahkûmlar birinci bölmede

Çavuş, daha bir kere olsun gülmedi.

Mavzerler yatırıldıysa da raflara

                kelepçeler çözülmedi.

Ayrı ayrı dünyalarda iki taraf.”

(s. 29).

 

Bu dizeler, 15.45 Katarı’nın Pendik istasyonundan hareket ettikten sonraki anını anlatıyor. Bu dizelerin hemen ardından Nâzım Hikmet, Doktor Hikmet’ten çok büyük izler taşıyan “Mahkûm Halil”in bu tür sevkiyatların koşullarına nasıl alışkın olduğunu şöyle anlatıyor:

 

“Kitap okuyor mahkûm Halil.

Çevirirken dizinde duran kitabın yapraklarını

çok rahat bir ustalıkla kullanıyor

bileklerinden demirli parmaklarını.

Kitap ve kelepçelerle

                on üç senedir

                bu beşinci yolculuğudur.

Gözlerinin altında çizgiler

                şakaklarında beyaz.

Halil belki ihtiyarladı biraz.

Fakat kitap, kelepçe ve yürek eskimedi.

Ve şimdi

yürek her zamankinden umutlu

                Halil okurken kitabını

“-Kelepçem” diye geldi aklına

(…)

Seni pulluk yapacağız kelepçemin demiri”

Ve öyle güzel söylenmiş buldu ki bu fikri

yine üzüldü birdenbire

ölçülü ve ölçüsüz

şiir yazmak hünerini bilmediğine.”

(S. 29-30).

Çankırı Cezaevi’ne sevkedilmeleri gerçekte Şubat 1940’da olmasına rağmen; Nâzım Hikmet zamanı, 1941 yılı baharına taşımıştır. “Kitap ve kelepçelerle/bu beşinci yolculuğudur” dizeleriyle biyografisinden kesit verilen “Mahkûm Halil” işte burada çok belirgin olarak Doktor Hikmet Kıvılcımlı olmaktadır. Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın “kitap ve kelepçelerle” yaptığı beş yolculuk şunlardır:

1) 1925’te İstiklâl Mahkemesi’nde yargılanmak üzere İstanbul’dan, Ankara’ya götürülmesi,

2) 1929 Komünist Tevkifatında yargılanmak üzere İstanbul’dan İzmir’e götürülmesi,

3) İzmir davasında 4,5 yıla mahkûm edildikten sonra oradan Elazığ Cezaevi’ne götürülmesi,

4) 1936’da bir ağaca asılı bulunan Orak-Çekiç olayıyla ilgili dava için İstanbul’dan Bursa’ya götürülmesi,

5) Donanma davasında verilen 15 yıllık hapis cezasının kesinleşmesinden sonra 1940 Şubat’ında Çankırı’ya götürülmesi…

Destan’da “ölçülü ve ölçüsüz/şiir yazmak hünerini bilmediğine” yazıklandığı tanımlaması da, Doktor Hikmet’in “şairlik hüneri”nin bulunmadığını vurguluyor.

Doktor Hikmet daha ziyade kuram ve eylem adamıdır… Kendilerini Çankırı’ya götüren muhafızları jandarmalarla, kuramının ve davasının en asal sorunu olan insanların ekonomik koşulları üstüne bir sohbet açar:

“Kelepçeli Halil

           (belki farkında herşeyin

         belki hiçbir şeyin farkında değil)

         kaldırdı miyop gözlerini dizindeki

                kitaptan

           sordu birdenbire jandarma Haydar’a:

“-Sizin köy kaç haneliktir?”

“-Elli hane kadar.”

“-Kaçının öküzü bir çiftten fazla?”

“-İki hanenin.”

“-Kaçının öküzü tek?”

“-Tek öküzlü on beş hane çıkar.”

“-Hiç öküzsüz?”

“-Beş altı hane.”

“-Geri kalanı demek?”

“-Bir çift öküz.”

“-Sende?”

“-Bende öküz çift.”

Süleyman sordu:

“-Topraksız olan?”

Çavuş cevap verdi:

“-Bulunmaz mı, bulunur.”

Fuat karıştı söze.

Muhabbet uzadı.

Ve insan dostluğunda öyle bir an oldu ki

                         (Şüpheden ve emirden üstün)

           köylü jandarmalar gelince gözgöze

           kalın sesleriyle şakalaşıp

           keyifli bir iş yapılır gibi hep beraber

                        çözüldü kelepçeler.”

                                         (S. 32-33).

Bunun ardından 15.45 Katarı’nın koridorunda mahkûmlarla tanış çıkmaya çalışan üniversiteli ve Kartallı Kâzım’ın seferberlik hikâyeleri gelir…

 

“Üniversiteli dinlemiyordu.

Gözü mahkûmların orda, birinci bölmede,

içerden sesler geliyor:

Mahkûm Süleyman kahkahalarla gülmede.

(…)

Koridordan tane tane işitiliyor

                Süleyman’ın sözleri:

“-Sen çok yaşa Halil.

Bizim iktisatçılar da şair olmalı biraz.

Ne demiş Engels:

                (Şairler istikbâli sezerler) gibi bir şey”

 

dizelerinden hemen sonra gelen (15.45 Katarı Yarımca istasyonundadır) “Mahkûm Halil/kapattı kitabı/hohlayıp sildi camını gözlüklerinin/baktı bahçelere…” dizeleri gene dosdoğru Hikmet Kıvılcımlı’nın tanımlanmasıdır.

Mahkûmlara, özellikle Mahkûm Halil’e Destan’ın İkinci Kitabı’nın “VIII.” bölümünde rastlarız tekrar. “Haydarpaşa’dan 15.45’te kalkan katar” girmiştir sessizce Ankara Garı’na… Mahkûmlar da Ankara’ya varmışlardır:

 

“Mahkûmlar indi trenden

                         bavulları ve jandarmalarıyla

Kelepçeleri vurulmuştu yine.

Yürüdüler ilgi uyandırmadan,

(yahut uyanan ilgiler belirtilmedi)

Yalnız bir kadın bir kadına:

“-Bunlar Alaman casusu” -dedi-

                         (sarışındı Süleyman)”

                                                   (S. 229).

 

Mahkûmlar Vilayet Jandarma Merkezi’nin nezaretine kapatılır.

Destan’da  şöyle anlatılıyor bu anları:

 

“Melahat erler koğuşunun önünde sofada kaldı.

kelepçeler söküldü

nezarete kapatıldı ötekiler

                  bodruma

                       bavullarıyla beraber.

Çimento çıplak ve aydınlık.

Bavulların üstüne oturdular.

Süleyman:

“-Yorulmuşum be” -dedi.

Dayadı başını duvara.

ve kalın sesinde bir parça alay

        ve bir hayli hasret.

başladı sevgili şarkısını mırıldanmaya:

“Hayatı gel içelim

                 gel içelim puseden kadehlerle.”

Büyük bir ciddiyetle gazete okuyor Fuat.”

(s. 233).

 

Ve hemen ardından “Mahkûm Halil”in Vilayet Jandarma Merkezi’nin bodrumundaki duygularını anlatmaya girişir. İlk başlardaki dizelerde “Mahkûm Halil”de hem Nâzım Hikmet’in kendisinin siyasi biyografisinden izler vardır, hem de Doktor Hikmet’inkinden…

 

“Ve Halil

hatırladığını fark etmeden hatırlamaktadır:

Polis müdürlüklerinde odalar,

                 jandarma nezaretleri

                                                  hapishaneler,

her biri kopmuş bir yürek gibi vurup

                                   akıllı kederinde

geçiyorlar kilometre taşları gibi durup

                                                  yolunun kenarında.

Hudut boyundaydı ilki jandarma nezaretinin,

bir asi denize ve mısır tarlalarına yakın

bodrumundaydı hükümet konağının:

                 ıslak gemi enkazıyla dolu.

                                                          Penceresiz

                                                                        simsiyah

                                                                                        derinde.

Nasıl uzun tereddütlerle tutuştuydu alev:

bir kibrit yakabildiydi.

 

Hava bir öldürülmüşün cesedi gibi çıplak ve alildi

duruyordu aydınlanmadan

yerli yerinde.

Bağırdı, tekmeledi kapıyı Halil

                 ve çavuş bir mum getirip koyduydu.

Dışarda, güneşin altında saat sabahın dokuzuydu.

Halil bir insan kokusu duyduydu da,

yürüdüydü insana doğru mumu elinde.

İnsan:

        gözlerinin arkasında:

                 kapanık.

insan, siyah uzak bir bıyık,

bir unutulmuş evde bir pencere gibi

                                                  camsız

                                                      karanlık

ve ayaktaydı parçalanmış bir omurganın üzerinde

Korkuyormuş gibi akıntıya kapılacağından

insanı bir çıpaya zincirlemişlerdi bacağından.

Halil’in selamını almadı insan

kaldı yine öyle hep bir başına

                                   kendi gözlerinde.

Deli

karasevda

melankoli.

Üç gün üç gece deliyle başbaşa bıraktılar Halil’i.

Deli zincire bağlı,

        Halil birbiri peşinden yaktığı mumlarla.

Sonra çıkarıldılar

                 atıldılar bir gemide ambara.

Yedi gün yedi gece yolculuk.

Ve İstanbul’da geçerlerken köprüden

                                   (Halil deliyle aynı zincire bağlı

                 ve süngüler iki yanda)

                 peşlerine takıldı çoluk çocuk.

İlkönce tuhaf bir utanma duydu Halil

                 sonra büyük bir rahatlık.

Ve bu rahatlığı bir daha kaybetmedi artık.”

(S. 233-234).

 

Ve bundan sonraki dizelerdeki “Mahkûm Halil” artık tümüyle Doktor Hikmet’tir:

 

“Evinin her basılışında

                       aynı rahatlıkla açtı kapıyı,

Ve Müdüriyet’te her kalkışında sopanın altından

                       (yanaklarında parçalanmış gözlüğü

                       ve tabanlarında ayıpladığı bir sızı)

                       yüreğinde fakat

                               hiçbir şey söylememiş

                               hiçkimseyi ele vermemiş olmanın rahatlığı,

                                         aynı rahatlık…

Ve galiba üçüncü girişinde İstanbul Cezaevi’ne

aynı rahatlıkla yattı açlık grevine

                               arkadaşlarla beraber.

ve tayınları yastık yaptılar

ayaklarında pranga

ve ıslak çimentoya uzandılar yarı çıplak.

Ve Şark’ta

akrepleri, toprak koğuşları, karpuzlarıyla ünlü hapishanede

Halil’in üstüne uşaklarını saldırdı Kürt beyleri

ve beline inen odunla devrilmeden önce Halil

                                         aynı rahatlıkla yardı üçünün kafasını”

(S. 235).

 

Yukarılarda da sözünü ettiğimiz gibi; Nâzım Hikmet destan, şiir ve kimi düzyazılarında bilinçli olarak zaman, mekân ve kişileri karıştırma yöntemini seçmiştir. Bu nedenle kimi şeyleri uç uca getirince de hangi zamanda, hangi mekânda ve kimi anlatmak istediği ortaya çıkmaktadır.

Şimdi biz yukarılardan beri Manzaralar’dan alıntıladığımız dizelerde çeşitli yönleriyle betimlenen “Mahkûm Halil”in neden kimi dizelerde Doktor Hikmet’i özümsediğini, bir tanığın anılarından aktarak kanıtlamaya çalışalım. Bu tanık, 1938 Donanma Davası’nın İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün Komünist Masası’nda sorgulanan (30 Nisan 1938) ilk sanığı, Kerim Korcan’dır (9 Kasım 1990’da vefat etti).

Korcan’ın anısı ilk önce Nâzım Hikmet’in “Ve Şarkta/akrepleri/toprak koğuşları, karpuzlarıyla ünlü hapishanede/Halil’in üstüne uşaklarını saldırdı Kürt beyleri/Ve beline inen odunla devrilmeden önce Halil/aynı rahatlıkla yardı üçünün kafasını” dizelerinde anlatılan olayı ayrıntılandırmaktadır.

Doktor Hikmet Kıvılcımlı, 1929 İzmir Komünist Tevkifatı davasında 4,5 yıla mahkûm edildikten sonra, altı arkadaşıyla Elazığ Cezaevi’ne gönderilmiştir (Nâzım Hikmet, destanında aralarında Laz İsmail ve Hüsamettin Özdoğu’nun da bulunduğu ikinci grup mahkûmun gönderildiği Diyarbakır’ı betimlemektedir). Elazığ Cezaevi’nde Doktor Hikmet’in başından geçen “Kürt beylerinin, uşaklarını üzerine saldırtması” olayını Kerim Korcan şöyle anlatıyor:

“Önce tütün işçisi Abbas’tan, sonra da Dr.Hikmet’in kendisinden dinlemiştik. Elazığ Mahpushanesini, mezar yapmak istemişlerdi ona. Evet böyle tuzaklar, daha nice nice arkadaşlara kurulmak istenmiştir değişik yörelerde. Ama Hikmet Bey’inki bir başkaydı, feci şekilde acıydı, kanlıydı. Bilir misiniz bazan sisli, namussuz bir hava basar mahpushaneleri; bela aç kurt gibi vahşi gözlerini patlatarak dolaşır koğuş koğuş, dolaşır meydan meydan. Yasalar, yönetmelikler tozlu raflarda uslu uslu uyurken, uyutulurken sinsi bir emir duyulur -vereni belli değil- alttan alttan. Uzaktan mahkûmların tüylerini diken diken ederken can alacak bıçak gibi şöyle sözler duyulur: “Vurun devlet, millet hainidir. Vurun, koman, katli vaciptir. Vurun emir yüksek yerden gelmiştir!”

Bu sözler sinsi, öldüren zehirli bir gaz gibi yayılırken biri gelip demiştir telaş içinde: ‘Doktor, Doktor, seni acele Müdür Bey çağırır!’ Biri hasta mıdır, ne oldu? Hikmet Bey kalkmıştır yerinden. Ne olup, ne gittiğini bilmemektedir, bir şeyden kuşkulanmamıştır. Aslında her şeyin belirsiz olduğu yerde, şüphe de anlamını yitirmiş, gereksiz bir duygudur zaten.

Kanlı gözleri kinle kızarmış; satılık, aşağılık Kuduz Kadir derler biri dolaşır o anda oralarda, belki bir yerlerde kulağı burulmuş. Baksanız ölü eti yiyen sırtlandan ayıramazsınız. Nerdense eline geçirip, arkasında özenle sakladığı bir kütükle tam Doktor Müdüriyete çıkmak için kuzuluk kapısına eğilirken aniden kaldırıp beline indirir sırtlan. Sendeler, düşer Doktor. Belki de başını parçalamayı kurmuştur saldırgan? Vay vay, vay, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın zaman zaman baktığı o sessiz, içinden pazarlıklı hasta bu mudur? Kıyılır mı ulan bu yüce fikir eylem adamına?

Belki bu alçakça bir saldırıdır, kanlı bir pusudur, kalleşçe yol kesmedir, belki de bir fısıltıdan, yüreklendirmeden güç-kuvvet almıştır kanlı pusucu… Yüzlü yüzlü haykırmıştır: “Allah devletimizi, milletimizi payidar etsin, bismillah, yaptığıma pişman değilim!’ demiştir. Aradan çok geçmeden yetişmiştir içerden Doktor’un arkadaşları, bu ani parlamaya. Kuduz köpeği sille, tokat, tekme, kıyasıya dövmüşlerdir. Bir kişi bile arka çıkmamıştır o namussuza. Haykırmıştır Doktor’un arkadaşları, yaralı revire kaldırılırken: “Nasıl kıydın ulan böyle bir halk savaşçısına!” (Kerim Korcan, Harbiye Kazanı, S. 58.)

Doktor Hikmet’in “dava arkadaşı” Nâzım Hikmet de bilmiyor olamaz bu olayı. Cezasının bitimine az bir süre kala Cumhuriyet’in onuncu yılı affıyla 1933’te çıkıp geldiği Elazığ Cezaevi’nden sonra; 1 Mayıs günlerinde İstanbul Emniyeti’nin müteferrikasında, 31 Aralık 1936’da birlikte tutuklandıkları davadan yattıkları 4,5 ay boyunca, Donanma Davası mahkûmiyetinin ardından başka cezaevlerine dağıldıkları döneme kadar Çankırı’da pek çok kez bir arada bulunduklarına göre; başlarından geçenleri, doğaldır ki birbirlerine anlatmazlık etmemişlerdir. Kerim Korcan’ın da net olarak anlattığı bu olay Nâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları”nda şöyle destansı bir şiiriyetle ifade edilmiştir:

 

“Ve Şarkta

akrepleri, toprak koğuşları, karpuzlarıyla ünlü hapishanede

Halil’in üstüne uşaklarını saldırdı Kürt beyleri

ve beline inen odunla devrilmeden önce Halil

                                    aynı rahatlıkla yardı üçünün kafasını.”

 

Bir de Destan’da “Mahkûm Halil”in fiziki özellikleri betimlenirken sürekli “miyopluk”tan ve “gözlük”ten söz ediliyor:

 

“kaldırdı miyop gözlerini dizindeki

                                                        kitaptan”

(…)

“hohlayıp sildi camını gözlüklerinin”

(…)

“yanaklarında parçalanmış gözlüğü”

 

dizelerinde olduğu gibi…

Gene Kerim Korcan’dan bir alıntıyla “Mahkûm Halil”de içerilip özümsenen Doktor Hikmet’in “miyopluğu”nu belgelendirelim:

“Yaa sonra, gaz lambalarında okuyup yazarak, arkadaşlarına dersler vererek, kanlı pusucularla boğuşarak Elazığ Mahpusanesi’nden çıktı Dr. Hikmet Bey. Şu var ki, İstanbul’da parti görevine yeniden başlayınca çok önemli bir kaybının farkına varmıştır. Bir gece karanlık sokaklarda beş adım önünden giden arkadaşını gözden kaybetmesin mi? Ve anlamıştır ki, o andan sonra kesinlikle gözlüksüz yapamaz. Fersiz mum ışıkları şimdi hükmünü göstermektedir. Bunun bir gözlük edinerek yolunu bulmuştur.” (Kerim Korcan, Harbiye Kazanı, S. 59).

Vilayet Jandarma Merkezi’nin bodrumuna kapatılan mahkûmlar Halil, Süleyman ve Fuat sıkıntılarını dağıtmak için aralarında konuşur, satranç oynar. Nâzım Hikmet bu sıkıntılı bekleme anlarını şöyle anlatıyor:

 

“Çıkardı gözlüklerini Halil,

çıplak iki çocuk gibi kaldı gözleri:

tertemizdiler

           bir parça kederle gülümsüyor

               ve üşüyordular.

Yumdu gözlerini Halil

kırmızı, yeşil halkalar döndü kapakların karanlığında

ve sonra durgunluk simsiyah geldi.

Açtı derhal gözlerini Halil,

gözlüklerini telaşla taktı,

gözleri kavanozda iki balık gibi ürkmüştüler.

Baktı:

gitgide daha sıcak, gitgide daha net,

tekrar ışıkla ve renkle geldi eşyada ve insanlarda

                                                                                        hareket.

Sordu Süleyman:

“-Nen var Halil?”

“-Bir şeyim yok

    karanlık meselesi.”

“-Anlamadım.”

“-Karanlık kötü şey Süleyman

    yalnız karanlığı görmek

           karanlıktan başka bir şey görmemek kötü.”

Süleyman güldü:

“-Kör olmak desene şuna.

    Bence de sakatlığın en müthişi bu.”

    Fuat karıştı söze:

“-Kolsuz, ayaksız kalmak, kör olmaktan iyidir.”

Halil birdenbire bir şey hatırlamış gibi Fuat’a sordu:

“-Kavgan gözlerini istese vermez misin?”

“-Hiç düşünmemiştim.

    Mutlak icabederse ama, onu da veririz.

    Bunu şimdi niye sordun?”

    Süleyman kuşkuyla baktı Halil’e

“-Yine gözlerin mi yoruldu?”

“-Hayır.

                      (Fuat’a döndü Halil)

Senden iki yaş gençtim, Fuat bu işe girdiğim zaman.

En olmaz şeyi düşünen

en ağır fedakârlığa hazır,

dehşetli merhametli

müthiş merhametsiz

ve lirizme düşman

ve bir hayli romantik,

kusurları ve meziyetleriyle velhasıl

                                 delikanlı bir münevverdik.

Sen anlamazsın,    

    şükür ki amelesin,

           Süleyman anlar.

Halkın kokusunu ilk aldığı

             kitleye ilk geldiği zaman

           bir tuhaf tezaddadır münevver delikanlılar:

bir yandan topyekûn inkâr eder fert olarak kendini.

Yine kendi kendiyle uğraşır öbür yandan.

Ben de kendi kendime sordum:

-Her şeyini vermeye hazır mısın Halil?

-Evet.

-Gözlerini?

-Evet.

    kör olduktan sonra da söylerim, yazarlar,

    kör olduktan sonra da dövüşmek kabil.”

Fuat güldü:

“-Doğru düşünmüşsün” dedi-

“ama bu durup dururken şeytanın bile gelmez aklına.”

“-Münevverin aklına gelir.”

Fuat sordu:

“-O zamanda gözlüklü müydün?”

(…)”

 

Vilayet Jandarma Merkezi’nin bodrumundaki nezaretten kurtulma vakti gelmiştir:

 

“Kapının demiri çekildi dışardan.

hep o yana baktılar.

İki jandarmayla Melahat açılan kapıda göründü:

Çocuklar, biz gidiyoruz.”

                         (Ankara Hapishanesinde kalacaktı Melahat,

                         zaten ötekiler de ayrılacaktı birazdan:

                         Süleyman doğuya, Fuat kuzey taraflarına.

                         Halil bir bozkır hapishanesine gidecekti.)

 

Destan’ın “İkinci Kitap”ı burada biter.

Üçüncü Kitap”tan sonra artık “Mahkûm Halil” tümüyle Nâzım Hikmet’in kendisidir…

 

(*) “Stalin adayı”= Reşat Fuat Baraner.

(**) “R.F.” de gene aynı kişi: Reşat Fuat Baraner.

 

Paylaş
Önceki İçerikLeyla Erbil Dizisi – İkinci Bölüm
Sonraki İçerikKartal’dan Buğulu Bir Geçmiş Manzarası
Avatar
Günümüz gazeteci yazarlarındandır. 1 Ocak 1949’da Denizli’de doğdu. İlkokulu doğduğu yerde, ortaokul ve liseyi Aydın Lisesi’nde okudu. İstanbul’a geldi, Babıâli’de gazeteciliğe başladı (1967). 12 Mart 1971 Darbe döneminde tutuklanıp yargılandı. Afla hapisten çıktı (1974). Gazeteciliğe devam etti. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin üyesi  ve Sarı Basın Kartı (sürekli) sahibidir. 1980’li yıllarının sonundan başlayarak tüm zamanını yazarlığa ayırdı. Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS)’nda iki dönem (1995-1998) Genel Sekreterlik yaptı. Radikal gazetesinde “Exlibris” köşesini (Ekim 1996-Ağustos 1999), Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC)’nin yayın organı Bizim Gazete’de “Unutmadan” köşesini (24 Ocak 1998-29 Ekim 2011) yazdı. Yol Televizyonu’nda, 9 Aralık 2011’den 15 Haziran 2012’ye kadar haftada bir, “Emin Karaca ile Unutmadan” programını yaptı. Ödülleri: Köşe Yazısı Dalında; 1993 Musa Anter Gazetecilik Yarışmasında Birincilik Ödülü’nü; İnceleme Dalında 1996 Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başarı Ödüllerinden Mansiyon’u; Dizi Röportaj Dalında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 2000 Yılı Türkiye Gazetecilik Başarı Ödülü’nü; 2001 Cevdet Kudret Araştırma-İnceleme Ödülü’nü; 2006 Ayşe Nur Zarakolu Düşünce Özgürlüğü Ödülü’nü; 2012  Doğançayır Belediyesi-Yazılıkaya Şiir Yaprağı Dergisi Nâzım Hikmet Araştırmaları Ödülü’nü kazandı. Kitapları: "Edebiyat-ı Cedide’nin Felsefesi/Hikmet Kıvılcımlı" (1989) "Ağrı Eteklerinde İsyan" (Bir Kürt Ayaklanmasının Anatomisi), Dördüncü Basım 2013, "Yeraltı Dünyadan Başka Bir Yıldız Değildi" (1929 TKP İzmir Tutuklamasının Öyküsü) İkinci Baskı 2001, "Nâzım Hikmet Şiirinde Gizli Tarih", Beşinci  Baskı 2011, "Cumhuriyet Olayı" (Bir Gazetenin Yaşamöyküsü) 1994, "Milliyet Olayı" (Bir Gazetenin Yaşamöyküsü) 1995, "Kalaşnikof’a Güzelleme" (Dergi Yazıları) 1995, "Nâzım’ın Aşkları" 1995, "Eski Tüfeklerin Sonbaharı" (Eski Kuşak 11 Türk Komünistiyle Röportajlar) Dördüncü Baskı 2013, "Türk Basınında Kalem Kavgaları" (Ben Senin Cemaziyelevvelini Bilirim) İkinci Baskı 2008, "Nâzım Hikmet’in Aşkları" (Sevdayım Tepeden Tırnağa) Altıncı Baskı 2010, "Sintinenin Dibinde" (T.C.’nin Hukuksal Öyküsü) Üçüncü Baskı 2013, "12 Eylül’ün Arka Bahçesinde" (Avrupa’daki Mültecilerle Konuşmalar) Dördüncü Baskı 2008, "Sosyalizm Yolunda İnadın ve Direncin Adı: Kıvılcımlı", İkinci Baskı 2011,   “Sevdalınız Komünisttir” (Nâzım Hikmet’in Siyasal Yaşamı) Beşinci Baskı, 2010, "Plazaların Efendisi Aydın Doğan" (Bir Medya İmparatorunun Öyküsü) Üçüncü Baskı 2004, "Kaybolan Babıâli’nin Ardından" (Anılar, Portreler, Anekdotlar) 2004, "Vedat Türkali Ansiklopedisi" (Abdülkadir Pirhasan Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey) 2006, "150’likler", Genişletilmiş İkinci Baskı 2007, "Birinci Meclis’te Muhalifler" 2007, "Unutulmuş Sosyalist: Esat Adil" (Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun Hayatı, Mücadelesi ve Eserleri) 2008, "Tepeden Tırnağa Nâzım Hikmet", (Nâzım Hikmet’e Dair Yazılar) 2010. "Vaaay Kitabın Başına Gelenler!..", Kasım 2012. "Romantik, Mistik, Ağır Mahkûm ve Göçmen Şair NÂZIM HİKMET", (Biyografi), 2015. "Türk Edebiyatında Kavga" (“En Büyük, En Önemli, En Bilgili Yazar Benim!”) 2017